Çocukluk Yılları s5

Çocukluk Yılları s5
 Prof Dr. Mehmet Kaplan’a ait hatırat
Çocukluk Yılları – Sayfa 5

Yukarı ki kata açık havada, tahtaları eskimiş bir merdiven ile çıkılırdı. Bu merdiven tahtalarını babam ara sıra ta­mir ederdi. Fakat yine de ben onlardan çıkarken korkardım. Merdivenin tam ortasın­da bir çardak vardı. Yaz akşamları bu çardakta yemek yerdik. Ben orada karsı ufukları seyretmekten çok hoşlanırdım. Bir Ramazan gecesi, sabaha karsı, bu çardağa çıktığı­mı ve bütün camilerden okunan “sala korosu” nu dinlerken, derin bir huşu hissi duyduğumu çok iyi hatırlıyorum. Alçalmış gibi görünen bol yıldızlı gök kubbesi al­tında, görülmeyen sayısız minarelerden yükselen ezan sesleri, evin ötesinde Allah’ın kutsal, anlaşılmaz, esrarlı dünyasını yaratıyordu. Evde, annemin namazları, duaları, Rabbimizi evin içine de sokuyordu. Ezan sesleri ve annemin namaz duaları ile evimiz gökyüzü ve Allah arasında bir münasebet kuruyordu. Ezan sesleri, kasabayı da bir bütün olarak hissettiriyordu. Çardak bir sofaya giriyordu. Bunun zemini topraktı. Annem veya ablam, onu sık sık, taze, sarı cilalı bir toprakla sıvardı. Yepyeni olurdu ve bu hoşumu­za giderdi. Biz çocuklar umumiyetle çıplak ayakla oynardık. Bundan dolayı, eşyayı, sadece ellerimizle değil, ayaklarımızla da hissederdik. Koşarken kaç kere ayağımıza ça­kıl batmış, kanatmış, diken batmıştır canımız yanmıştır. Ayakkabı ile yetişen çocuk­larda bu tabandan gelen toprak duygusu yoktur. Halbuki bu duygu mühim bir duy­gudur. Biz altımızdaki dünyanın sağlamlığını ayaklarımızla hissederdik. Çakıllı, kum­lu, düz sulanmış, kuru, tozlu, yaş çimenli sıcak serin soğuk toprağı; hasırı, kilimi tah­tayı, insanın ayakları ile duyması ve yasaması insana dünya hakkında daha gerçek bir intiba veriyor. Sonra asıl büyük ve güzel oda gelirdi. İki penceresi, debboy ve geniş ufuklara karsıydı. İşte ötesi esrarlı alem, ondan görünüyordu. Mezarlıklar, debboy ve sonsuz uzanan sarı bozkır.

Bir gün; bir bayram sabahı, bu pencerelerden hepimiz dehşet ve korku ile askeri debboyun alev alev yandığını, Yunan askerlerinin şehre doğru geldiklerini görmüştük. Babam yoktu. Askere alınmıştı. Evde annem, ablam ve ben vardık. Hemen aşağı inmiş, dış kapının arkasına kalın bir hatıl dayamıştık Yunanlılar içeriye girmesin diye. Fakat onlar yine de gelmişler “Mehmet, Mehmet” diye bağıra­rak beni çağırmışlardı. Bu şüphesiz bir vehimdi. Anadolu’da çocukların çoğunun adı Mehmet olduğu için, bana ben çağrılıyormuşum gibi geliyordu. Bizden yumurta iste­mişlerdi, vermiştik. Yandaki komşuda bir ihtiyarı boğazlayarak öldürdüklerini hatırlı­yorum. Bu yıllar, korku ve dehşet yılları idi.

Sonra hükümet konağını yakmışlardı. (Hükümet konağını değil, oradaki defter ve ev­rakları kasdetmiş olmalı. O. Keskin) Biz çocuklar bu yangına atılarak, kocaman koca­man kağıt ve defterler kurtardık. Bunları şarapanaya doldurduğumuzu hatırlıyorum. Ana yoldan küçük otomobil ve motosikletlerle geçtiklerini görmüş, hayret içinde kal­mıştım. Ömrümde ilk defa böyle bir şeyle karşılaşmıştım. Otomobil lafı, şehirde hay­ret ve dehşet verici efsanevi bir şey haline gelmişti. Dilleri dönmeyen yaslı nineler onu “dona bütün” diye telaffuz ediyorlardı ve biz bu söyleyişe alay ediyorduk. Bir ke­re şehrin üzerinden bir tayyare geçmişti. Bunu bir kıyamet alâmeti saymıştık. Muhak­kak ki dünyanın sonu yaklaşmıştı. Ben kıyamet kopunca ne yapacağımı ciddi ciddi düşünmeğe başlamıştım. Çarşıdan eve gelirken, sıkı kepenkli ayakkabıcı dükkanları bana çok emin görünüyordu. Kıyamet kopunca, onlardan birinin içine girecek ve bu hengameden kurtulacaktım.

Biz bu korkular içinde kıvranırken, bir gün baktık ki, Yunanlılar gitmişti. Bu bütün şehrin yaşadığı elemin, büyük bayram günüydü. Bütün evler, bütün sokaklar temiz­lenmişti. Yerler sulanmıştı. Her yerde ay yıldızlı kırmızı bayraklar, bir zafer çığlığı gibi uçuşuyordu. Bütün çocukların elinde, dükkanlarda binlerce küçük bayraklar vardı. Hükümet konağının önüne tak-ı zaferler kurulmuştu. Okul çocuklarına yeni, heye­canlı şarkılar öğretmişlerdi. Yürüyüş egzersizleri yaptırmışlardı. Borazanlar ötmeğe başlayınca, nasıl damarlarımdan ateşli kanların şarıl şarıl akmağa başladığını, bütün vücudumu neşeli bir alevin kapladığını halâ hissederim.  DEVAMI >

< ÖNCEKİ SAYFA

Categories: Edebiyat