Önce Vatan

Önce Vatan

ÖNCE VATAN

Kaymazda ilk bahar sabahı, pırıl pırıl güneş, insanı iliklerine kadar ısıtıyor. Kırlar, bayırlar, çayırlar rengarenk, öbek öbek çiçeklerle dolup taşıyor. Her taraf yemyeşil çimenlerle kaplı, badem ağaçları erik ağaçları çiçek açmış.

Bir cümbüş; kuşlar cıvıl cıvıl, kelebekler arılar çiçekten çiçeğe uçuşuyor. Kuzular oradan oraya zıplıyor. İçinize çektiğiniz derin bir nefes size doyumsuz zevk veriyor. Baharın tadını çıkarıyorsunuz. Tabiat bütün hazinelerini size sunmuş, al insanoğlu lezzetlen faydalan diyor.

Osman kardeşleri ile çayırda hayvan otlatmakta, tedirgin kuşkulu bakışlarla Mahmudiye tarafında hep kırgız tepesini gözlüyor. Küçücük yüreğini o taraftan gelecek felaket korkusu kaplamış. Kardeşleri az ileride ne kadar da güzel oyunlar oynuyor. Hepsi şen şakrak neşeli. Kırgız tepesinden gelecek tehlike onları hiç ilgilendirmiyor.

Osman onbir yaşlarında dokuz öksüz, yetim çocuktan biri. Kardeşleri ve amca oğullarının yaşça en büyükleri.. Bu çocuklardan kimisi annesini, kimi babasını, kimi hem annesi hemde babasını kaybetmişti. Çoğunun babası Balkanlarda, Çanakkale’de, Yemen çöllerinde vatan adına, namus adına, bayrak sancak, din uğruna can vermiş, şehit olmuşlar. Osman ve kardeşleri yaşlı nineleri ile birlikte kalakamışlardı. Elde avuçta birşey yok. Üç beş bakımsız koyun, bir iki zayıf inek ve öküzden başka malları yok. Onlar İnek ve koyunlardan sağdıkları süt ve ondan ürettikleri, birde geçen seneden kalan arpadan öğütülmüş unla yaptıkları ekmekle nefislerini körlüyorlar.

Bu yokluk, yoksulluk yetmiyormuş gibi Kırgız tepesinden gelen düşman zulmü vardı. Düşman askerleri kasabaya her gelişlerinde ellerine ne geçerse alıp götürüyorlardı. Somun, yufka kartlaç ekmeği, dene, yarma bulgur gibi yiyecek tavuk, koyun kuzu, inek öküz gibi hayvanları topluyorlardı. Her şeylerine ortak olmuşlardı. Tarlalarını süremez, çifte çubuğa gidemez, hayvanlarını istedikleri yerde istedikleri gibi otlatamaz olmuşlardı. Hatta ahırlarda hayvanları barındırmak güçleşmişti.

Emine nine; Osmanın babaannesi akıllı çalışkan sabırlı bir kadındı. Orta boylu, esmer tenli, çatık kaşlı yetmiş yaşlarında tipik anadolu insanıydı. Gözleri mavi mavi, çakmak çakmaktı. İnsanın yüzüne baktığında anlamlı anlamlı bakardı. Bakışları insanın kalbine işlerdi. Burnu kartal gagası gibi alımlı ve güzeldi. Yüzünün güzelliğini tamamlıyordu. Yüzünde yılların izi vardı. Yaşadığı her acının, derdin, müşkülün, sıkıntının izi yüzündeki çizgilerden okunurdu. Konuşmalarında kararlılığı, tecrübeyi gün görmüşlüğü, bilgeliği bulurdunuz. Giyimine, kuşamına dikkat ederdi. Üzerindeki esvabları eskiydi, fakat temiz ve bakımlıydı. Başında peştemalı, belinde al kuşağı ayağında pazen şalvarı çevik hareketleriyle gençlere taş çıkartırdı. Al kuşağında devamlı taşıdığı küçük çakısı, çakmağı, aynası kemik tarağı bulunurdu. Torunlarını çok severdi. Onlara gözü gibi bakardı. Bu yoksullukta öyle güzel yemekler pişirirdi ki tadından parmaklarınızı yerdiniz. Tarhana çorbası, dene aşı, dutmaç, erişte, düğ köftesi, bulgur aşı… kartlaş, yufka ekmeği ile yanında kuru soğan veya pırasa ne güzel giderdi. Kebaptan tatlı olurdu.

Emine nine ahırı kerpiçle ikiye bölmüştü. İnekleri ve öküzleri diğer hayvanlardan ayırmıştı. Yeni bölmenin kapısı kerpiçtendi. Kendince gizli bir kapıydı. Hayvanları gizli bölmeye alınca, eski kağnı tekeri, kullanılmayan boyunduruk, saban gibi kırık dökük eşyalarla kapatırdı. Düşman askerlerinden hazine gizlercesine burada hayvanlarını gizlerdi.

Osman ela gözlerini koca koca açmış, yine Kırgız tepesine doğru dikmişti. Kaymaza doğru yaklaşan toz bulutunu takip ediyor. İşte yine düşman askerleri geliyor. Hemen… hemen…! çayırdaki hayvanları uzaklaştırmalı. Yoksa düşman askerleri gördükleri, buldukları hayvanları alır götürür. Osman avazı çıktığı kadar kardeşlerine bağırmaya başladı.

– Ahmeet… Hasaaan… Memiiiiiş… Kırgız tepesinden düşman askerleri geliyoooor… çabuuk hayvanlarımızı evimize sürelim…..

Çocuklar düşman askerleri sözünü duyunca hemen oyunlarını bıraktı. Kimi koyunları, kimi inekleri önüne katarak evin yolunu tuttular. Bir anda çayır boşaldı. Çocukların sesi kesilmiş, kuşlar ötmez, kelebekler arılar uçmaz olmuştu. Ortalığı fırtınadan önceki sessizlik kaplamıştı. Osmanla Memiş çayırın sağında, solunda bir şeyler arıyor. İşteee… işte aradıkları derenin kenarındaki küçük söğüt ağacının altında. Memişin çok sevdiği kendisi gibi küçücük,bir sıpa. Hiç bir şeyden habersiz kuyruğunu sallaya sallaya, tatlı tatlı otluyor.

Bu sırada düşman askerleride çayırın kenarında görüldü. Osman, Memiş ve düşman askerleri arasında bir koşu başladı. Hedef küçük sıpa…. Memiş hedefe daha yakın… evet koşuyu Memiş kazanıyor. Çevik bir hareketle sıpanın boynuna sarıldı. Düşman askerlerinden biride sıpayı yakalamaya çalışıyordu. Fakat Memişin sıpayı düşman askerine kaptırmaya pek niyeti yoktu. Kına gecesinde eline kına yakılan gelin kızın kına sargısı gibi sıpanın boyununa kollarını kilitlemişti. Ufak söğüt ağacına ayaklarıyla dolanarak, küçücük bedeniyle sıpayı bulunduğu yere sanki çivilemişti. Bir taraftanda Osmana feryat edercesine sesleniyordu.

– Osman Abi…. Osman Abiii… Osman Abiiiii…! neneme çabuk haber ver..! sıpamı gavur askerlerinden kurtarsın. Ne olur çabuk ol… çabuuuk !

Düşman askerleri şaşkın şaşkın birbirine bakıyor, bir memişi bir küçük sıpayı süzüyordu. Askerlerden biri bozuk bir Türkçe ile Memişe;

-Bre… Cozuk,coozuk var senin sıppan…. yok almak biz diyordu.

Osmanla Emine nine çayıra döndüklerinde, düşman askerleri orayı çoktan terk etmişlerdi. Fakat Memiş babasını cepheye gönderirken boynuna sarıldığı gibi sıpanın boynunu bir türlü bırakmıyordu. Henüz sıpayı kaybetme korkusundan kurtulamamıştı. Ninesinin;

-Yavrum,kuzum Memiş bırak boynunu…. hayvancağızı öldüreceksin. Uyarısınıda duymuyordu.

-Vermem güzel gözlü sıpamı vermem… vermeeem… vermeeeemmm… diye bağırıyordu.

Aradan uzun süre geçtikten sonra ancak şoktan kurtulabilmişti. Emine nine eve dönerken yolda Memişe;

– Bu sıpayı düşman askerlerinden sen kurtardın. Bundan böyle senin olsun dedi. Bu olaydan sonra bu küçük sıpa Memişin gözdesi oldu.

Günler günleri, haftalar haftaları, aylar ayları kovaladı. Düşman ordusu Sakarya önlerinde bozguna uğradı. Kahraman Türk Ordusu düşmanı Afyonkarahisar’a doğru sürdü. Kaymaz’a Türk birlikleri Dumlupınar muharebeleri başlamadan yaklaşık altı ay önce geldi. O sırada Türk ordusunun karargahı Sivrihisarda bulunuyordu. Türk birliklerinin hedefi Afyondu. Ancak harbe hazırlık gerek. Giyecek, yiyecek, top arabalarını çekecek hayvan…. Heyetler halinde Türk subayları yöre halkından ordunun ihti-yaçlarını tedarik etmeye çalışıyordu. Halk elindeki yiyeceği son lokmayı, giyeceği son çarığı dahi şartsız şüphesiz teslim ediyordu.

Emine ninenin avlusuna iki Türk subayı girdi. Emine nine onları evin çardağında karşıladı. Rütbesi Miralay olan komutan başıyla gülümseyerek selam verdi. Solunda rütbesi mulazım olan subay üç adım gerisinde onu takip ediyordu. Emine ninenin gözleri sevinçten çakmak çakmaktı. Heyecanla sevgiyle onlara bakıyordu. Saygıyla hafifçe eğildi. Türk subayının selamını aldı.

-Hoş geldiniz evlatlarım, buyurun içeri geçin. Size bir şeyler ikram edeyim. Diyerek davet etti.

Miralay Hasan Basri saygıyla Emine ninenin elini öptü. Çardakta bulunan makata bağdaş kurup oturdu. Mulazım Yusuf Ziya da onun az gerisinde diz çöküp oturdu.Emine nine hal hatır sorma faslından sonra müsaade isteyerek ayağa kalktı. İzbeye doğru yöneldi.Az sonra elinde kocaman, kocaman bakraç bardaklarla geri döndü. Bakraç bardakların içi koyun yoğurdundan yapılmış köpüklü ayranla doluydu. Miralay Hasan Basri;

– Ninem sana zahmet verdik,diyerek tepsideki ayran dolu bakraç bardağı aldı. Ağızına götürdü, bir yudum içti. Sol eliyle bıyıklarını silerek;

-Elhamdülillah, ellerine sağlık ayran pek güzelmiş sözleriyle memnuniyetini belirtti. Sonra bizim sizleri ziyaret sebebimiz şanlı ordumuzun harpte ihtiyaçlarını karşılamak için erzak, edevat her türlü vasıta araçlarını topluyoruz. Bize verebileceklerinizi tespit etmeye geldik diye konuşmasına devam etti.

Emine ninenin aklına ahırdaki hayvanlar geldi. İnek ve öküzleri ahırın özel bölmesinde saklıyordu. Ana bölümde iki tane yılkı atı, bir topal eşek, Memiş’in sıpası, üç beş koyun ile birkaç toklu kuzu vardı. Kumandanlar ayranlarını içtikten sonra Emine ninenin mihmandarlığında ahıra doğru yöneldiler. İki kanatlı ahır kapısı iyice yıpranmış, kırılan yerleri sıradan tahta parçalarıyla acemice üstün körü tamir edilmişti. Emine nine kapının açılan kanadına olanca gücüyle yüklendi. Kapı kağnı tekeri gıcırtısı gibi ses çıkartarak açıldı. Ahırın içi kapkaranlık, el yordamıyla sağa sola çarparak ama gibi ahırda biraz yürüdüler. Biraz sonra gözleri karanlığa alıştı. Hepsi gözlerini ovalayarak etrafı incelemeye çalışıyorlardı. İşte kenarda iki yılkı atı miskin miskin ayakta zor duruyor, zayıflıktan kaburga kemikleri sayılıyordu.Bir kenarda topal eşek kuyruğunu sağa sola sallayarak sinekleniyor, koyunlar kafalarını birbirinin karın altlarına sokmuş,kene gibi yapışmış soluklanıyorlardı. Miralay Hasan Basri;

– Burada bizim işimize yarayacak bir mal yok dedi. Çıkmak için ahırın kapısına doğru yürüdü.Tam adımını dışarıya atacaktı ki derinden inek böğürtüsü duyuldu. Durakladı, onunla birlikte herkes kulak kesildi. İçeriden daha kuvvetli bir inek böğürtüsü geldi. Bu sesler ahırın gizli bölmesinden geliyordu. Sanki ineklerden birisi bizde bu vatanın kurtulmasına hizmet edeceğiz. Bizi burada gizliyorlar diyordu. Emine nine ile Miralay Hasan Basri göz göze geldiler. Emine nine suç üstü yakalanan suçlu insan edasıyla yere bakıyor,kumandanın yüzüne bakmaya çekinerek, mahcup bir ses tonuyla;

– Kumandan bey oğlum eşimi, kardeşlerimi çocuklarımı çeşitli cephelerde vatan uğruna, namus uğruna, din adına şehit verdim. Bu şehitlerden bana yadigar dokuz yetim, öksüzüzüm var. Onlara bakacak ne maddi ne manevi gücüm takatım kalmadı. İşte bu sesini duyduğunuz ineklerin sütüyle geçimimizi sağlıyoruz. Bu inekleri düşmanın elinden kurtarmak için bu gizli saklıyorum. Onlar bu gün içinmiş, vatan için canım feda olsun. Dedi.

Mulazım Yusuf Ziya, öksüz ve yetim çocukların yardımıyla gizli bölmedeki inek ve öküzleri avluya çıkarttı. Miralay Hasan Basri bir dokuz yetime bir Emine nineye uzun uzun baktı .

– Ahh..Ah! diye iç çekti. Bir tarafta yokluk, yoksulluk bir tarafta vatan dedi.

Komutanın imdadına yine Emine nine yetişti. Heyecanlı ve gür bir sesle;

-Kumandan, kumandan…. al götür kocabaşları, al götür… biz başımızın çaresine bakarız. ÖNCE VATAN…..! Dedi.

* * *

eml