Çocukluk Yılları s4

Çocukluk Yılları s4
Prof Dr. Mehmet Kaplan’a ait hatırat
Çocukluk Yılları – Sayfa 4

Şimdi düşünüyorum, insanların yaratıcıyı ve başka canlı mahlukatı gökte tasavvur etmeleri, bir yerde yaşayış şeklinden doğmuş olmasın. İnsan gündüz ayakta iken nadiren gökyüzüne bakar. Hareket halinde olduğu için hayal kur­maz da. Fakat yerde yatarken, uyku ile uyanıklık arasında, hayali tavandaki şekillerle oyalanır. İslâm mimarisinde tavanların islenmiş olması, herhalde bu muhayyileyi da­ha güzel bir şekilde oyalamak içindir. Fakat bu tavan şekilleri sabit ve muayyendir. Muhayyilenin serbest oyunlarına müsaade etmez. Halbuki bizim evimizin hatılları, o biçimsiz budakları ile, Hint masallarından daha karışık bir âlem yaratıyordu. Fukara evlerinde muhayyile muhakkak ki daha serbest bir şekilde gelişir. Şimdiki düz, beton tavan, bana öyle geliyor ki, hayal kurmasını bilmeyen çocuklar yaratıyor.

Evimiz çıkmaz bir sokağın dibinde idi. Bu hoşuma gidiyordu. Bunda bir emniyet his­si vardı, insanlar esas yoldan geçerlerdi. Bu sokağa ancak bizler girerdik. Yabancılar ötede idiler. Bu sokağın içinde mahalle halkının müşterek olarak kullandığı bir dibek vardı.1 Orada buğday döğülürdü. O döğülmüş buğdaylardan çeşitli yemekler yapılır­dı. Sonra civarda bir komşu2, buğdayları çeşitli şekilde ayıran bir makine icat etmişti.

1)   Dibek, buğdayın veya bulgurun nemlendirilip tokmakla döğülerek kabuklarının ayrılmasına yarayan genellikle mermerden yapılmış taş.
2)   Bu komşu Ali ve Cemil Gülcan’ın babası merhum Salim Gülcan’dı.
 

Şimdi şüpheliyim. Acaba o bizzat mı icat etmişti, yoksa bir yerden öğrenmiş miydi? Her neyse bir müddet sonra bizde o makinayı kullanmıştık. Öğütülen buğdayları üzerine dökülünce çeşitli incelikte kanallardan geçiyor ve bunlardan her biri ayrı bir yemek malzemesini teşkil ediyordu. Göçe, bulgur, düğü, yarma, kavut… Unutmu­şum buğdaydan tam on iki çeşit yemek yapılırdı. Bunlardan en hoşuma giden göçe dolmasıydı. Kavut çok ince tozdu. Ondan yemek yapılmazdı. Bir şeyler yapılır yenirdi ama şimdi hatırlamıyorum. Yemeklerde taze et kullanılmazdı. Beş-altı küçük parça ka­vurma atılırdı. Halis sarı yağ kullanıldığı için olacak yemekler gayet lezzetli olurdu. Ak­sam üzerleri, bütün Sivrihisar sokakları, çok nefis bir taze yemek kokusu ile dolardı. Çocukken hayatımda mühim yer tutan bu yemek faslını şimdilik bir yana bırakarak, şöyle doğru dürüst evimizin içini, taksimatını anlatayım.

Onu daha sonra hayalen kaç kere ziyaret ettim. Kapıdan içeri girince, birkaç basamak aşağı inerdiniz. Sağda şarapana dediğimiz, içi havuz gibi, fakat duvarı yüksek bir yer vardı. Ev, diğer evlerden çoğu gibi, Rumlar’dan kalma idi. (Sivrihisar’da Rum ve rum evi yoktur, Ermeniler 60 yıl kadar kalmışlar ve şehrin kilise civarı ve kaya dibinde oturmuşlardır. Orhan Keskin) Hatırımda kaldığına göre, Rumlar burada şarap yapar­larmış. Biz de bağ bozumundan sonra -ah bağ bozumları ayrı bir alemdi üzümümüzü buraya doldurur, çiğner tatlı yapardık. Bütün Sivrihisar halkı, her türlü yiyeceğini bizzat kendisi istihsal ve imal ederdi. Çarşıdan nadiren evde yapılması mümkün ol­mayan şeyler satın alınırdı. Lamba şişesi, gazyağı, şeker, kahve, kumaş ve saire. Yiye­ceğe müteallik şeylerden çoğunu, herkes kendisi yazdan hazırlardı. Bu bakımdan her ev kışa bir kale gibi girerdi. Dış alemle alakasını tamamen kesse bir sene geçinebilirdi. O zamanlar evin ihtiyaçları yıllık olarak düşünülürdü. Meselâ yıllık un, yıllık kömür, yıllık yağ, yıllık odun, yıllık kavurma ilh… temin olunurdu.

Şarapanadan sonra sağda oda vardı. Burasını umumiyetle ambar olarak kullanırdık. Fakat kimbilir neden bir yatma yeri olarak kullanıldığını da hatırlıyorum. Belki yukarıda misafirler olduğu zaman böyle kullanılırdı. Bîr gece yarısı uyandığım zaman ba- bam gelmişti. Galiba Eskişehir’den dükkana mal getirmişti. Bunu ortalığa koymuşlar­dı. Yarı uyku arasında elim pörsük balonlara dokunmuştu. Başka oyuncaklarda vardı. Bundan anlıyorum ki, her ne sebeple ise bu alt kat odasında yatmışız. Fakat onun ta­vanı hatılsız olacak ki, muhayyile oyunlarım, yukarki odaya bağlanıyor. Orayı geçtik­ten sonra avlu gelirdi. İlkin bu avlu vardı. Sonra babam yanımızdaki bir yeri satın al­dı ve orada tamamıyla bitmemiş bir ev yaptırdı. Onun bahçesi daha genişti. Avluda sebze yetiştiriyorduk: Domates, dereotu, salatalık vesaire… Fakat ben bunlarla fazla alakadar olmuyordum. Beni daha ziyade eşya ilgilendiriyordu. Tabiata karşı da sami­mi ve hakiki bir temayül duymadım. Bu tuhaf bir şey. Hasılı çocuklar nasıl tabiata ve eşyaya karsı alaka duyarlar? Bunun karakter üzerinde tesirleri nedir? Belki psikoloji bu meseleyi incelemiştir. Ben eşyaya karsı alaka duyanlarla tabiata karsı alaka duyan­lar arasında büyük bir fark bulamıyorum. Bu belki ilk çocukluk çevresi ile ilgilidir. Benim ilk çevrem, oda içi ve eşya olmuştur. Elim, muhayyilem onlar üzerinde oyna­mıştır. Rüya ve hayallerimde ev ve eşya mühim bir yer tutar. Köy ve kasaba çocukları arasında bu bakımdan bir fark olduğunu sanmıyorum.  DEVAMI >

< ÖNCEKİ SAYFA

Categories: Edebiyat