Sonbahar

Sonbahar

Mevsim sonbahar, yaprakların renk cümbüşü zamanı, elvan elvan dökülmeye başladığı günler. Hazan, hüzün ortaklık kurmuşlar nöbet tutuyor köşe başlarında. Körpe dimağımda, karamsarlık ufkumda, gecenin zifiri karanlığında kapkara bulutlarla ayla sobe oynuyor. Gergef işliyor cadılar isteklerimin zirvesinde. Baykuşlar tünemiş beklentilerimin çatısında. Her nefes alış verişimde şimşekler çakıyor kaygılarımın yamaçlarında. Umutsuzluk denizinin karanlık derinliklerinde umutlarım kulaç atıyor. Düşüncelerim; karanlıklar prensinin kapkara atıyla, simsiyah gecelerde meçhule dörtnal koşturuyor. Ruhum dar geliyor beden kafesine. Beş duyum savaş açmış birbirine, belli değil galip, mağlup. Zihnim ellerime, ellerim zihnime rakip. Aklım, dümeni kırık kayık misali kürek çekiyor hayat ırmağında belirsiz menzile.

Uğultular, gürültüler… Karanlıklar ülkesindeyken bir zil sesiyle yatılı bir okulun bahçesinde buldum kendimi. Yeni, eski, akran, büyük, küçük benim gibi çocukların arasındaydım. Dışarıdan baktığınızda diğer çocuklardan sizce fiziki bir farkım yoktu. Aynı tip elbise, ayakkabılar kravat ve saç modelim, karşınızda tipik yatılı bir lise öğrencisi. Nehrin ortasında susuzluk çeken kayıkçı gibi kalabalık içinde dostlara, arkadaşlara özlem duyduğumu fark ettim. Evet yalnızdım. Tanıdık bir arkadaşım, dostum yoktu. Tören. eğitim yılının ilk günü. eğitim, öğretim konuşmalar, şiirler, özdeyişler. alkışlar.. hepsi kavrama alanımın dışındaydı. Hiç birisi ilgimi çekmiyor, etkilenmiyordum.

Yetkili birisinin;

-Yeni kayıt yaptıran öğrenciler bahçenin sağ tarafında toplansınlar! Sözüyle törenin bittiğini anladım. Tek tek yeni gelen öğrencilerin ismi okunuyor, üçerli sıra olduktan sonra bir öğretmenle birlikte belirlenen sınıfa gidiyorlardı.

İsmim okundu. ilk defa kendimi hatırladım. ismimin Isa olduğunu sanki yeni öğreniyordum. Yetişkin bir insan ağzından Isa ismimin bu kadar güzel söylendiğini ilk defa duydum. Sıra olduk, bir anda sınıfı doldurduk. Herkes biriyle eş oldu uygun bir sıraya oturdu. Ben yine yalnızları oynuyordum. Kimsenin tenezzül etmediği en ön sırayı kendime mekân seçtim. Yalnızlık elbisesi benim için biçilmiş, bana da güzel yakışıyordu. Her öğrenci yeni okula başlamanın heyecanını, sevincini doya doya tadıyorken ben yalnızlığı kendime dost edindim.

Sınıf kapısı açıldı. Benim ruh kapım kapandı. Sızdınız o anda ruh kapımı kapatan. Senenin ilk günü ilk dersinde karanlık ülkenin kara pelerinli, simsiyah atlı elinde ölüm mızrağı ile düşmanına saldıran karanlık prensi gibi sınıfa daldınız. Sizi görür görmez babamı hatırladım. Yürüyüşünüz, kaşlarınızı çatışınız, alnınızdaki kalın çizgiler, bakışlarınız konuşma ses tonunuz her davranışınız babamla geçen günleri hatırlattı.

Annem benim doğumum esnasında hayatını kaybetmiş. Babam annemim ölümünden beni sorumlu tutmaya başlamış. Artık gülen yüzü gülmez, konuşan dilleri susmuş, konuşmaz olmuş. Önce içine kapanmış, kendini ıssız, kimsesiz yerlere atmış. Kimseyle konuşmaz, kendini bilmez hâle gelmiş. Günler, haftaları, haftalar ayları kovalamış babamın hastalığı ilerlemiş, kendisine ve çevresine zarar vermeğe başlamış. Biz evde iken evi ateşe verecek kadar ileriye gitmiş. Önce Eskişehir sonra İstanbul’ da hastanede tedavi görmüş.

Çocukluğumda babam, ablama ve özellikle bana aşırı derecede sözle, kaba kuvvetle şiddet uygulardı. Ablamı çok severdi. Bana karşı nefret duyardı. Dedemin yanında bana bir şey demese dahi kin ve nefret ile bakardı. Küçük olduğumdan kendimi savunamazdım. Ablam babama karşı beni savunurdu. Benim yüzümden şiddete maruz kalırdı. Dedem de bizi himaye etmeseydi. O olmasaydı, ne olurdu hâlimiz…

Sınıfa girer girmez, sizi gördüğümde ellerimin titremesi, nereye bakacağımı bilememem. Ne yapacağımı şaşırmam; gözlüklerimi takıp çıkarmam, gözlük saplarını vidalarından söküp takmam, babamı ve bize uyguladığı şiddeti hatırlamam ve kendimi kaybettiğimdendi.

Okul hayatımız zaman tünelinde yol almaya başladı. Yol arkadaşlığımız sırasında sizi tanımaya başladım. Dış görünüşünüz babama benziyordu. Fakat o sert bakışın gerisinde yüreğinizin sevecenliğini, sıcaklığını keşfetmeye başladım. Sevgi sözcüğü sizin dilinizde anlam kazanıyor, hayatı anlamaya, yaşamın manasını derslerinizde kavramayı öğreniyordum. Derslerinizde güldüğünüz olmazdı. Bazen kısa süreli tebessüm eder, hemen o ciddiyet yüzünüzde belirirdi.

Dersinizde anlattıklarınızı yaşar, bizlere de yaşatırdınız.

Bazen dilinizden bir kelam çıkmaz, gözlerinizle bin kelam ederdiniz. Hepimiz bu iletişimden payımızı alırdık. İlk derslerinizdeki size karşı olan ürkekliğim, çekingenliğim yerini ilgi, sevgi ve saygıya terk etmişti. Sizin dersinizde başka bir dünyada, başka bir iklimde olurduk.

Sınıfta her birimize ayrı ayrı değer verir; adaletli, sevecen davranırdınız. Bizleri anlamaya , bizlerin ruh dünyasına girmeye çalışırdınız. Bizlere bizden biri gibi davranırdınız. Sert görünüşlü idiniz, kırıcı yıkıcı değildiniz. Öğüt verirdiniz, yargılamaz zorlamazdınız. Hatalarımızı söyler, uyarır, kırıcı eleştirmezdiniz. Emir kipini kullanmaz, istek ve dilek kipiyle konuşurdunuz. Sadece branş dersinizi sevmekle kalmadık. Sizin sayenizde Türkçe dersimizi de sevdik. Çünkü kötü sözcük duymadık dilinizden. Türkçenin akıcılığını, güzelliğini kavrattınız bizlere. Dersinizin bitmesini istemez, ders çıkış zilini duymaz, sizin sözlerinizin bitmesini arzulamazdık.

İşte ders yılının yarısı bitmek üzere, yedi gün sonra karneler verilecek. Yarıyıl tatili yaklaştı. Benim karnem iç açıcı değil! Pişman ve üzgünüm. On üç dersten on dersim kırık not görünecek yarıyıl karnemde. Ben başarısızlığımın pişmanlığı ve üzüntüsünü yaşarken ablamı okulda görüyorum. Benim başarı durumum görüşmek için okula siz davet etmişsiniz. Döne döne koridor ve sınıflarda sizi arıyor. Sizi bulduğunda onu güler yüzle karşıladınız Siz söze başlamadan ablam sırlarımı sıralamaya başladı.

-İsa başka okulda başarılı olamaz! Zekâ seviyesi buna uygun değil. Ayrıca yatılı olduğu için İsa’yı buraya vermeyi tercih ettik. 

Siz öfkelenmiştiniz. Sizi hiç böyle öfkeli görmemiştim.

Ablamın benim hakkındaki sözleri sizi çok etkilemişti. Beni savunuyordunuz, beni yeniden tanıtıyordunuz ablama.

-Siz kardeşinizi tanımıyor, tanımak istemiyorsunuz. İsa sınıfın en zeki öğrencilerinden birisidir. Şu andaki başarı durumunu ölçü almayın. Eğer ilgi görürse, destek verilirse değil bu okulda hiçbir okulda başaramayacağı ders olamaz. Eğer himaye etmez, bu yaşlarda eğitmez, topluma faydalı bir fert olarak yetiştirmezsek, kendisine ve topluma zararlı olur. Son sözünüz.

-Eğer şimdi eline kalem vermezsek, gelecekte o eline silah alır. Kalem tutan parmaklar, yarın tetik çeker.

Bu konuşmalardan anladım ki ben, beni tanımıyorum. Can ciğer ablam beni tanımıyor. Öğretmenim beni, bana ve yakınlarıma tanıttınız. Benim dünyamda yeni kapılar açtınız. Bana özgüven kazandırdınız. O günden sonra problem dağının zirvesindeki bulutlar dağılmaya başladı. Ruh iklimime artık cemre düştü. Dört ay sonra körpe dimağımda, karamsarlık ufkumda gecenin zifiri karanlığındaki kapkara bulutlarla ay sobe oynamıyor. Umut ufkumda dolunay doğdu. Ümitsizliği, karamsarlığı sonsuza kadar sürgüne gönderdi. Düşüncelerimin gerçek prensi yağız atıyla nurlu gecelerde hedefine dörtnala koşuyor. Bedenim artık ruhuma dar değil, beş duyum akıl sayesinde barış anlaşması imzaladı, sonsuza kadar kardeş, dost oldu.

Kendimi Ağrı Dağı’nın zirvesinde salınan bembeyaz, salkım salkım buluta benzettim. Çünkü benim gibi yalnızdı. Fakat hâlimden hiç şikâyet etmiyordu. Zirvelere çıkmış yaratılış sırrını yükseklerden seyrediyordu. Kimi zaman şiirlerde şaire ilham oluyor, kimi zaman seyredene yoldaş, sırdaş oluyor. Kimi zaman dağ başında boynu bükük, rengini değiştiriyor, paramparça oluyor su damlacıklarına dönüşüyor. Rahmet, bereket oluyor, Yanık yürekleri serinletiyor, susuz toprakları suluyor. Buğday oluyor, açları doyuruyor, çiçeğe, çimene renk katıyor. Evet, zirvedeki bulut orada boş boş durmuyordu. Zirveye çıkmak içinde ne kadar yol kat etti. Yollarda ne zorluklar, çile çekti. Beynimde fırtınalar koptu. Niçin ben bir bulut kadar olamıyorum!

Bu düşüncelerle yarıyıl tatili bitti, dersler başladı. Davranışlarımdaki değişikliği gözlemleyen yine siz oldunuz. Günlerimi değerlendirdim. Öğretmen ve arkadaşlarımı, derslerimi okulumu seviyorum. Artık sınıfta sıramda tek başıma oturmuyorum. Benim de sıra arkadaşım var. Ben de arkadaşlarımdan silgi kalem istiyor, isteyene veriyorum. Bilgimi, becerimi, imkânlarımı onlarla paylaşıyorum. Başarısız olduğum dersleri kavramaya, anlamaya başladım. Onlardan yedi tanesini kurtardım.

Yaz tatili geldi. Karne günü. Sınıfta karne heyecanı zirvede. Sınıf öğretmenim karnemin yanına teşekkür belgesi iliştirmiş. Karneme hızla baktım, başarısız dersim kalmamış. Gözlerim buğulandı, dizlerimin bağı çözüldü. Oturduğum sıraya zorla ulaştım. Sonbaharda, eylül ayında olduğu gibi gözlüklerimi çıkardım. Başımı koydum, kollarımın üzerine kapandım. Hıçkıra hıçkıra, doya doya ağlamaya başladım. Bu gözyaşları başarmanın sevinç göz yaşlarıydı.

Öğretmenim, beni ve zekâmı bu okula layık görmeyen yakınlarım kaydımı başka okula aldılar. Zamanımı, imkânlarımı değerlendirdim. Bir meslek sahibi oldum. Belki zirvedeki bulut olamadım. Ancak sizden okulumdan sevgiyi, saygıyı öğrendim. Okulumun adını, sizin isminizi sizi tanıyanlardan işittiğimde; yüreğim burkulur, boğazımda bir şey düğümlenir, gözlerim bulutlanır, buğulanır.

* * *

eml