Kırılan Küsen Sular

KIRILAN, KÜSEN SULAR

Ankara’dan Eskişehir’e giderken, Sivrihisar dönemecine gelmeden sağa bir yol döner. Hz. Yunus Emre ile Mihalıççık adlarının yazdığı levhanın işaretleri izlenince yol daralır, dağlara doğru kıvrılarak, kıvranarak sürer. Sağda ve solda Eskişehir ovasının artık yükselen ve dağlaşan bölümleri kalmıştır. İğdecik ve Karakaya’dan sonra hafif bir yükseltiden Hz. Yunus Emre’nin makamının bulunduğu vadi görülür. Bir mübarek ve güzel vadidir. Porsuk nehrini geçen yol dağlara sarmadan Mihalıçcık’a uğrar ve sürer.

Eski adı Yaruklu, şimdilerde değişikliğe uğrayıp Ilıcalar olan köye varmak için dağ yollarını aşmak gerekir. Köye varmak da aslında yetmez. Köyden birkaç fersah ötede, adı bugün de Ilıcalar olan bölgeye Eskişehirliler eskiden çok itibar gösterirlerdi. Çünkü burada adı “Dede Su” ya veya “Dede Suyu”na çıkmış, olağanüstü vasıfları olan bir su vardı ve bu “dede su” Eskişehir halkıyla birlikte, bilen ve talepte bulunan herkese şifalar sunmaktaydı. Sadece şifa değil, düş dünyaları, efsaneler sunmaktaydı. Zaman içinde dünyanın meşakkati çoğaldı, meşguliyetler arttı, insanlar daha kolay ulaşılabilecek başka ilgi alanları buldular ve Ilıcalar eski adıyla Yaruklu sulan şöhretini kaybetti, suratını astı, küstü, beklemeye geçti.

Tepelerde, bir vadinin başladığı yerde, bu ulu suyun çevresinde odalar yapılmış. Çadır konumunda, fazla özenli olmayan, bir kapısı-penceresi, bir de ocağı olan, yarı taş yarı kil odalara, millet karyolasını yanında sürüyüp getirmesin diye, tahtadan çakma karyolalar konulmuş. Herkes örtüsünü, battaniyesini, kap kaçağını, kaşığını kendi getirmek zorundadır. Çevreden sağlayacağı odunlar ile ocağını yakanlar, tencerelerini kaynatabilirler. Tüplerle satılan sıvı gazlar ortaya çıkınca bu konu kolaylaştı. Kamp yerinin demirbaşları var: Yaşlı, sekiz on söğüt, gece gündüz insanlara su sunan şirin bir pınar, munis bir kara köpek ve milletin hizmetine koşmaya çalışan bir bekçi. Arazinin sekiz-on metre alçak olan yerine, harçsız taş duvardan hamam yapılmış. Holün kapısı yok. Oradan sağa ve sola iki hamam odasına geçiliyor. Sağ oda hanımlar hamamı, soldaki odada iki havuz bulunuyor ve şifalı dede suya burada girilebiliyor.

Havuzlar, normal boyda bir insanın göğüslerine kadar su ile dolu. Kudretten sıcak sular bunlar. Birinin suyu daha az sıcak, daha serin ve bu havuz nazlı değil. Fakat daha sıcak olan diğer havuz tekin değil. Girmeden bakılınca, duru, dipten kaynayan, dibinde yuvarlanmış, insanın ayağına batmayan çakıllar, kum taşları görülebiliyor. Suya girmeden önce, daha kıdemli olan ziyaretçiler, bir vazifeyi yerine getirme ciddiyetiyle, yeni geleni ikaz ediyorlar: “Bu havuz tekinsiz.” diyorlar. “Cünüp isen girme, abdestini öteki havuzda al, sonra buraya gir. Gönlünden her türlü vesveseyi çıkar, ciddi ol. Okuyarak yaklaş suya. Şifayı yukarıdan dile, bundan sadece vasıta olmasını talep et. Ve niyetine iyi şeyler al. Dudakların kıpır kıpır ederken gir. Eğer böyle davranır böyle girersen havuzun suyu bulanmaz, duru kalır. Bu, senin buradan şifa bulacağını, niyetinin tahakkuk edeceğini ve senin iyi insan olduğunu gösterir. Su bulanırsa, bil ki sen de bulanık bir insansın. Tekrar tekrar denemelisin ve kendini arıtmalısın.”

Suyu bulandıranın zararı o esnada orada, yani havuzda bulunan diğer insanları da elbette etkiliyor ve “bu dikkatsiz ziyaretçi” uyarılıyor. Çıkıp tekrar girmesi isteniyor. Çoğu havuzu terk ediyor. O kişinin veya kişilerin ayrılmasıyla su, kısa sürede duruluyor ve dipten kaynayan kabarcıklar, kabarcıklardan gelen hafif kükürt kokusu tekrar hissedilmeye başlıyor.

Hamamda ışık, elektrik yoktu on beş yıl evvelinde. Evlerde de yoktu. Yani odalarda… Yakılan tüplü lambalar veya ocaktaki odun ateşi aydınlatırdı odaları, hamam bölümü, akşam karanlığı ile birlikte karanlığa ve esrarengiz bir havaya bürünürdü. İçeride kimse olmadığından kaynayan suyun etrafa yaydığı sıcak su buharı ve beraberindeki mineral kokuları vadinin üst kısımlarına doğru yayılır, odalardaki yanan odunun ve dumanın kokusuna karışır, rahatsız edici değil, aksine oraya şifa aramaya gelenlere ümit ve sır dağıtırdı.

Ziyaretçiler, gece söğüdün altında şarıldayan pınarın yakınında bazen toplanır, gündüz ki hamamın sohbetini, dedikodusunu yaparlardı. Arada sırada ve akşam üstleri satıcılar, çerçiler, eşekli manavlar, ekmek dağıtıcıları gelirdi. Millet ihtiyacını onlardan görür, arabası olanlar Mihahçcık’ı tercih ederlerdi. Oraya gelenlerin çoğu elbette yabancıydı. Sorkun’dan gelen ekmek saçlarından herkes sanki almak zorundaydı. Herkes birbirine över, teşvik eder, kilden yapılmış iki santim kalınlıktaki yuvarlak ekmek pişirilen “toprak saç” mutlaka aldırılırdı. Onunla beraber, topraktan güveç tenceresi de eşyaya eklenirdi.

Fısıltı veya söylenti halk içinde daima en etkili yayılma aracı olmuştur. Yaruklu’nun bu “küsen, kırılan, incinen, azarlayan dede suyu” o kadar ünlüydü ki gerçekte olandan daha fazla ve farklı tevatürler Anadolu’nun uzak köşelerinde bile ilgiyle dinlenir, merak edilirdi. Bu çeşit söylentileri “iptidai ve hurafe” düşünce kabul eden bazı okur-yazar takımından kişiler bile, eşten – dosttan habersiz buraya kaçamak bir ziyaret yapar, meraklarını tatmin ederlerdi. Onlar, odalarda kalmaz, ya getirdikleri çadırlarda sabahlar, sadece suya girerler, yemek ve tuvalet için ilçeye inerlerdi.

Yakın zamanlarda, 2006 yılında buraları ziyarete gidenler terk edilmiş küçük bir obayla karşılaştılar. Toprak sıvalı evlerin kapıları açıktı. Ocaklar sönmüş, pencereleri camsızdı. Söğütlerin varılan kurumuş, pınarın suyu yarı yarıya azalmıştı. Pınarın, içine döküldüğü beton gerizin her tarafı yosunla yeşermişti. Bir gözü mavi, öteki ela olan kara köpek ve geveze bekçi orada değillerdi.

Hamamların çatıları yarı – yarıya çöküktü. Havuzun, havuzların nazlı, nazenin suları pırıl pırıldı ve artık periler yıkanıyordu. Onlar temiz ve iyi niyetli olduklarından havuzların suyu berraktı ve kaynıyordu. Annesini daha önce oraya bir ümitle şifalandırmaya getirenlerden biri, hayalinde ve oracıkta, kız kardeşinin annesini yıkamasını, onu dertlerinden, ağrılarından arındırmasını seyretti. Dakikalarca durdu, hüzünlendi, yandı. Sonra, bacısıyla birlikte, zor yürüyen anasının koluna girdi, onu bir kuş gibi uçurup, o garip odalardan birine, üstüne iki battaniye serilmiş tahta karyolaya yatırıp ocağı canlandırdı.

Bir zamanlar bölgenin mülkiyeti Sazak ailesine ait iken, bu ailenin arazileri ve hamamları yöre halkına bağışlaması ile köylülerin eline geçti. Bazen köy, bazen bir müstecir, bazen bir kooperatif burayı çalıştırmaya çalıştı.

Oraların daha önceki hallerini bilip de bugünkü acıklı duruma şahit olanlar, daha önce gönüllerinde biraz da şüphe ile gezdirdikleri “suyun hikmeti”ne şimdi inanır oldular. Demek ki, gerçekten iyi niyetle ve ihlasla yaklaşılmıyorsa bu sular insanı “çarpıyor” perişan ediyor. Hiçbir şey olmasa bile kendini kapatıp, nimetini saklıyor.

***

ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ
Kamil UĞURLU ve Zakir ENÇEVİK
Çizgi Kitabevi Yay. – 2011

Categories: Şehrengiz