Sivrihisar’dan Büyük mü

SİVRİHİSAR’DAN DA BÜYÜK MÜ Kİ?

Emeti Kadın sormuştu bu soruyu, İzmir’den bahseden Ahmet Celal’e. Emeti Kadın kim mi? Ahmet Celal’in ev işlerini gören, kendi hâlinde bir Anadolu kadını… Ya Ahmet Celal? O da Çanakkale Savaşlarında sağ koluyla birlikte dünyaya ilgisini de yitirmiş ve İstanbul’un işgali üzerine “gurbet” dediği Anadolu bozkırlarına gelmiş, otuz iki yaşında emekli bir askerdir. Her ikisi de Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun yazdığı “Yaban” romanının karakterleridir. Ahmet Celal, kendi tabiriyle “bütün geleceğini geride bırakarak” Eskişehir civarlarında bir köye yerleşir.

İstanbul’dan bu köye gelirken bir köylü nasıl yaşarsa öyle yaşayacak, tamamıyla onlara karışacaktı. Niyeti buydu. Lakin tepelerini “ur”a, Porsuk’u “yılankavî bir yarığa”, yöre halkını ise “mağara devri” insanlarına benzeten; köy düğünlerini “iptidai” yani ilkel bulan, zurnalarına “çatlak”, davullarına “gürültülü” diyen Ahmet Celal “bir çanak suda bir damla zeytinyağı” gibi ne karışmış ne de dibe çökebilmiştir. Köylüler ona “Yaban” deyince kızıyordu ama “yaban”dı işte! “Yabancı”ydı işte! Hem köy hayatına hem Anadolu’ya hem de kültür ve değerlerimize… O kadar yabancıydı ki yaptığı benzetmeler bile çoğunlukla “yaban”dı.

Birinci Dünya Savaşından dönen Şerif Çavuş’u “Odise” Destanı kahramanlarından Ülis’e benzetmişti mesela. Bizde “kahraman” yokmuş gibi… Sevdalandığı Emine ise “henüz topraktan çıkarılmışa benzeyen Frikya heykeli”dir. Bir başka “tasvir”inde, İsa’nın resmi önünde dua eden azizelere benzetir Emine’yi. Ve onu sevmekle, kendisini, bir köylü kızına yıllarca gönül bağlayan Don Kişot gibi görür. O kadar yabancıdır ki paranın çoğunu değil, bereketlisini isteyen Zeynep Kadın’ın bu tutumuna bir anlam veremez. O kadar yabancıdır ki Emeti Kadın’ın “Sivrihisar’dan da büyük mü ki?” sorusu karşısında Sivrihisar’ın büyüklüğünü göremeyecek kadar “yaban”dır. Onun gözünde “köylünün bildiği, ömründe belki de bir kere gördüğü tek şehirdir” Sivrihisar. Emeti Kadın’ın gördüğü tek “şehir”dir belki de. Fakat Ahmet Celal’in göremediği bir Sivrihisar daha vardır. Gerçi o, “Frigler” dönemindeki Sivrihisar’da kalmıştır, yani Emine’yi “Frikya heykeli”ne benzetmesi boşuna değildir.

Nitekim Frig krallığının hüküm sürdüğü topraklardı burası. Hatta ana yerleşim sahasıydı, diyebiliriz. Adını aldığı ve göğe uzanan sivri kayalıkları; Friglerden izler taşır hâlâ. Üstelik Kral Midas’ın kurduğu Pessinus (Ballıhisar) kenti Sivrihisar sınırları içindedir. Ve ünlü Pers Kral Yolu buradan geçer. Sivrihisar’ın yolu ise Türk tarihiyle 1074 yılında kesişir. Selçuklu ona “Karahisar” adını vermiştir. Ad verince adanır ömürler. “Ebed müddet” âbâd etmek için… Mamur etmeye, onanmış ve donanmış kılmaya talip olmak demektir ad vermek. Bir imar hamlesi ile donatmıştır hem Selçuklu hem Osmanlı. Ve Türk mührünü vurmuştur Sivrihisar’a. Yakmadan, yıkmadan; en önemlisi gönül yıkmadan… Kilise ile caminin aynı topraklarda olması bundandır.

Sokaklarında tarihe yolculuk yapmayan Ahmet Celal ne bilsin Sivrihisar’ı! Nasreddin Hoca’nın zamanına yetişen ve -pek muhtemeldir ki- Hocamızın namaz kıldığı ve kıldırdığı Ulu Cami’ye girmemiştir. Girseydi Anadolu’nun en büyük ahşap direkli camilerinden birini görmüş olurdu. Bir sanat şaheseri olan minberini de asla unutamazdı. Çiçekler, hurma ağaçları ve geometrik motifler arasındaki Mekke, Medine, Kudüs minyatürlerini hayranlıkla seyre dalardı, eğer Hazinedar Mescidi’ne gitseydi. Kılıçla fethedilen bu topraklara ayak bassaydı Kılıç Minaresi’ni muhakkak fark ederdi.

“Mihrabım diyerek” namazgâhta durmamıştır Ahmet Celal yüksek ihtimal. Yolu düşseydi namazgâhı bilirdi zira. Sivrihisarlıların “Bayram Musalla” dediği namazgâhı… Yolculuklarınız esnasında hiç rastladınız mı bir namazgâha bilmem. Eskiden şehir dışında, yol güzergâhında veya yaylalarda ecdad, yer açardı ibadete. Bir alana kıble yönünde bir mihrap veya bir kıble taşı dikerdi. Söz konusu “ahiret”se işi sıkı tutardı ecdad, tabi safları da… Yazın yaylalara çıkınca yeryüzü mescidinin açık hava camilerinde sağlam ve sık tutulan saflarda secde edilirdi Allah’a. Bir işaret, izdir namazgâh ayrıca. Buradan geçtiler sevdalı gönül erleri, işte tam da buradan geçtiler, dedirtir ümmet-i Muhammed’e.

Aziz Mahmud Hüdayi tarafından yaptırılan camiyi görseydi Ahmet Celal; onun şu dizelerini mırıldanır mıydı acaba? “Kim umar senden vefayı, yalan dünya değil misin / Muhammedü’l Mustafa’yı, alan dünya değil misin / Kasd edip halkın özüne, toprak doldurup gözüne / Ehl-i gafletin yüzüne, gülen dünya değil misin”

Cenazelerin “er kişi” niyetine kılındığı şu yalan dünyada toplam sekiz padişah dönemine tanıklık etmiş, sultanların gönül sultanı Aziz Mahmud Hüdayi; Sivrihisar’dan İstanbul’a uzanan hayat yolculuğu boyunca, huzurun mimarı olmuştur. Bütün gönül mimarlarımız gibi; “yalan dünya”da değil, gönül dünyamızda bir medeniyet inşası için ömrünü vakfetmiştir. Kimse vefa ummasın, istemişti fani dünyadan. Nitekim zamanın tanığı saatler, aleyhimize işler. Tik! Tak! Tik! Tak! Ve bir gün ehl-i gaflet uyanacak. Sivrihisar’ın neresinde olursanız olun, başınızı kaldırdığınızda göreceğiniz saat kulesi saat başı çalar ve hatırlatır “ehl-i gafletin yüzüne gülen dünya”da geri sayımın devam ettiğini. Tik! Tak! Tik! Tak! Ve bir gün, gaflet ehli uyanacak.

Saat kulesi varsa bir yerde, şöyle bir durup düşünmek gerek. Osmanlı belli merkezlere, saat kulesi inşa etmiştir zira. “Dünyanın merkezi” Sivrihisar’da saat kulesi olmaması mümkün mü hiç? Zaten demişti Nasreddin Hoca’mız, “burası dünyanın merkezidir” diye. O demişse inanırız elbette. Fakat siz inanmazsanız ölçün. Ne de olsa Nasreddin Hoca’nın torunuyuz, aksini söyleyecek değiliz herhâlde. Bu latife aslında bir gerçeği hatırlatır bize: Yaşadığımız yer, sadece doğduğumuz ya da doyduğumuz değil, aynı zamanda ve daha da önemlisi imtihan mekânımızdır. İşte tam da durduğumuz bu noktada sınanırız. İşte tam da burası dünyamızın merkezidir. Buradaki yaptıklarımız ve yapmadıklarımız, söylediklerimiz ve söylemediklerimiz ahirette karşımıza çıkacaktır. İlahi bir planın bir parçası olarak işte tam da burada, birbirimizle imtihan ediliyoruz. Haine, kalleşe dar ettiğimiz; dost kavim kardeşe yâr ettiğimiz bu topraklardayız. Bazen güldüğümüz, çoğu zaman garip gönlümüzle âhüzâr ettiğimiz dünya gurbetindeyiz. Çoğu ziyan ömrümüzde, belki çok az kâr ettiğimiz; varılacak yerlerin en güzeli olan Rabbimizin yanına kavuşmayı intizar ettiğimiz bu topraklardayız.

Hocamızın doğup büyüdüğü, hayatının bir döneminde de görev yaptığı ve öldüğü bu topraklara “dünyanın merkezi” demesine şaşırmamalı. “Öldüğü” dedim, dikkat ederseniz. Çünkü mezarı da buradadır Hocamızın. Eskişehir Valiliği Şehir Rehberi’ni güncellediğimiz 2013 yılında, Anadolu Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü Başkanı Prof. Dr. Erol Altınsapan’dan öğrenmiştim bunu. Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden Prof. Dr. Mehmet Mahur Tulum’la birlikte çalıştıklarını söylemişti. Aşina idim bu isme, İstanbul Üniversitesinden çok kıymetli hocam Prof. Dr. Mertol Tulum’un oğlu okumuştu Nasreddin Hoca’nın taş sandukasını.

Vakit kaybetmeden kendisiyle iletişime geçtim. Heyecan verici araştırma sürecini kendisinden bir daha dinledim. Şehir rehberine de aldık tabi bu tarihî keşfi. Ancak bu keşif, pek ses getirmedi maalesef. Ses getirsin ya da getirmesin gerçek şu ki Sivrihisar Ulu Camii’nin kütüphanesindeki mezar taşı ve taş sandukaları inceleyen Prof. Dr. Mehmet Mahur Tulum Hocamız; yıllar boyu “Nasreddin Hoca’nın oğlu Ömer’in mezar taşı” olarak bilinen mezar taşının, aslında Nasreddin Hoca’nın bizzat kendisine ait olduğunu tespit etmiştir. Selçuklu Dönemi’ne ait özellikler taşıyan taş sanduka ve mezar taşı üzerinde mukayeseli çalışan Hocamızın araştırmaları sonucunda şu tarihî gerçekler gün yüzüne çıkmıştır: “1. Nasreddin Hoca’nın kızının adı ‘Hatun’dur, ‘Fatıma’ uydurmadır. / 2. Nasreddin Hoca’nın tam adı ‘Nasrüddin Hoca Nusrat’tır. / 3. Hatun’un mezar taşı tam ve doğru olarak okunabilmiştir. / 4. Hoca’nın adına dâhil olan ‘Nusrat’ kızının taşında da mevcuttur. / 5. Hoca’nın taş sandukasında kırık olan yerde de ‘Nusrat’ yazar. / 6. Hoca’nın babasının adı ‘Şemsüddin Baba’dır. / 7. Nasreddin Hoca ‘Sivrihisarlı’dır.” Bağrında kim bilir daha ne sırlar saklıyorsun ey Sivrihisar? Gün yüzü görmemiş ne cevherler var sende! Yani demek ki Hoca’mızın evi de, iki metrekare yeri de bu şehrin içinde…

Yolu düşseydi Ahmet Celal’in Sivrihisar’a, Hızır Bey Mescidi’ni de görürdü muhakkak. Geldiği İstanbul’da, geçtiği Kadıköy’ün adını; Hızır Bey’den dolayı aldığını biliyor muydu acaba? Fetih’ten sonra İstanbul’da, gönüller fatihi Sultan Mehmed’in ilk kadısıdır Hızır Bey. Aynı zamanda Nasreddin Hocanın torunu ve Türk edebiyatının önemli isimlerinden Sinan Paşa’nın da babasıdır. Dede toprağını, Sivrihisar’ı unutmamış, buraya bir mescit yaptırmıştır.

Sivrihisar’da yolculuk, derinliklerinde hazineler bulunan bir denize dalmak gibidir. “Köylünün bildiği, ömründe belki de bir kere gördüğü tek şehirdir” dediği Sivrihisar’ı Ahmet Celal keşke bir kere -layıkıyla- görebilseydi! İşte o zaman, bu toprağın bereketini ortaya koyan nice nice manevi değerlerin büyüklüğü karşısında hayrete düşerdi.

Bu toprağın büyüklüğü; Allah’ın büyüklüğüne sığınmayı, yalnızca O’na kulluk edip O’ndan yardım beklemeyi vasiyet etmiş bir gönül mirasından ileri gelmektedir. Miras “gönül” olunca vârisleri; kan bağından öte can bağıyla bağlanmış kimselerdir muhakkak. Öyleyse tıpkı Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri gibi canıgönülden şöyle desin mirastan hisse alanlar:

Ey “Vahid ü ferd ü Samed”
Senden meded, senden meded
Ey “lem yekün küfven Ehad”
Senden meded, senden meded

Feride
Feride Turan
Kaynak:ajans26.com

Categories: Feride Turan

Yorum Yaz

Mail adresi yazarsaniz yayinlanmayacaktir.
Gerekli alan*