Tarihi Eserleri Korumak Vatanımıza Borcumuzun ifasıdır

Tarihi Eserleri Korumak Vatanımıza Borcumuzun ifasıdır

ORHAN KESKİN

Röportaj: Nuri KAYA
Osmangazi Üniversitesi Fen Ed. Fak. Tarih Böl. Öğr.
Eskişehir Valiliği  ESKİ-yeni Dergisi, Temmuz 2010

>Öncelikle okuyucularımıza kendinizden biraz bahseder misiniz?

17 Nisan 1933 tarihinde Sivrihisar’da doğmuşum. ilkokulu Sivrihisar’da, o zaman Sivrihisar’da ortaokul olmadığı için ortaokulu ve liseyi de Eskişehir Lisesinde yani bugünkü Atatürk Lisesinde bitirdim. Fen bölümünden mezun oldum. Bir sene aradan sonra İstanbul Hukuk Fakültesi’ne kayıt oldum ve bu fakültede mezuniyetten sonra yedek subaylığımı yaparak 1960 yılında terhisen memleketime döndüm ve Eskişehir barosuna kayıtlı olarak avukatlık stajı yaptım. 1961 yılında da Sivrihisar’da avukat yazıhanesi açarak orada çalışmaya başladım. Bu çalışmalarımız sırasında Sivrihisar’da daha evvel öğrencilik yıllarımda kurmuş olduğumuz Tarihi Eserleri Koruma Derneği bünyesi altında Sivrihisar’daki tarihi eserlere sahip çıktık. Henüz lisede iken seçmeli ders olarak Sanat Tarihi ve Resim derslerini seçmiştim. İyi bir hocamız vardı. Eğer ölmüşse Allah rahmet eylesin. Bize bu eski eserleri tanıma ve tanıtma imkânını verdi. Daha sonra fakültede okurken Süleymaniye Camii restore ediliyordu.

Oradaki çalışmalar da geniş çapta benim ilgimi çekti. Ve bu sebeple bir gönül bağı kurmuş olduk kültürel varlıklarımızla aramızda. Ve 1961 yılında Sivrihisar’da Hızır Bey Mescidi’ni -ki Hızır Bey biliyorsunuz, Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra ilk İstanbul kadısı ve şehremini- tamir ettik. Onun avlusunda babasının mezarı bulunuyor ve kendinin, kızı Fahrunnisa Hatun’un mezarları bulunuyor. Orasını restore ettik. Daha sonra da diğer eserlere, Sivrihisar’daki tüm eserlere sahip çıktık. Bizim takip ettiğimiz usul şu: Mademki bu millet bizi yetiştirdi, biz bir meslek icra ederken bunun karşılığını peşinen alıyoruz. Dolayısıyla mesleğimiz dışında bir faaliyette bulunalım ki sosyal dernekler bünyesinde memlekete karşı borcumuzu ödeyelim. Çünkü biz her ne kadar paramızla okusak da bu üniversiteleri biz kurmadık, bu hocaları biz yetiştirmedik ve Türkiye’de muayyen bir kaymak tabaka olarak bizler bu memleketin nimetlerinden istifade ettik. Dolayısıyla bu milletin fertlerine bir borcumuz var diye düşünüyorum. Bu çerçevede sosyal faaliyetlerde bulunmak mecburiyetini kendimde hissediyorum. 1971 yılına kadar Sivrihisar’da avukatlık yaptım. 1971 yılında babamın vefatı üzerine ki onun da arzusuna uygun olarak avukatlığı terk edip Emirdağ’da noterliğe başladık. Bir yıl sonra Sivrihisar’a naklen tayinim oldu. Sivrihisar’da 1976 yılına kadar görev yaptım. Oradan da Akhisar’a tayin oldum.1982 yılında Akhisar’dan Eskişehir’e 2. noterliğe tayin edildim. 1998 yılına kadar noterlik görevine devam ettim. Bu arada Eskişehir’de de kültürel faaliyetlerimiz oldu. Birçok vakıfların kurulmasında ben yardımcı oldum. Ve Yunus Emre Kültür ve Sanat Vakfında kurucu üyeler arasındayım. Vakıf bünyesinde de çalışmalarımız oldu. Ve Eskişehir’de dört yıl Türk Ocağı başkanlığını yürüttüm. Halen de kültürel faaliyetlerle ilgimiz devam etmektedir.

>Eğitim hayatınızı İstanbul’da tamamladığınızı ifade ettiniz. O dönem şartlarını da göz önüne alırsak İstanbul’dan sonra neden Eskişehir, neden Sivrihisar?

Aynı soruyu bana Bursalı bir arkadaşım da sormuştu. Temyiz murafaasına giderken Sivrihisar’a geldi, küçücük ve gayet iptidai yazıhaneme, kontrplaktan masa ve sandalyelerime bakarak “Orhancığım, sen dağ taş arasında avukatlık yapmak için mi fakültede o kadar çok çalışmıştın?” dedi.

Dedim ki; “Burası benim memleketim, dolayısıyla buraya sen benim gözümle bakacaksın, bu vatanımızın bir parçası, benim doğup büyüdüğüm bir yer. Onun için burayı sen hor görme, benim nazarımda Sivrihisar’ın çok mümtaz bir yeri vardır”. Bu bakımdan Sivrihisar’ı tercih ettim ve bundan da üzüntülü değilim. Babam yaptığımız faaliyetleri gördükten sonra “Oğlum, sen buraya geldin ama benim için geldin biliyorum. Gelmenden çok büyük faydalar hasıl oldu, memleketimiz için bu bakımdan da memnunum, bahtiyarım” dedi. Allah rahmet eylesin.

Orada, Sivrihisar’da bugün tarihi eser olarak kültürel varlığımızı aksettiren eserler olarak ne varsa hepsini biz içinde bulunduğumuz dernek ve vakıf bünyesinde kurtardık, hayata geçirdik. Bugün eğer onlar ayakta ise o çalışmaların eseridir. Tabi bunu kendim yaptım şeklinde bir şey söylemiyorum. O bizim kurmuş olduğumuz dernekler, vakıflar bünyesinde gönüllü kardeşlerimizin ve bize maddi destek veren ağabeylerimizin, amcalarımızın katkıları sayesinde oldu. Bugün Sivrihisar, tarihi eserler bakımından eserleri en mamur bir şekilde zamanımıza intikal etmiş ilçelerden birisidir.

>Sivrihisar’a bir de sizin gözünüzle bakalım…

Sivrihisar 1072 yılında Malazgirt Savaşını müteakip Türk- lerin ellerine geçmiştir. Ve bir sınır kentidir. Dolayısıyla orada her şeyden evvel kendi kültürümüzü yaymak için bazı kültürel teşekküller meydana getirilmiştir bizim atalarımız tarafından. Bunlar içerisinde medreseler, mescitler, zaviyeler var. Ahilik teşkilatının mühim merkezlerinden biri olan Sivrihisar’da çok büyük bir esnaf teşkilatı vardı. Bunlar içerisinde tabaklar, yemeniciler, bakırcılar ve ahilik teşkilatına bağlı olarak bir sürü hizmet kolu ve küçük sanat erbabı faaliyet gösteriyordu. Ve bunlar gündüz iktisadi faaliyetlerde bulunuyor, çalışıyor, iş üretiyorlar; akşam da belli mekanlarda toplanıp bir disiplinle adeta bir kültürel birikimin sağlanmasına katkıda bulunuyorlardı. Büyüklerinin nezdinde bir eğitim öğretim faaliyeti sürüyordu. Şimdi Sivrihisar merkezinde Selçuklu eserleri, Osmanlı eserleri mebzul miktarda bulunmaktadır. Bunlardan medreseler bizim yetiştiğimiz dönemlerde yıkılmış kaybolmuş, mescitler, çeşmeler, camiler ve hamamlar bu zamana kadar devam etmiştir. Yine Sivrihisar’ın köylerinde de Frigya döneminden kalma Pessinus şehri var. Ana tanrıça Kybele’nin bulunduğu bir şehir ki; burası daha sonra Romalılar tarafından ele geçiriliyor ve oradaki Kybele anıtı, Kybele ana tanrıçası Roma’ya götürülüyor. Ve orası harap ediliyor. Daha sonra Sivrihisar’da Jüstinianapolis diye Roma imparatoru Jüstinian tarafından bir şehir kuruluyor. Bu şehrin etrafı oradan getirilen harabelerle sur çevriliyor ve kale inşa ediliyor. Daha sonra da 1072 yılında Türkler tarafından fethediliyor ve bizim Anadolu topraklarına dâhil ediliyor.

Bir uç şehri olarak da Fatih Sultan Mehmet Han’a kadar hatta Karamanlıları da kabul edersek Selçuklular döneminde Söğüt Beyliği diye başlıyor ve bir genişleme suretiyle Yıldırım Bayezid zamanından evvel Osmanlı Devletine dâhil ediliyor. Fakat Timur hadisesinden sonra tekrar Karaman Beyliğine bağlanıyor Sivrihisar daha sonra da çelebi Mehmet zamanında temelli Osmanlı Devleti’ne bağlanmak suretiyle siyasi kutuplar içersinde yaşamını sürdürüyor. Sivrihisar’da eski Bizanslılar tarafından kalan kale harabeleri hatta ondan çok evvel antik çağlarda yapılmış bir kaya mezarı ve oradaki kaya mezarı üzerinde yapılmış resimler ve şekiller görürüz ki, bunlar araştırılmaya değer şeyler. Sivrihisar tabii ilk zamanlar çok gelişti hudut olarak. Günyüzü ilçesini kendi hudutları içerisine almıştı. Cumhuriyetten evvel Polatlı Sivrihisar’ın bir köyüydü. Demir yolu güzergahının oradan geçmesi münasebetiyle Sivrihisar geride kaldı, Polatlı inkişaf etti. Ve Günyüzü de ilçe statüsü kazanarak yakın tarihte Sivrihisar’dan ayrıldı. Çifteler ve Mahmûdiye’nin büyük arazisi Sivrihisar’a bağlıydı. Hatta askerlik bakımından da Mihalıççık Sivrihisar’a bağlı bir mıntıkaydı. Aziziye’nin de (bugünkü Emirdağ) büyük bir kısmının Sivrihisar topraklarına bağlı olduğunu tarihen görüyoruz. Eski çağlardan beri önemli bir iskan ve ticaret merkezi olan Sivrihisar Kral Yolu üzerindedir, hatta Ege’den gelen Kral Yolu Sivrihisar’dan geçiyordu. Ben Ballıhisar’a gittiğimde o Kral Yolu’nun tesviye edilmiş şeklini tarlalar içerisinde biliyorum. Ta Sart’dan başlıyordu, Ankara’ya gidiyordu ve Ankara yolu üzerinde Selçuklular döneminde de takip eden Ulu Yol tabir edilen yer, Sivrihisar’dan ve Hamamkarahisar Köyü’nden geçiyor ve Ankara’ya kadar uzanıyordu. Buna bugün bile eskiler Ulu Yol tabir ederler. Bugün işte Ankara yolu o yolun aşağı yukarı paralelinde veya bazen çatışmak suretinde devam ettiği bilinmektedir.

>Peki, az önce bahsettiğiniz medreseler de vardı ama medreselerin günümüze kadar gelmediğini söylediniz. Sivrihisar’m eğitim kurumları ve kültürel altyapısıyla alakalı neler söyleyebilirsiniz bize?

Zaten Sivrihisar ticaret merkezi olmakla beraber en çok kültürel merkez olmak bakımından önemlidir. Biz Faruk Sümer Hoca ile görüşürken demişti ki; “Bir Nasreddin Hoca, bir Yunus Emre, bir Hızır Bey, bir Sinan Paşa, bir Azîz Mahmûd Hüdai, böyle Türkiye çapında, dünya çapında bu kadar büyük bir insan tesadüfî yetişir mi? Ancak bir ilim muhitinde yetişir. Binaenaleyh, Sivrihisar’daki ilim muhitinin semerleridir bunlar” demişti. Biz son Ankara Salnamesi’ne bakıyoruz, on sekiz medrese var deniliyor. Bütün Yönleriyle Sivrihisar isimli kitabımda bunlar bütün delilleriyle, tarihleriyle, kaynaklarıyla gösterilmektedir. Bu medreselerimizden bildiğimiz Hızır Bey Medresesi, bugün Kurşunlu Mahalle’de bir medreseydi ve yıkıldı yerini sattılar. Yerine başka birisi bir apartman yaptı. Ulu Cami’nin önünde Emineddin Mikail Medresesi vardı. Ondan sonra Sivrihisar’da manifaturacı dükkânlarının arkasında Taş Medrese denilen Şeyh Soğa Medresesi olduğunu büyüklerimizden biliyoruz ve bunun gibi Seyyid Nurettin Medresesi, bunları görüyoruz. Sinan Bey Medresesi olduğunu da biliyoruz. Hatta Sinan Bey orada belli bir müddet kalıyor ve talebesi Molla Lütfi ile beraber Sivrihisar’da tedrisata devam ediyorlar. Bugün Sinan Bey’in evinin bulunduğu yeri biliyoruz. Sinan Bey’in özel hamamı var. Bunu benim kitabımda ancak ilk defa ilim âlemine duyurduk. Padişaha hoca olan bir şahıs gidip umumi hamamlarda banyo yapacak değil ya! Onun için orada mütevazı, böyle küçük bir hamam yapılmış iki bölümlü ve çok nefis bir hamamdı.

>Sivrihisar’ın kültürel altyapısıyla ilgili neler söylemek istersiniz?

Efendim, Sivrihisar’da Cumhuriyetten evvel bu medreseler Osmanlı dönemine ait ve Selçuklular döneminde bilhassa faaliyet gösteren medreseler. Bu Osmanlı’nın son dönemlerinde medrese ile yeni açılan okulların burada arzı endam ettiğini görüyoruz. Bunlar da işte bir ortaokul açılmış, rüşdiye mektebi ve bir de idadi mektebi açılmış; fakat Cumhuriyetten sonra bu rüşdiye mektebinin, idadi mektebin kapandığından bizler ortaokulu bile Eskişehir’de okumak durumunda kalmıştık. Bugün Sivrihisar’da on bir bin nüfus var, aşağı yukarı 4750 öğrenci olduğunu görüyoruz. Tamamen bir öğrenci muhiti, yedi tane lise var. Son olarak da Ticaret Lisesi açıldı ve Fahri Keskin Anadolu Öğretmen Lisesi açıldı.

>Az önce de bahsettiniz, Eskişehir’de isimlerini verdiğiniz yetişen pek çok tarihi şahsiyetler bulunuyor. Kısaca bahseder misiniz?

Nasreddin Hoca Sivrihisar’ın Ortaköy’ünde babası imamken doğmuş. Sivrihisarlı tabii kendisi, babası orada görevdeyken doğmuş. Ve daha sonra babasının vefatına müteakip orada imamlık yapmış ve Sivrihisar’da vaizlik yapmış daha sonra bu görevini Mehmet isimli bir başka imama terk etmek suretiyle yüksek tahsil yapmak üzere, fıkıh tahsilini yapmak üzere Konya’ya gitmiş. Konya’da da kendisiyle tanıştığı ve bugün Konya’da medfun bulunan Seyit Mahmûd Hayrani’nin yanına Akşehir’e gitmiş ve orada yerleşmiş. Sivrihisar da yirmi dokuz -otuz yaşına kadar kaldığı tarihi kaynaklarla belli. Yani tüm şahsiyeti teşekkül etmiş bir insan olarak Sivrihisar’dan Akşehir’e gidip yerleşiyor. Ama çocukları Sivrihisar’da yine kamaya devam ediyor. Büyük tarihçi Mükrimin Halil Yinanç: “Sivrihisar’da Sultan Mezarlığı’nda ben Nasreddin Hoca’nın oğullarının mezar taşını gördüm” diyor. Bugün o mezar taşları elimizde, mezarlık kaldırılırken ben o tarihi mezar taşlarını toplatmıştım ve şimdiki kümbet tabir edilen Yunus Hoca Kümbeti’nin avlusunda muhafaza etmiştik.

Daha sonra onu okuduğumuzda Nasreddin Hoca’nın oğlu Ömer’in ve diğer oğlunun mezar taşı olduğunu öğrendik. Dolayısıyla oğulları orada kalmış. Bugün Hızır Bey Nasrettin Hocanın torunlarındandır kendisi. Hızır Bey’in de babası Kadı Celal oralı zaten. Hızır Bey Mescidi’nin avlusunda yatıyor. Çocukları Sinan Paşa’nın eseri Sinan Paşa Hamamı var Sivrihisar’da. Mahalle olarak Gazi Sinan Mahallesi var. Bunların bu isim halen devam ediyor. Fatih devrine kadar da bunların elinde vakfedilmiş araziler vardı, fakat daha sonra bu vakfiyeler devlete mal edilmiş ancak, II. Beyazıt devrinde bunlar tekrar eski sahiplerine iade edilmişse de artık almamışlar. Hızır Bey kendisine arpalık olarak verilen Kadıköy’de iskâna devam ediyor ve böylece İstanbul’un yerlisi olarak orada kalıyor. Bugün onun türbesi Saraçhane başında o kemerleri geçtikten sonra İmece Çarşısı’na gelirken sağ tarafta. Fahri Ata Bey tarafından o mezarlık tanzim edilmiş ve oraya Nasreddin Hoca’nın torunu ve İstanbul’un ilk kadısı ve şehremini Hızır Bey burada medfundur diye de bir kitabe koymuşlar. Oğlu Sinan Paşa’nın mezarı muhtelif kitaplarda değişik yerlerde Bursa’da, Tekirdağ’da falan diyorlar. Fakat onun mezarını ben kitap çalışmalarım sırasında gittim, Eyüp’te buldum. Sinan Paşa’nın mezarı Eyüp’te bulunmaktadır. Ve orada yine Sivrihisarlı büyüklerden. Şeyh Baba Yusuf’un mezarı da ikisinin arasında on metre bir mesafe var. O da Eyüp Sultan’da medfun. Şeyh Baba Yusuf’un eserini biz Yunus Emre Kültür ve Sanat Vakfı olarak -Kitab-ı Mahbubiye’dir ismi- yeni harflere kazandırdık, Profesör Ahmet Kartal Bey onu çevirdi, bizim yeni harflerle, neşretti. Bu eser de Yunus Emre’nin Sivrihisarlı olduğunu açıkça ifade ediyor ki bu önemli bir kayıttır. Çünkü bu eseri yazan Şeyh Baba Yusuf 1480 tarihinde Kurşunlu Camii’ni yaptırmış Sivrihisar’da. Bu kitabı da 1480’de yazdığını kabul etsek, Yunus Emre’nin vefatıyla bu kişinin arasında yüz altmış yıl bulunuyor ki tarihen sabit; Şeyh Baba Yusuf seksen yıl yaşamış, seksen yıl da geriye gittiğimiz zaman bir seksen yıl kalıyor. Bunun sıhhatinden şüphe etmemek lazım ve burada da tazarru ve niyaz bölümünde Yunus Emre’nin Sivrihisarlı olduğunu gayet güzel bir şekilde ifade ediyor.

Azîz Mahmûd Hüdayi Hazretlerinin bazı kaynaklarda Koçhisar’da doğduğu belirtiliyor. Babası iş için gittiğinde orada doğmuş olabilir. Hasan Rızai isimli şahıs ise kitabında annesi Koçhisarlıydı diyor. Fakat, Uftade Hazretlerinin muvafakatı ile de sabit olduğu üzere Azîz Mahmûd Hüdayi’nin memleketi Sivrihisar’dır. Sivrihisar’da onun zamanında adına yapılmış bir cami vardır.

Daha eskilere gidecek olursak, Selman-ı Farisi Hz. Sivrihisar’da yaşamıştır. Bu durum Sahih-i Buhari ile sabittir. Amuriye deniliyor. Sivrihisar’da yaşamış ve oradan gelen Ben-i kelb Kabilesi ile Medine yolculuğuna çıkmış ve orada köle olarak satılmış. Hürriyetini kazandıktan sonra peygamberimiz ile tanışıyor. Farisi denilmiş İranlı olduğu için. Aynı zamanda peygamberimizin berberi olduğu için Selman-ı pak’ta deniliyor. Hendek Muharebesi’nde savunma fikrini veren ve hendek kazılmasına vesile olan şahsiyettir.

Seyit Nurettin Sivrihisarlıdır. Seyit Nurettin peygamber soyundan gelen bir şahsiyettir. Ayrıca, Seydi Mahmûd Külliyesi vardır. Sivrihisar’da külliyeye adı verilen Seydi Mahmûd ‘un kabri oradadır. Selçuklu kumandanı olması kuvvetle muhtemeldir. Anadolu’nun ruh hamurunu yoğuranlardan birisidir.

>Yerel kimlik üzerine yaptığınız çalışmalar da ortada, yerel kimliğin insanlara, en çok da gençlere aktarmanın önemi hakkında neler söylemek istersiniz?

Hamamkarahisar’da 1254 tarihli bir cami var. Hasan Erol Altınsapan Ulu Camii diye zikreder onu, 1972 yılında yıkılmaktan kurtardık. Şimdi restore edilmiş vaziyette tarihi bir eser meydana çıktı. Caminin restorasyonunda da bana iki subay geldi, bedenen sıhhatimizin karşılığını vermek istiyoruz. Bize çalışacak bir yer göster, yapılacak bir iş yapalım, dediler. Onlara dedim ki: “-Alın şu boyayı, fırçayı. Falan caminin demirini, telini boyayın.” Yaptılar geldiler ertesi hafta, dediler ki; O çok kolay bir işti. Sen bize yapacağımız büyük bir iş söyle de yapalım.” Onlara; “Gelin, biz Cumartesi-Pazar Hamamkarahisar Köyü’ne gidiyoruz. Orada tabana blokaj atacağız yapacağımız işle var. Gelirseniz memnun olurum” dedim. Bu iki arkadaş geldiler, başka işçiler de bulduk. Oradan köylüler geldiler, şöyle bir baktılar, bu kadar çalışkan işçiyi nereden bulduğumu sordular. 1972 yılıydı. Onların astsubay olduğunu söyledim. 4-5 günde yapılacak işi bir günde yaptık. Gönül desteği insanı asıl motive edendir…

>Gençlere güveninizi her fırsatta vurguluyorsunuz. Kültür varlıklarının korunması ve onlara sahip çıkılması hususunda gençlere neler söylemek istersiniz?

Bir kere, bir insanın bu ev benim, diyebilmesi için o evin bir tapusu olması lazım. Bu vatan bizim, ne ile bizim? işte atalarımızın o eserleri ile. 5 yıl önce Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya gezisi yapmıştık. Selanik’e vardığımız zaman rehber arkadaşımız; “Biz Selanik’i Cenevizlilerden aldık, Yunalılardan değil.” 400 sene bizim hâkimiyetimizde kaldı, burayı terk ettiğimiz zaman 140 cami,150 mescit vardı. Bugün ne bir cami kalmış, ne de bir mescit. Şimdi düşünün, bir tek Müslüman Mezarlığı yok. Onlar senin kültürel değerlerini oluşturan bütün öğeleri yok ediyor. Camiler, mescitler, hanlar, hamamlar, medreseler. Tabii biz büyük bir devletin çocukları olduğumuz için böyle küçük şeyler üzerinde durmamışız. Bugün bile Sivrihisar’da bir tek Rum yok, Ermeni yok. Ermeni Kilisesi’ni restore etmeye uğraşıyoruz. Bu durum sadece Yunanistan’a has değildir. Bulgaristan’da da bir tek camii var, o da yeni yapılmış. Diğer camilerin hepsi kültür müzesi olmuş, sağlık müzesi olmuş. Hiçbirinin minaresi yok. Ve yeni yapılan camiye müsaade ederken de İstanbul’da ki Bulgar kilisesini restore etmemize izin vermemizi istiyorlar.

Bir dönem Sivrihisar’da bir hamamı yıkılmaktan kurtarmıştık, Seydi Nuriye Bacı Hamamını. Orası hamam olmaktan ziyade, örf ve adetlerin teşhir edildiği bir yerdi. Hanımlar gidiyor, kendi oğluna kız beğeniyordu. Sonra düğünler oluyor, kız hamamı oluyor, merasim oluyordu. Gençler erkek hamamı yapıyordu. Bunların sosyal yönünü ihmal etmemek gerekiyor.

Bugün çeşmelerimizin hali de ortada çeşmelerin her biri ayrı nefasette suyu olan eserler. Oralar mahalle halkının kaynaşmasına da vesile oluyor. Hiçbir yerde görüşemeseler bile çeşme başında görüşüyorlar. Bu bakımdan kültürel varlıklarımızı yaşatmamız lazım. Bugün İstanbul’da eski çeşmelerin restore edildiğini, su verildiğini biliyoruz. Bugün Odunpazarına çıkın, 40’tan fazla çeşme var ama, hiçbirinin suyu yok.

>Peki, akmayan bir çeşme size ne ifade ediyor?

Kültürel akışımızın kesildiğini ifade ediyor. Bunu kabul etmek lazım. Çünkü bizim medeniyetimiz su medeniyetidir. Su medeniyeti temizlik, nezafet medeniyetidir. Sivrihisar’da Tabakhane Çeşmesinin üstünde bir mescit varmış, o mescit ile Ulu Camii arasında bir cadde var. Peki, Ulu Camii varken bu mescide ne lüzum var diye düşünürüz, öyle de tenkit ediyorlar. Halbuki ona lüzum var. Şöyle ki; tabaklarla uğraşan insanlar var. Derilerle uğraşıyorlar, onlar camiye giderse caminin havasını bozacaklar. Halbuki kendisi gibi olan insanlarla ayrı bir mescitte namaz kılarsa hiç kimse rahatsız olmayacak. Onu bile düşünmüşler.

Keza, başka bir camii var, Kutbeddin Bodur Camii diyorlar. Kutbeddin Medresesi Mescidi, orası da medrese mescidi. Orada talebeleri rahatsız etmeyelim diye gitmişler, yakınına Hacı Eskici Mescidi yapılmış. Arada 40-50 metre mesafe var. Bu incelikleri, o hayatı algılayamayan ve araştırmayan insanlar göremez.

>Pek çok tarihi eserin bazı şahıslar tarafından sanki kendi mallarıymış gibi kullandıklarını biliyoruz, bu konuda neler söylemek istersiniz?

Hoşkadem Camii zirai donatım gübre deposuydu. 15. asırda yapılmış bir eserdir. Haznedar Camii bir şahsın elma deposu idi. Bodur Camii ki Kudbettin Medresesi Mesciti odası, deri deposu idi. Biz orada 10 yıl müddetle dezenfekte yaptık. Kenelerin hakkından 10 yıl sonra gelebildik. Yeni Camii vardı. Azîz Mahmûd Hüdâi Camii’ni hurda deposu yapmışlar. Tabanı çökmüştü. Her 500 metredeki camii kadro dışı ilan edimli. Sivrihisar’da kadrolu iki üç camii kalmıştı. Onlar da yıkılsa para etmeyecek taş binalardı. Akdoğan Mescidi vardı ki Umur Bey eseridir o, 1300’lerde inşa edilmiştir. Orası da Maliyenin evrak deposu idi. Hızır Bey Mescidi gaz deposuydu. Yunus Hoca Kümbeti de gaz deposuydu. Bir şahıs gaz tenekelerini orada muhafaza ediyordu. Biz bütün bunları peyderpey gayr-i menkul kiraları hakkında kanuna göre, ibadethaneler ibadet dışı maksatla kullanılamaz ve kiraya verilemez hükmü gereğince eserlerin her biri için yazı yazdık, uğraştık, tahliye ettirdik. Bunları eski şekline iade ettik.

>O camiyi ve ya mescidi o halde görüyorsunuz daha sonra ise restorasyon sonrası haline de bakıyorsunuz, hisleriniz neler oluyor o an?

İçimiz yandığı için biz o yükü üzerimize alıyoruz. Bugün böyle çatısı göçmüş bir camii, sırf mihrabı kalmış bir virane, insan hüzünleniyor. Tabii bir kere orada atalarımızın kendi gayretleri var, hatıraları var. Biz de onların çocuklarıyız. insan dedelerine saygısızlık yapabilir mi? Bizim kendi emlağımız da var ancak, bunların tümü oradaki küçük bir eser kadar bile bana zevk vermez. Ben en büyük gururu, bahtiyarlığı onlarla yaşıyorum. Bu eserler bizim vatanımıza borcumuzun bir ifasıdır.

>Nasreddin Hoca’nın Sivrihisarlı olduğunu dair bilgilerinizi bizimle paylaşır mısınız?

1961 yılında Eskişehir’de avukatlık stajı yapmakta iken Nasreddin Hoca’nın kızının mezar taşının Sivrihisar’dan Eskişehir’deki Yunus Emre ilkokulu’nun avlusuna getirildiğini net duymuştum. O zaman Eskişehir’de müze teşkilatı kurulmamış, depo halinde Alaeddin Camii civarında ve Yunus Emre ilkokulu avlusunda bazı antik taşlar muhafaza ediliyordu. Gittik ve o mezar taşını bilen amcamıza orada olmadığını tespit ettirdik. Yıllar sonra başka bir eserde öğrendik ki Nasreddin Hoca’nın kızının taşı, Sivrihisar’dan getirilen taş Konya’ya götürülmüş. Daha sonrada Konya’dan Akşehir Müzesine götürülmüş. Bu durum müze kayıtlarından da anlaşılıyor. Bugün Akşehir Müzesinde 495 numara ile kayıtlı bulunan mezar taşında kızı Fatma Hatun’un olduğu belirtiliyor. (Allah Baki, Fatıma Hatun binti, Hoca Nasreddin’i nusrat tagammede hümallahü bi gufranihi) Şimdi Nasreddin Hoca hakkında yegâne yazılı vesika, kızı Fatma Hanım’ın mezar taşıdır. O Sivrihisar’da Seydi Hamamı’nın duvarının dibinde iken bu taş burada anlattığım gibi müze teşkili için olacak herhalde, Eskişehir’e getirilmiş. Eskişehir’den de daha sonra Konya’ya, oradan da Akşehir’e getirilmiş. Burada sağlam olduğu halde taş bu götürüşler-gelişler arasında üç parçaya bölünmüş ve onlarda bir beton kalıp içerisine almışlar. Ve şu anda Akşehir Müzesinde olan taş üç parça halindedir. Mezar taşlarında sadece ölene rahmet olduğu halde Fatma Hanım’ın mezar taşında Nasreddin Hoca’nın kızı olduğu belirtiliyor ve Allah ikisine de rahmet etsin diye yazıyor. Nasreddin Hoca’nın bu şekilde Sivrihisar’a aidiyeti de belli oluyor.

Ben gerekli kurumlara 28 Mart 2000 tarihli dilekçe ile müracaat ettim ve bu müracaatın üzerine mahallinde kazı yapıldı. Bulunan kemikler üzerinde yapılan antropolojik incelemeler neticesinde kemiklerin bir hanıma ait olduğu ve mezar taşında yazılı olan tarihle uyum içinde olduğu görülmüştür. Bu kemikler şu anda Arkeoloji Müzesinde bulunuyor. Biz bundan evvel ki belediye başkanı zamanında bir proje çizdirdik Selçuk Üniversitesi öğretim üyelerinden bir sanat tarihçisi mimara. O projeye göre de su basmasına kadar çıktık. Bizim emelimiz buradaki kemikleri orada ki mezara koymak. Nasreddin Hoca’nın iki oğlunun mezar taşı da bizim vakıf depomuzda. Onları da oraya koymak sureti ile anıt mezar yapmak istiyoruz. Nasip olursa eski Ankara yolu üzerinde olacak. Dolayısıyla Şoförler Çeşmesi’nde Sivrihisar’a yapılan bağlantı yolundan Sivrihisar’a gelenler ilk onu görecekler. Eski mezar ile yeni mezar arasında da şöyle aşağı yukarı 300- 500 metrelik bir mesafe var. Aynı yol üzerinde olacağı için böylece yerini de değiştirmemiş olacağız ve o tarihi dokuya ait bir anıt eser olacak inşallah. Şimdi bu yapılması arzu ettiğim hususlardan biri.

>Okuyucularımıza mesajlarınız nelerdir?

Sivrihisar’da Selçuklulardan kalan Kumacık Hamamı ve 300- 350 yıl evveline ait Yeni Hamam’ın restore edilmesi gerekmektedir. Kumacık Hamamı belediyenin elli metre yanındadır. Yeni Hamam da çarşının ortasındadır.

Sivrihisar’daki Hamamkarahisar Köyü’ndeki kaplıcamızın 36 derece sıcaklığında suyu var ve çok da şifalı. Aynı zamanda Ankara’ya 110 km uzaklıkta. Dolayısıyla tam Anadolu’nun ortasında kışın bile yüzme imkânını sağlayacak bol suyu var. Orada yeni tesislerin yapılması lazım. Bunlar için bir çalışma başlatmıştık. Umarım ki belediyemiz bu çalışmaları devam ettirir. Oraya güzel bir tesis kazandırılır diye düşünüyoruz.

Efendim, eskilerin bir ifadesi vardı. Okumadan âlim olunmaz. ilim doğuştan insana verilmez. Ancak gayretle elde edilir. Onun için gençlerimizin araştırmacı olması lazım. Gelecek inşallah iyi olacak. Bu işe ilgi gösterenler var, bana üniversitelerden ve mahalli hemşerilerimizden araştırma için gelenler var. Ümitvarım. Her şeyin en iyisine ulaştığımızı söyleyemeyiz ama, bizden sonraki nesiller bu bayrağı daha yüksek noktalara taşıyacaktır. Tabii insanlar şunu unutmamalılar; hizmet bir fırsattır.

***

Categories: Orhan Keskin