Çocukluk Yılları s3

Çocukluk Yılları s3
Prof Dr. Mehmet Kaplan’a ait hatırat
Çocukluk Yılları – Sayfa 3

Uzun yıllar içinde yaşadığımız ve ancak Eskişehir’e geldikten sonra satmış olduğumuz Hacı Veysi mahallesindeki eve ait hatıralarım daha fazladır. Buraya kendimi ruhen epeyce yerleşmiş hissediyorum. Çıkmaz bir sokaktı burası. Karşımızda Eytam müdür­lerinin evi vardı. O, üç katlı, yüksek ve güzeldi. Hayatımda bizden daha üstün memur tabakasına mensup bir aile olarak ilk defa onları tanıdım. Oğulları Ahmet müstesna, o aileyle sıkı bir temasımız olmadı. Biz sabahları daima çorba içerdik. Bundan dolayı onların kapılarının önüne çay posası dökmeleri bana bir gösteriş gibi gelir, yadırgar­dım. Biz kasabaya göre fakirin biraz üstünde bir aile idik. Çok sıkıntı çektiğimiz gün­ler oldu. Fakat hiçbir zaman kendi ailemi herhangi bir aileden aşağı gördüğümü ha­tırlamıyorum. Ben küçüklük hissini çok daha sonra, Eskişehir’e geldikten sonra his­settim. Belki çocukluğumun mesut safiyetinden kurtulduğum ve Sivrihisar’dakinden çok farklı bir hayat sürdüğüm için. Herhalde, ailem çok müşkil durumlara düşmüş olmakla beraber, Eskişehir’e gelinceye kadar kendimi hayatta bedbaht hissetmedim. Bundan dolayı, ilk çocukluk yıllarının hatıraları bana tatlı geliyor. Onları tekrar yaşa­maktan zevk duyuyorum. Fakat bu günler öyle fevkalade de değillerdi.

Bu saadet zan­nediyorum huzur ve sükün içinde adeta ebedi olarak devam edecek olan bir vehimden doğuyordu. Ortaçağ insanları herhalde böyle bir saadet yaşıyorlardı. Çünkü böy­le kendi içine kapalı, vak’asız, ebedi bir hayat vehmi, ancak durgun bir yaşayış tarzı için mümkündür.

O zamanlarda Sivrihisar ve bizim ev tam bir ortaçağ havası içinde idi sanıyorum. Es­kişehir’e gelince vak’alı, sarsıntılı, haşin romantik, gergin modern çağı hissettim. On­dan sonra hadiseler öyle süratle değişti ki, Sivrihisar’daki yıllar bana binyıl ötede kal­mış gibi görünüyorlar. Fakat daima o durgun, sabit, yavaş, içten uyanık haliyle. İste­sem bir baba evine girer gibi, tekrar o zamanı bulurdum gibi geliyor. Halbuki bu im­kansız birşey.

Ben dünyayı, hayatı, kâinatı uzun yıllar evin içinde hissettim. Ev sadece bina değildir. Canlı bir varlıktır. Bilhassa çocukluk yıllarında içinde yaşanılan çevre ile öyle hissi münasebetler kurulur ki, eşya, eşya olmaktan çıkar, bir masal alemi haline gelir. Za­ten ben eşyayı uzun yıllar sonra, bir eşya olarak görmeğe başladım.

Eşyanın duygu, ve düşüncelerimizle nasıl sarmas dolaş olduğunu gösteren o kadar çok misal var ki. Simdi gözümün önüne söyle bîr an geliyor. Henüz sabah ezanının okunmasına bir veya iki saat olan bir vakit. Yer yatağında uyanıyorum. Ben Yüksek Öğretmen Okulu’na gelinceye kadar yer yatağında yattım. Anadolu halkı hep yer ya­tağında yatardı o zamanlar. Kapının küçük aralığından bal sarısı, sönük bir ışık görü­yorum. Sofada hafif tok bir ses. Bu sesi hemen tanırım. Bir teknede yoğrulan hamu­run sesi. Annem, sabah erkenden kalkmış, hamuru yoğurmuştur. Bu hamur öğleye kadar kabaracaktır. Sonra evin bir haftalık ekmeği pişecektir. Biz o zamanlar çarşıdan ekmek almazdık. Memurlar müstesna kimse almazdı. Bu adeta ayıp birşeydi. Bir kere çarşı ekmeğine öyle imrendim ki, utana utana almaktan ve bir kenarda bir günah işler gibi yemekten kendimi alamadım. Lezzetli şeydi o ekmek. Şimdi hep çarşı ekmeği yiyorum da o lezzeti alamıyorum. Özleyişler ve yasaklar bize eşyayı tatlı gösterir. Bu saatlerde annem daima uyanık olurdu. Çünkü sabah namazlarını, bütün namazlarını, ömrü boyunca daima zamanında kılardı. Ayrıca hasta yattığı son yıllar müstesna. Bir çocuk için annesi olmak ne büyük saadettir. Bu saadet, emniyet hissi ile karışıktır. Çünkü çocuklar, hiçten şeyler için öyle korkarlar ki, anneler çocukları bu korkulardan kurtarır. Bunun için kucakları o kadar hoştur. Yarı uyku ile yarı uyanıklık arasında, o küçük huzmenin çok hafif aydınlattığı tavana bakardım. Eski hatıllardan ve hasırdan yapılmıştı tavanımız. Bu hatıllar üzerinde budaklar vardı. Işık o budaklarda gizli, acaip bir masal alemi yasıyordu. Devler, periler, köşkler, zindanlar… Upuzun adar üze­rinde biçimsiz adamlar, başka adamları kovalarlardı. Bunlardan bilhassa küçük boylu olanlara çok acırdım. Kendimi onların yerine koyar, arkamdan koşan atların bana ye­tişmesinden korkardım. Evimizin canı gibi olan beş numara lambanın titreyen ışıkla­rı onları kımıldatır ve canlandırırdı. İşte bu esnada, annemin bir adım ötedeki varlı­ğından emin, kendi kendime tavanda icat etmiş olduğum bu masalın korkusu bana tatlı bir heyecan verirdi.  DEVAMI >

< ÖNCEKİ SAYFA

Categories: Edebiyat