Bor’un Pazarı

Yaz tatili gelince evi bir telaş sarardı. Herkes kendi meşrebince telaşlanırdı. Anne, evden uzaklaşan bir ailenin ihtiyaçlarını nasıl karşılarım telaşını yaşardı. Dört-beş baş horantanın tenceresi nerede kaynatılacak, bunca çocuk-çoluk nerede yatırılıp barındırılacak, bunların sıkıntısını yaşardı. Çocukların telaşı farklı olurdu. Tanışılacak yeni ahbaplar, kurulacak yeni çeteler, liderlik edilecek yeni tipler, alınması veya alınmaması arasında kararsız kalınan kitaplar, vesaire…

Babanın telaşı genellikle farklı olurdu. O, böyle küçük meselelerden münezzehti. Maden çalıştırıyordu ve onun telaşesinin boyu büyüktü. En büyük meselesi yoldu. Çok para gerektiriyordu. Para ise yoktu. O kadar yoktu ki, bazen, namus belası, evin tabanına serilen halının omuzlanıp paraya çevrilmesine rağmen yoktu. Veya yok seviyesinde azdı. Maden vardı. Maden para demekti. Ama o mübareğin kazılması gerekiyordu. Kazana para verilmeli, karnı doyurulmalıydı. Kazılan maden köye indirilmeliydi, yol gerekliydi, yol yapımı için para gerekiyordu. Köyden onu yükleyip Mersin’e limana taşıyacak kamyon parasız hareket etmiyordu.

Hasılı, birbirine zincirlerle bağlı bir perişanlık vardı. Birini çekince hepsi, birbirini takiben yola koyuluyordu, dökülüyordu ve aileyi perişan ediyordu.

Yaz tatilinde biz çocuklar, bu kaygılardan azade, biraz önce lafı edilen, ihmal edilebilir meselelerle meşgul, yaz mevsiminin kapısını aralar, yüzümüze sıcak bir havanın vurduğunu hissedip, bir başka dünyaya geçer giderdik.

Eskişehir’i dünya ekonomisinin zirvesine taşıyabilecek zenginliklerin önemlisi Kırka Boraks İşletmelerine iş için müracaata gittiğimizde hanımım ve küçük oğullarım, alçak gönüllü arabamızın içinde oturup beklediler. Girdiğimiz idare binasının içi, koridorlar, odalar, kapılar, kısa kollu gömlekleriyle, ağızlarında sigaralarıyla, çay bardaklarıyla, hademeleriyle burası, elbette. Tuzcu Arif Ağa’nın, Eşenler köyündeki maden şantiyesine benzemiyordu, çok farklıydı. Burası doğrudan doğruya devletti. Konuşmalar devletti, davranışlar resmiydi. Bizi bir odaya aldılar. Gazete ilanındaki vasıflara uyup uymadığımızı soruşturdular, uzun-uzadıya konuştular, konuşturdular ve sonra “Biz sonra haber veririz.” deyip savuşturdular. Böyle bir durumda, bilinmeli ki tekrar çağrılmayacaksınız. Nitekim çağırmadılar. Ama bu ziyaret, hayatımızın önemli anlarından biri oldu ve biz “Bor” ile tanıştık. Esas madenin ne olduğunu o zaman anladık.

Ancak uzmanları farkında, fakat bor bugün günlük hayatın içinde, her fırsatta bizimle karşılaşan, bin ihtiyacımızı gören ve hayatın olmazsa olmazları arasında yer alan bir arkadaşımızdır. Biz, sokaktaki adamlar olarak pek farkında değiliz. Ülke olarak sadece bu özellikle dünya ekonomisinin bir bölümünü yönetmek mümkün iken, biz bunu asla yapamıyoruz. Dünya ekonomisinin 1.5 milyar dolarlık bir bölümü bor üstüne dönüyor. Biz, borun % 75’ine sahibiz, ama bu borsanın sadece üçte birine sözümüz geçiyor. Dünya ihtiyacının % 75’ini karşılayan bir memleket, ekonomisinin sadece % 30’una sözünü geçirebiliyorsa, burada bir yanlışlık, bir sakatlık var demektir. Sahip olduğumuz miktar dünyanın dörtte-üçüne denk gelmesinin yanında, Frenklerin kalite, rezerv, tenör dedikleri özellikler, yani mineralin kalitesi-taşıması gerekli bütün teknik zenginliklerin tamamına sahip oluşu bakımından da mevcutların en iyisi durumunda kabul ediliyor, işletme kolaylığı ayrı ve mükemmel bir imkan sunuyor. Çeşit olarak bizden daha zengini yok.

Batı dillerinde “stratejik” denilen maddelerin başında geliyor bor minerali. Birçok, vazgeçilmez maddenin içinde, yanında ortaklığı da bulunuyor. O olmazsa bez-kumaş (tekstil) sanayisinden söz etmek mümkün olmuyor. Fotoğrafçılık sanayisi ona muhtaç. Nükleer teknolojisi onsuz adım atamıyor. Naylon, cam, emaye, sır ona mecbur. Kadınların güzelleşmesinde, güzellik merkezlerinde pay sahibi. Çiftçi gübresinde pay sahibi. Çiftçi gübresinde bor minerali var ve onun sayesinde domatesin yanakları kırmızı. Mikrop öldürücü, arındırıcı, diş macununda temizleyici beyazlatıcı, su borusunda aşınmayı önleyici, askerin silahında koruyucu ve nükleer güç depolamada en emin koruyucu. Burası daha önemli konudur. Bugün nükleer madde atıklarının depolanması konusu dünyanın çözemediği bir konudur ve bunu bor minerali çözebilmektedir. Olağanüstü bir imkandır. Bir ülkeyi, sıfırdan ayağa kaldırabilecek bir imkandır.

Krakov’da bizi bir tuz dağına götürmüşlerdi. Yerin üç yüz metre altında içi oyulmuş bir tuz dağıydı. Hayatımız boyunca unutamadığımız bir tecrübeydi. Saatlerce yeraltında ve tuz dünyasında dolaştık. Tuz bereketinde gezindik.

Orada bize şunu söylediler: Ülkelerine giren dış gelirin üçte biri, bu tuz dünyası içinde, yani biyosferin dışında depoladıkları nükleer artıklardan geliyormuş. Yani dış gelirlerinin yüzde otuz beşi bu depolamadan kazanılan paraymış. Hayret ve hayranlık duyduk.

Birçok maden varlığımızda olduğu gibi, genellikle boru da yan mamul olarak dünyaya sunuyoruz. Gerçi, hamd etmek gerekir ki, artık meselenin farkına vanr olduk. Fakat konuyu mutlaka en iyiye taşımamız gerekiyor. Fiberoptikten spor malzemelerine, ilaçtan kâğıt sanayisine kadar, son malzemeyi de artık üretmemiz gerekiyor.

Amerika, biz 851 birim üretirken 80 birim üretiyor. Ama bizim üretimimizin tamamına yakınını alıyor, yanına teknik bilgisini ekleyip imal edip bize tekrar satıyor. Rusya ve Çin, Amerika’dan sonraki büyük sanayiler ve bizim üretimimizin yirmi be§te biri kadar bir varlıkları var. Eskişehir, bu olağanüstü zenginliği ülkeye sunmaktadır.

Babamın kazdığı madenin adı manganezdi. Siyah, parlak renkli ve çok ağır bir kara taştı. Ne işe yaradığını sorardım. Her işe karıştığını söylerdi. Çelik onunla en iyi çelik olurmuş. Krom onsuz yola çıkamazmış. Hayatta birçok meselenin ortağıymış. Öyle bir ortak ki, eğer o olmazsa, otomobil yapılamazmış, yolu yapan kazma, külünk şekillendirilemezmiş, hayat dururmuş. O çocuk dünyasının olağan dışı saflığı içinde babama, o güzel insana sorardım “iyi de baba, bunca özelliği, güzelliği olan bu madeni neden satıyoruz, kendimiz yapsak bütün bu senin dediklerini.” O mübarek elleriyle, o zaman mevcut olan saçlarımı okşar, hafiften gülümserdi.

Neden gülümserdi bilmem.

* * *

ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ
Kamil UĞURLU ve Zakir ENÇEVİK
Çizgi Kitabevi Yay. – 2011
Categories: Şehrengiz