Emin Hoca

EMİN HOCA

Orta boylarda, eli-ayağı temiz, sakalına sık müdahale etmeyen bir azizdi. Az konuşurdu. Beyaza yakın tenli, ablak yüzlü, az gülen bir kişiydi. Herkesle ahbaplık etmezdi. Aslında o hiç ahbaplık etmezdi. Aşırı ciddi tavrı yüzünden, onun hitap ettiği veya muhataplığa kabul ettiği kişi bunu bir lütuf bilir, konuşmasına itibar ederdi.

Her toplumda bulunan ve deli mi, yoksa velimi olduğuna karar verilemeyen insanlardan biriydi. Eskişehir esnafı onun veliliğine karar vermişti ve onu ciddi bir uğur saymaya başlamıştı. Taşbaşı’ndaki esnaflar sıkıntılı günlerde onun yolunu gözler, bir çay içimi dükkânlarını şereflendirmesini ondan niyaz ederlerdi. Ama o, milleti başıyla selamlar, kendine atılan lafları duymazdan gelir, Çarşı Camii’ne doğru, pardesü mü, palto mu belli olmayan garip ceketini havalandırarak yürürdü. Onun girip çay içmeyi kabul ettiği dükkânın bereketi mutlaka artar, bu durum komşulara da sirayet ederdi.

Emin Hoca ile ilgili kimse pek bir şey bilmezdi. Durumunu anlatacak bir kişi olmadığından, adı üzerinde efsaneler dönerdi. Kimi onun tayy-i mekân sahibi bir aziz olduğunu, evliyadan olduğunu, vakit namazlarının çoğunu Mekke’de kıldığını, ara sıra camide görülmezse sebebinin bu olduğunu söylerdi. Hac zamanı onu Mekke’de gören, Medine’de Mescid-i Şerifte onunla aynı safta divana durduğunu iddia eden Eskişehirliler vardı. Bunlar kendisine söylenince o, hafifçe gülümser, konuşmayı derhal başka yöne kaydırırdı. Onun bu hali, esrarını ifşa etmek istemediğine yorulur, onun evliyalığının delili olarak kabul edilir geçilirdi.

Emin Hoca bazen bir esnafın kapısından içeri girer, kapıya yakın bir sandalyeye ilişir, dükkân sahibinin söylediği çaya itiraz etmezdi. Bu iyiye işaret sayılırdı. Çay gelinceye kadar o, amacını çoktan anlatmış olurdu. Az konuştuğu için söyledikleri net anlaşılırdı: “Ahmet efendi! Senin bugün on bre vermekliğin gerekiyor.” Bunun nedenini esnaf sormaya asla cesaret edemezdi. Çünkü Emin Hoca’nın bu talebini hemen geri çekmesi söz konusu olabilirdi. Eğer varsa hemen, yoksa komşudan tedarik edilerek on lira tamamlanır, hocaya sunulurdu. Genellikle kasada onun istediği miktar para bulunurdu. O, çayını içtikten sonra kısacak bir duada, bir hayır temennisinde bulunur ve dükkânı terk ederdi.

İlginç bir durumdur, onun bir dükkâna girip çay içtiğini gören el arabalı hamal hemen ona yaklaşır: “Geleyim mi hoca amca?” diye sorardı. O tarihlerde çarşıda, her sokağın başında, önlerinde el arabaları olan hamallar bulunurdu.

El arabalı hamal ile Emin Hoca, toptan satış yapan dükkânlara yönelirler ve oralardan alışveriş yaparlardı. Rastgele bir alışveriş olmazdı, metresi, kilosu, değeri sanki daha önceden, inceden inceye hesap edilmiş bir alavere olurdu. O on lira son kuruşuna kadar harç edilir ve Odunpazarı’nın arkalarına doğru önde Emin Hoca, arkada tepeleme dolu el arabasıyla hamal yol alırlardı. Bazen bir evin önünde durulur, arabadan aldığı bazı levazımı Emin Hoca kapının eşiğine koyar, kapıyı hafifçe tıklatır, oradan başka bir sokağa, sanki önceden tespit edilmiş başka bir ailenin kapısına geçerdi. Kapısına dünyalık bırakılan evler, bu durumu, içinde övünmeye benzer kelimelerle komşuya anlatır, onun hayret ve kıskançlığını tahrik ederlerdi. “Emin Hoca üç okka pirinç bırakmış kapıya, üç ay oldu bitmiyor mübarek, şu berekete bak!” derlerdi.

Emin Hoca’nın durumu Eskişehirlilere garip görünmezdi. Anadolu’daki yerleşimlerde, hele geçmişi zengin kültürle bezeli merkezlerde Emin Hoca benzeri kişiler vardı ve onlar, hangi kaynaktan yönetildiği belli olmayan ve bitmek tükenmek bilmeyen kaynaklardan, ihtiyaç sahiplerine “hayırlar” akıtırlardı. Şehirliler düşünce olarak onlara alışkındılar. Ve onlar şehrin havasına mistik kokular katan varlıklardı, şehrin hoş renkleriydiler. Bir de “Kadir’in anası” vardı, o da Eskişehir caddelerinin iç buran azizelerinden biriydi.

Savaşta, tek oğlu, gözbebeği, yaşamının sevinci Kadir’i şehit düşmüştü: Haberi ona ilettiklerinde o, normal dünya ile ilgisini kesmiş, her noktasını Kadir ile ördüğü yeni bir dünyaya taşınmıştı. Kır saçları başındaki bezden dışarı taşar, ona esatiri bir hava verirdi. Sanki sayılı adımları, kalabalık bir caddenin ortasında biter, bir perişanlık heykeli gibi, elini göğsüne vura vura bağırırdı: “Kadiiirrrr!” Karşı dükkanların camlarında akisler yapan bu haykırış, daha çok, yeni doğurduğu yavruyu ondan koparıp alanlara başkaldıran dişi aslanların çığlığına benzerdi. Bu sesi daha önce birkaç defa duyanlar bile, bu hüzünlü seremoniyi bir daha izlemek için dükkanlarının kapısına çıkarlardı.

Bu arada, “Orada bağırıp durma, gel, Kadir’in burada!” diyerek onunla dalga geçmeye çalışan densizler de olurdu. Ama, daha yaşlı ve güngörmüş, evladın ne olduğunu bilen esnaflar bu densizleri azarlar, “Kadir’in anası”na küçük bir dünyalık sunarlardı. Coşkulu ve yoğun acılı tavrını hiç bozmayan kadın, sanki ayıp bir şey yapmış gibi, sağına soluna bakınır, oradan hızla uzaklaşırdı. Sunulan sadakaya dönüp bakmazdı.

O, başka bir caddeye ulaşmak için oradan hızla uzaklaşırdı, fakat sesi o caddenin camlarında uzun süre asılı kalırdı.

***

ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ
Kamil UĞURLU ve Zakir ENÇEVİK
Çizgi Kitabevi Yay. – 2011
Categories: Şehrengiz