Zirvedeki Hırka

Zirvedeki Hırka

Öğretmen Faik, elindeki gazetede yer alan haberi dikkatle okuyordu. Haber, ‘Yatan Kavak Köyünün Yolu Asfaltlandı’ şeklindeydi. Öğretmen Faik, haberden ziyade köyün ismiyle ilgilendi. Hakkında düşünceye daldı. Yatan Kavak köyü bu ismi nereden aldı gibi sorular zihnine gelen ilk sorulardı.

Pencereden şöyle dışarıya bir baktı. Soğuk bir hava vardı. Kar yağmıyordu ama soğuk; kar yağacağının habercisi idi. Öğretmen evinde sıkılmıştı. Hemen hemen bütün gazeteleri şöyle gözden geçirmiş, önemli gördüğü köşe yazılarını okumuştu. Artık burada kalmanın gereği yok! Düşüncesiyle yerinden kalktı. Vestiyere yöneldi. Palto, şapka ve kaşkolunu aldı. Merdivenlerde karşılaştığı öğretmen arkadaşlarıyla selamlaştı.

Evine doğru yöneldi. Birden aklına evden sipariş edilen yiyecekler geldi. İbrahim Amca’nın dükkânına doğru yöneldi. İbrahim Amca; Yıllardır bu mahallede bakkallık yapmaktaydı. Dükkânın adı ilginçti. “Yenidünya” İbrahim Amca yaşlı, güngörmüş, çok fazla konuşmayı sevmeyen fakat konuşmaya başlayınca da sohbetine doyum olmayan biriydi… Dükkânın ismi “Yenidünya Bakkalı” ise de dükkânda satılan mallar çok çeşitli idi. Gaz lambasından elektrik ampulüne, ayakkabıdan kaskete, çividen elbise askısına, ilaçtan kirece. Aklınıza ne gelirse hepsini bulabilirsiniz. Bunun sebebini de bakkal İbrahim Amca şöyle açıklıyordu: “Evladım burası köy otobüslerinin kalktığı yer. Doğal olarak benim müşterilerim köylü, böyle olunca onların isteklerine cevap vermek zorundayım.”

Öğretmen Faik, Yatan Kavak köyü bu ismi nereden almış, bunu nereden almış, bunu nereden öğrenebilirim acaba? İlçenin kütüphanesine uğrasam bilgi edinebilir miyim? Gibi sorulara cevap ararken kendini İbrahim Amcanın dükkânında buldu. Dükkânın kapısını açtı, selam verdi. Dükkânın içi sıcacıktı, içeride müşteri de yoktu. İbrahim Amca okuduğu gazeteden başını kaldırmadan öğretmen Faik Bey’in selamını aldı. Pek konuşmaya gönlü yoktu. Faik Bey İbrahim Amcayı iyi tanıdığından onu konuşturmanın yollarını biliyordu. Faik Bey:

-Yine dünyaya kapılarını kapamışsın İbrahim Amca dedi. Hafifçe gülümseyerek yanına sokuldu. O da ne! İbrahim Amca bakkalda aynı gazetede haberini okuyordu: “Yatan Kavak Köyünün Yolu Asfaltlandı”. Faik Bey heyecanlandı. Fakat birden söze girmedi. İbrahim Amcanın gazete okumasını sabırla bekledi. Fazla sürmedi.

-Anlat bakalım, Faik Hoca diye İbrahim Amca’nın gürlemesi sessizliği bozdu. Faik Bey bu anı bekliyordu. Vakit geçirmeden söze başladı.

-Hayırlı işler. Ve hal hatır sorma gibi mukaddimeden sonra: İbrahim Amca gazetedeki son okuduğun haberin başlığı benim çok dikkatimi çekti. Yatan Kavak köyü bu ismi nereden almış acaba? Diye sordu.

İbrahim Amca gözlüklerini çıkardı. Sakalını sıvazladı, kısa bir süre gözleri daldı. Aaaah, ah diye iç çekerek; Faik Hoca önce çay söyleyelim, içimiz biraz ısınsın, ağzımızın tadı gelsin dedi. Belini tutarak doğruldu. Şükürler olsun Ya rabbi… Diyerek kapıya yöneldi. Kapıyı açmaya niyetlendi. Kapıda kahveci göründü. İbrahim Amca zafer işareti yapar gibi iki parmağını havaya kaldırdı. Kahveci kafasını sallayarak ne dediğini anladığını ima etti. İşaretleşme işi bittikten sonra daracık dükkânda İbrahim Amca bir iki volta attı. Birden durdu. Faik Bey’in gözlerinin içine bakarak;

-Dostum hele otur şöyle, diyerek tahta sandalyeyi gösterdi. Bu hikâye uzun sürer diye söze başlayacaktı ki; dükkânın kapısında kahveci İsmail göründü. Çay askısını kendine has hareketiyle çevirerek: Çaylar geldi Beyler… Bunlar tavşankanı! Direk kana karışır. Demeyi unutmadı. Çayları bıraktı. Acele ile dükkândan çıktı, gitti. Faik Bey sabırsızlanıyordu. İbrahim Amcanın söze başlaması, bu hikâyeyi biran önce anlatmasını, ister gibi İbrahim Amca çayını yudumladı. Bir iç çekti; Evladım! Diye söze başladı.

Yatan Kavak köyünün ismi önceleri Aksaklı idi. Bundan yaklaşık otuz yıl önce burada Ümmi Gülsüm adında yaşlı bir kadın yaşardı. İki oğlu bir kızı vardı. Büyük oğlu Ahmet’in yanında kalıyordu. Allah dostu, ibadetlerini eksiksiz yerine getirir. Güler yüzlü, tatlı dilli, pırıl, pırıl yüzlüydü. İyilik yapmayı çok severdi. Hayatı boyunca karıncayı dahi incitmemişti.

Oğlu Ahmet’in evi rahmetli kocasından kalma bakımlı, ferahtı. Bu evde geçmişe ait hatıraları o kadar çoktu ki bahçesindeki ağaçların her birinde emeği vardı. İşte, şu pencereden görünen Kavak ağacını küçük oğlu Hüseyin, yanındaki serviyi kızı Zeynep, daha uzaktakini büyük oğlu Ahmet için rahmetli kocası Halit’le dikmişlerdi. Zaman ne çabuk geçmişti.

Ümmü Gülsüm Nine seher vakti kalkmış, mis gibi hava, kuşlar cıvıl cıvıl, biraz sonra okunmaya başlayan sabah ezanına karışıyor, insanın içi sevinçle doluyordu. İnsan sanki mutluluktan uçar gibi oluyordu. Kur’an-ı Kerim okuduktan sonra sabah namazını kılan Ümmü Gülsüm Nine pencereye doğru ilerledi. Perdeyi araladı. Dışarıda gördüğüne inanamadı. Gözlerini ovuşturdu. Rüya mı görüyordu. Elini yüzüne vurdu. Kavak ağacı iki büklüm olmuş secde ediyordu. Elini duvara vurdu; acıyordu, demek ki rüya görmüyordu. Tekrar, tekrar baktı Kavak ağacı secdede idi.

Güneş ışıkları ufukta artık kendini göstermeye başladı. Tan yerini tatlı bir kızıllık kapladı. Ümmü Gülsüm Nine pencereden dışarıya ürkek ürkek baktı.

Kavak ağacı karşıda dimdik duruyordu. İçinde tatlı bir ferahlık hissetti. Fakat biraz zaman geçince bir heyecan kapladı. İçi içine sığmıyordu. Bu kavağın secde edişini seyretmeye doyamamıştı. Hatırına geldikçe yüreğini tatlı bir sızı kaplıyordu. O gün hep bu olayı düşündü. Dalıp bir yerlere gidiyordu. İçinden bir ses hemen akşam olsa uyusa, tekrar seher vakti kalksa o kavağın secde edişini doyasıya bir seyretse, hep bunu düşünüyordu.

Ümmü Gülsüm Nine yatsı namazını kılmış, odasına çekilmişti. Yatağına oturdu. Dualarını okuduktan sonra uyumak istemişti fakat nafile hep o kavağın secde etmesi gözlerinin önüne geliyordu. Bir türlü uyku tutmuyordu. Seher vakti yatağından doğruldu, abdest aldı ve iki rekât nafile namazı kıldı. Kur’an-ı Kerim okumaya başladı. Bu sırada sabah namazı vakti de girmişti. Ezan az sonra okunmaya başladı. Ezanı sükûnetle dinledi. Sabah namazını kıldı. Gözü penceredeydi. Hafifçe pencereye yöneldi. Perdeyi araladı. Evet, yine Kavak ağacı secde halindeydi. En üst dalları yerde iki büklüm secde ediyordu. Allah’ım sen ne büyüksün diye mırıldandı, kendinden geçti, bayılmıştı; Ümmü Gülsüm Nine. Sabah büyük oğlunun sesi ile kendine geldi. Büyük oğlu Ahmet;

-Anne, Anne bu ne hal, uzanıp yatıyorsun, ne oldu sana hasta mısın diye telaşlı, telaşlı sordu. Ümmü Gülsüm Nine gözünü araladı yattığı yerden doğruldu.

-Yok, oğul, yok bir şeyim. Sağlığım da şükürler olsun iyi, merak etme, ne olur tatlı canını üzme, ciğerparem diye inledi. Oğlu Ahmet bir bardak su verdi. Bu arada bu gürültüye gelini ve torunları Ümmü Gülsüm Ninenin odasına koştu. Merakla birbirlerine ne oldu, ne olmuş sorularını soruyorlardı. Ümmü Gülsüm Nine’nın yerine oğlu cevap verdi;

-Annem kilimin üzerinde uyuya kalmış.

Aradan günler geçti. Ümmü Gülsüm Nine kavağın secde edişini tekrar tekrar görüyordu. Çocuklarına, yakınlarına bir türlü anlatma cesaretini gösteremiyordu. Bir başkasıyla gördüklerini paylaşmak istiyordu. Torunlarını çok severdi ama içlerinde Abdurrahim’i daha çok severdi.

Abdurrahim sekiz, dokuz yaşlarında sevimli, güzel yüzlü, konuşması düzgün, tatlı dilli bir çocuktu. Zaman zaman Ninesiyle oturur, onunla sohbet ederdi. Ninesinin masal anlatması çok hoşuna gider, çoğu zaman onun dizinde uyur kalırdı.

Ümmü Gülsüm Nine Abdurrahim’e kavağın secde edişini ilk günden itibaren anlattı Abdurrahim can kulağı ile dinliyor, tek kelimesini dahi kaçırmak istemiyordu. O kadar etkilenmişti ki;

-Nineciğim bir gün bana da secde eden kavağı gösterir misin diye dilekte bulundu Ninesi

-O saatte sen uyur olursun yavrum, gülüm diye cevap verdi.

Abdurrahim günler sonra Ninesi ile arasında geçen bu konuşmayı annesine anlatmış, oda babasına aktarmıştı. O günden sonra evde herkes Ümmü Gülsüm Nine’ye başka gözle bakmaya başladı. Daha çok saygı gösterir oldu. Ümmü Gülsüm Nine bu aşırı ilgiden rahatsız olmaya başlamıştı. Bir gün oğlu Ahmet’i yanına çağırdı;

-Oğulcuğum, yavrum son günlerde sizde bana karşı davranışlarınızda çok değişlik oldu kimse benimle konuşmak istemiyor. Abdurrahim dahi odama gelmez oldu. Korkuyla karışık aşırı bir ilginiz var. Bana karşı bu davranışın sebebi nedir diye sordu. Ahmet suçüstü yakalanmış suçlunun ezikliği içinde annesinin yüzüne baktı. Söze nereden başlayacağını bilemez bir tavır içinde ve onu kırma, üzülmesine sebep olma endişesiyle kelimeleri seçerek;

-Şey… Anne… Şey… Anne diye konuşmaya başladı. Abdurrahim annesine secde eden Kavaktan söz etmiş. Secde eden Kavak şu, pencerenin karşısındaki Kavakmış, sen defalarca secde ettiğini görmüşsün doğru mu? Diye arka arkaya sorularını sıraladı. Ümmü Gülsüm Nine bu sorulara hiç cevap vermedi. Konuyu değiştirmek istedi.

-Bu sene maşallah yağmurlar bol oldu. Mahsuller bol olacak inşallah! dedi. Ahmet fazla ısrar etmedi.

-He. He anne öyle inşallah bolluk olur, sıkıntımız biraz hafifler dedi. Annesinden izin istedi, yanından ayrıldı.

Ümmü Gülsüm Nine oğlu gittikten sonra bir düşünceye daldı. Oğlu onu üzmemek için ne kadar gayret göstermişse, sözlerini seçerek kullanmışsa da başarılı olamamıştı. Kırılmıştı oğluna, torunlarına, geliNine hele torunu Abdurrahim’e.

Ertesi günün sabahı Ümmü Gülsüm Nine sabah namazından sonra zorla olsa bahçeye indi. Tanyeri ağarmak üzereydi. işte Kavak ağacı yine secde hâlinde idi. Fırsat bu fırsattı hemen sırtındaki gül rengi hırkasını çıkarttı secde hâlindeki en uçtaki Kavak dallarına attı. Bir müddet daha ağacın secde edişini seyretti. Üşüdüğünü hissetti odasına döndü.

Güneş doğduktan sonra oturduğu yerde uyumuş kalmıştı. Bahçeden gelen insan sesleriyle irkildi. Perdeyi araladı ne görsün? Bütün köy halkı onların bahçesindeydi. Herkes Kavak ağacının zirvesindeki hırkayı gösteriyordu. Bu hırka Ümmü Gülsüm Ninenin hırkası değil mi? Nasıl olurda kavağın tepesinde asılı kalır? Gibi sorular soruyordu. Ümmü Gülsüm Nine köy imamı Raşit Hoca’nın sesini duyabiliyordu. Raşit Hoca Rahman suresinin şu ayetlerini okuyordu.

Bismillahirrahmanirrahim.

Er-rahmanu allemel kur’an (Rahman, Kur’anı öğretti.) Halekal insane, allemehu’l Beyane (O’na Beyanı ilham etti.) Eş-şemsü ve kameru bi husban (Güneş ve ay hesaplı) Ven-necmu ve seceru yescudan (Yıldız, bitkiler ve ağaçlar O’na secde ederler.) ila ahiri’l aye. Sadakallahulazim.

Öğretmen Faik Bey ve bakkal İbrahim Amca sohbete o kadar dalmışlardı ki, ikisi de başka dünyalarda yaşıyorlardı sanki. Kahveci İsmail’in sesiyle kendilerine geldiler.

Boşları alalım Beyler. Hesap lütfen.

eml