Tataroğlu

TATAROĞLU

Onlar, ortalama bir Tatar ailesiydiler. Üçü oğlan, ikisi kız, Beş çocukları vardı. Nine de onlarla birlikte oturuyordu. 1928’de Bulgaristan’dan gelenlerden ve Eskişehir’e uyum sağlayanlardan düzgün insanlardı hepsi. Baba Kumpanya’da çalışıyordu. Demiryolları o zamanlar neredeyse şehrin tüm hayatını kaplıyordu. Sayılan, sevilen bir ustaydı. Hilesi yoktu. Akşama kadar çalışır, çocuklarına akşam dönüşlerinde hayır okurdu. Az konuşan, içine dönük, biraz kavruk, muhacir havasını üzerinden atamayan, atmaya da çalışmayan bir babaydı. Konuşunca iyilikten, doğruluktan yana konuşur, kısa keser susardı. Sadece çocukları için yaşar gibiydi. Çocuklar yemeli, giymeli, hasta olmamalı, okumalıydılar.

Büyük oğlan lisede okuyordu. Son sınıftı. Okur yazar olduğu için, babanın eksik bıraktığı, yetişemediği yerden alıp o sürüklüyordu aileyi. Çocukların hepsi öğrenci, hepsi ele bakan, hepsi sevimli, hepsi çekik gözlü, elmacık kemikleri çıkık, ufak tefek, kavruk insanlardı. Feleğin çemberi denilen sınavı geçmeye çalışıyorlardı. Sene 1940’ların başıydı ve Eskişehir yorgundu.

Babanın Kumpanya’dan getirdiği para, “dünyalık” için zor yetiyordu. Akşam olup karanlık bastırınca ve resmi mesai bitince, usta, becerikli elleriyle eşe- dosta onarımlara gidiyordu. Gönüllerden ne koparsa onları derleyip eve getiriyor, buna rağmen zor yetiriyordu. Bazen yetiremiyordu.

Büyük oğlan gidişatın farkındaydı. Okulda parlak bir talebeydi. Derslerde başarılıydı. O zamanlar “iftihar listesi” denilen bir onurlandırma âdeti vardı ki, ona seçilen öğrenci belki bir hafta bolunca şehirde, evlerde konuşulurdu. “Falan ailenin oğlu veya kızı yine iftihara geçmiş, bakar mısın, yoksul ve kalabalık Tatar ailenin şu çocuğuna bir bakar mısın, maşallah.. denilir, gizliden gizliye, takdir ederken kıskanılır, kendi çocuklarına “Senin neyin eksik…” denilirdi.

Hocaları onu “Tataroğlu” diye çağırırlardı. Başta biraz aşağılar gibi bir tonda söylendiği için alınıyordu. Fakat sonra bu lakaba alıştı. Kendini tarif ederken, kendi de kullanmaya başladı.

Lisede bitirme imtihanları o yıllarda iki kademeli yapılırdı. Bitirme imtihanlarıyla birlikte bir de “olgunluk” kademesi vardı ve her iki aşamada da başarılı olmak gerekirdi.

Ailesi ve hocaları Tataroğlu’ndan negatif bir durum, bir sürpriz elbette beklemiyorlardı. Fakat o, yaşından beklenmeyecek bir hareket yaptı. Babasına yardımcı olmak, ailenin yüküne omuz vermek için, derslerden birinden kalmayı ve bir sene zaman kazanmayı düşündü. Kendine güveni vardı. Ne zaman olsa o imtihana girer ve kazanırdı. Kolay bulduğu bir dersin kağıdını, biyoloji imtihanının kağıdını boş olarak verdi ve bütünlemeye kaldı.

Haber, ailede büvük üzüntüye sebep oldu. Anne ve baba bu işe bir anlam veremediler. Evden cenaze çıkmış gibi bir hüzün aileyi sardı-sarmaladı. Tataroğlu kendinden emin, gençliğinin verdiği güvenle pek oralı olmadı. Ama evdeki ağır hava ona da uyladı. Babaya oynadığı oyunu anlattı. “Ben sana yardımcı olmak ve tahsil masrafını denkleştirmek için tahsile bir süre ara verdim ve bunu isteyerek yaptım” dedi. Baba buna kızdı, öfkelendi ama kendine hâkim oldu ve kelimeleri seçerek konuştu; “Ben ceketimi satar, çocuklarm nafakasmdan keser, seni okuturdum a oğlum! Niye bizi zamanında haberdar etmedin?” dedi.

Takibeden günlerde evin üzerindeki kara bulutlar dağılır gibi oldu ve Tataroğlu iş aramaya gittiği ilk gün işi buldu. “Sıcaksular”ın civarında, küçücük bir dükkânda durmadan çalışan bir elektrik tesisatçısının çırağı oldu. Çingene Mahmut, zamanın popüler bir ustasıydı ve elektrik Eskişehir’de yeni yaygınlaşmaya başladığı için işten başını alamıyordu. Tataroğlu işe girerken durumu dürüstçe anlattı. “Ben üç beş kuruş kazanmak için tahsile ara verdim. Çalışmaktan, yorulmaktan korkmam. Bana birkaç kuruş fazla ver, ben onu hak ederim.” Köprübaşı’nda şimdiki İş Bankası’nın yerinde Halkevi vardı, o yıkıldı yerine İş Bankası yapıldı, yenileniyordu ve onun duvarlarına elektrik boruları için kanallar açmak gerekiyordu. Boğulurcasına çalışıyordu, akşam olanda kan ter içinde kalıyor, her hücresi ayrı ayrı sızlıyordu. Fakat iyi uyuyordu, gönlü rahattı, para kazanıyordu. Babaya yardımcıydı ve sorumluluğu vardı. Hafta sonu geldi.

Çingene Mahmut, genç Tatar’ın eline ücretini saydı. Tam yedi buçuk lira verdi. Gencin, kısık-çekik gözleri ipçe kısıldı ve memnuniyetsizliğini açıkça söyledi: “Usta, bu para benim için az. Ben sadece bu para için hayatımı erteledim…” Usta da onun kadar açık ve netti: “Bak delikanlı!” dedi, “Sen bir hafta önce girdin işe ve ben sana yedi buçuk lira verdim. Benimle açık konuştuğun ve dürüst davrandığın için fedakarlık ettim. Benim öteki kalfam beş senedir yanımda, artık usta oldu, benim bilmediğim işleri o bilir. Ona ben haftada beş lira veriyorum. Bundan fazla veremem…” dedi. Delikanlı ondan izin istedi ve işten ayrıldı.
Harp sonrası Eskişehir’de günler, kolay olmasa da geçiyordu…

* * *

ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ
Kamil UĞURLU ve Zakir ENÇEVİK
Çizgi Kitabevi Yay. – 2011

Categories: Şehrengiz