Beklenen Gelecek

Beklenen Gelecek

Tozlu yollar, kavurucu sıcak çorak toprak denince akla Anadolu’nun ta ortası gelir. Yeşile hasret tabiat, suyun aşığı tarlalar. Yağmur rahmet olarak bilinir. Rahmettir yağmur can verir dağa taşa, zamanın kısa dar kıskacında. Nazlıdır Anadolu’da yüzünü her an göstermez. Yağmur sudur. Su hayattır. Su refahtır. Su mutluluktur. Su medeniyettir. Anadolu insanı suya, refaha mutluluğa hasrettir. Buna nispet güleç, içtendir. Gözü tok, sözü pak yüzü aktır. Elinin emeği maişetidir. Harama göz süzmez, el sürmez, kin gütmez. Sadık, arif, akiftir. Değerlerinin farkında, değerlidir. Bilgiye susuz, bilgeye âşıktır. Ya öğrenen ol, ya öğreten ya da bunları sev ilkesinden haberdardır.

Fahri, temmuz ayının en sıcak günlerinde İlicli köyü harman yerinde düven üzerinde bir çift öküzü idare etmekle meşgul. Arpa sapının üzerinde gün boyu dönüp durmaktadır. Yukarıda güneşin kavurucu sıcağı, aşağıda öküzlerin ayaklarından çıkan arpa samanın yakıcı tozu bu cefanın tuzu biberi. Arada öküzlerin aksilikleri olmazsa O’nun biteviye hayatını çekilmez yapacak. Fahri on, onbir yaşlarında yedi kardeşin en küçüğü; ağabeyleri ablaları ona köydeki en hafif işleri veriyorlardı. Sarışın, güneşten burnu ucuna kadar kavlamış, susuzluktan dudakları çatlamış bir köy çocuğudur. Üzerinde paçaları kısalmış dar pantolon, rengi kahverengi mi, gri mi belli olmayan gömlek başında hasırdan geniş siperli şapkasıyla etrafına gülücüklerle mutluluk dağıtan çalışkan Anadolu delikanlısıdır. Bu sene köyündeki ilkokulu bitirdi. Devlet parasız yatılı okulların imtihanlarına katıldı. Sonuçlarını merakla bekliyordu.

Hacer ablası harman yerinin ucunda ikindiye yakın elinde ekmek çıkını ile göründü. Delecenin altına gelince elindeki nevaleleri bıraktı. Merak ve heyecanını belli etmemeye çalışarak seslendi.

-Fahri Fahrii, Fahriiii… müjde, müjdee müjdeeee…

Fahri ablasının bu şekilde seslenmesine önce bir anlam veremedi. Öküzleri övendire ile durdurdu. Düvenin üstünde kulak kesilerek ablasının dediklerini anlamaya çalıştı. Her gün ablası aynı saatlerde haşhaşlı ekmek, karpuz kavun üzüm, koyun peyniri bunların yanında ağlayan toprak testide soğuk su getirirdi. Ablası bu ikindi sıcağında Hızır gibi yetişti. Fahri sıcağın kavuruculuğundan, arpa tozunun yakıcılığı ve kaşıntısından öküzlerin nazından usandı. Yorgun öküze ıslık bahane düvenden indi. Yüzünden teri silerek, üst başına çeki düzen vererek Delecenin altına gölgeye yöneldi.

Ablası azık çıkınını açmıştı bile; yumuşacık sıcak haşhaşlı köy ekmeği, bıçağın işaretiyle kavun dilimin kokusu sanki düet yapıyor. Bembeyaz koyun peyniri damakta kavunla lezzet besteliyordu. Toprak testi yanık ciğerleri dindirmek için gözyaşı döküyordu. Fahri bağdaş kurdu, şapkasını çıkardı kenara koydu. Az su ile ellerini, yüzünü yıkadı, serinledi. Gözü azıkta, aklı ablasının müjde haberinde Besmele çekti lokmalar ağızda öğütülürken ablası ile sohbete koyuldu.

-Abla bugün sende bir gariplik var. Söyle hele ne söyleyeceksen.

Ablasının gözleri ışıl, ışıl sağ eliyle koynunda bir şeyler gizlercesine;

-Demeyi derim amma müjdelik isterim. Ha emi… Diye ekledi.

Fahri bir taraftan azığını hızlı, hızlı atıştırıyor. Ablasına merakını, heyecanını hissettirmemeye çalıyor, beceremiyordu.

-Söyle biricik ablacığım müjdelik ne istiyorsan vereyim. Diye yalvarıyordu.

Ablası elinin altından sarı renkli, resmi bir zarfı göstererek;

-A ha bu mektup senin adına geldi. işte müjdem onu sana getirdim. Müjdelik almadan vermem diye diretiyordu. Fahri

-Müjdelik ne istiyorsan söyle.! Vereceğim diye tekrarladı.

Ablası şöyle bir düşündü. Aklına bir şey gelmiş gibi elinin başparmağını şaklatarak

-He. Aklıma düştü bana yanık sesinle ” Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır. Bugün posta günü canım sıkılır.” türküsünü çığırıvercen tamam mı dedi, zarfı Fahriye uzattı.

İki kardeşte heyecanlanmıştı. Zarfın üzerinde Şuhut İlçe İlköğretim Müdürlüğü yazıyordu. Fahri özenle içindeki evrakı yırtmamak için zarfın ucunu hafifçe yırttı. Yavaş, yavaş evrakı çıkardı. Ablası ile okumaya başladılar.” Katıldığınız Devlet Parasız Yatılı İmtihanını asil listeden. Olarak kazandınız.” Yazıyordu. Yazının devamını okumadan Fahri olanca sesiyle Allah. Allah. Diye haykırarak ayağa fırladı. Fırlar fırlamaz kafasını Delecenin kenarına çarptı. Bu defa acıdan anamm. anammm. vayy! Diye inledi. Kalktığı yere tekrar oturdu. Ablası bu habere sevinmişti. Kalktı kardeşini sıkıca kucakladı, gözlerinden öptü. Tebrik etti. Fahri ablasının gözlerinin içine baktığında müjdesinin karşılığını hatırladı. Artık harman yeri “Bir of çeksem karşı dağlar yıkılır.. .”Türküsü Fahrinin yanık sesiyle yankılanıyordu.

Fahrinin bu başarısı aile efradını çok mutlu etmiş, annesi babası kardeşleri bu mutluluğa ortak olmuştu. Hasat mevsimi bitmiş kış hazırlıkları başlamıştı. Okullara kayıt tarihleri gelip çattı. Fahri bugüne kadar Şuhut’un dışında köyünden dışarı çıkmamıştı. Bu sonuçtan sonra Afyon’a yolculuk görünüyordu. İlkokul diploması, nüfus cüzdanı v.b evraklar hazırlandı. Ağabeyi Fikret ile yola düştü. Köy minibüsü ile önce Şuhut’a oradan Afyon’a gittiler. Yolda ağabeyi ile geleceği hakkında sohbet ettiler. Ağabeyi Fikret;

-Fahri kardeşim senin bu başarın sadece seni ailemizi değil sülalemizi sevindirdi. İleriki yıllarda inşallah başarıların devam eder, daha büyük okullarda tahsil hayatını devam ettirirsin. Temennisinde bulunuyordu. Fahri bir taraftan ağabeyini bir taraftan da etrafı merakla izliyordu. Afyonun hisarı uzaklardan görünüyor, yaklaştıkça haşmeti artıyordu. Şehrin tam ortasında dimdik, sanki buranın sahibi benim diyordu. Şuhut’ta minibüse binen yeni tanıştıkları giyiminden, kuşamından kültürlü biri olduğu anlaşılan Selami Bey fahrinin merakını giderircesine anlatmaya başlar;

-Afyonkarahisar; Şehrin ortasında dik yamaçlı koyu renkli volkanik kayalardan oluşan ve üzerinde hisar bulunan iki yüz yirmi altı metre yüksekliğindeki Hıdırlık tepesinin eteğinde kurulmuştur. İsmini bu tepe ve haşhaştan almıştır. Başkomutanlık Meydan muharebesi hatırasına yapılan Zafer anıtı görüntüsü Hisarla bütünleşir. Hisarın içinde Selçuklulardan kalma lacivert çinilerle tanınan küçük bir mescit ve saray yer almaktaydı. Hıdırlık tepesi ile kale arasında yer alan mahallelerin gelişmesiyle batı tarafındaki düzlüğe doğru gelişmiştir. Eskişehir -Konya demiryolu üzerindeki istasyona bağlayan yol üzerinde “Uzun çarşı “adı verilen yeni bir merkezi yer ortaya çıktı.

Afyon’da Selçuklu eseri Cami-i Kebir (Ulu Cami), Osmanlı mimarisinin temsilcisi Gedik Ahmet Paşa camii ve külliyesini önemli tarihi mekânlardır. Bunların yanında Mevlana mahallesinde halk arasında “Türbe’veya” Mevlevi” camii, Cirit kayalığının kuzeyinde Akar çay üzerinde tarihi Altı göz köprüsü bulunur. Millet, Kasımpaşa ve imaret isimli hamamlardan Millet hamamı restore edilmeyi bekliyor. Afyon; Tarihi Karahisar kalesi, evleri, camileri ve arkeoloji müzesiyle İç Batı Anadolu ortasında yolların kesiştiği kültürlerin buluştuğu noktadadır.

Minibüs geniş yollardan geçerek otogara gelmişti. Muhabbetten zamanın geçtiğini anlayamadılar. Ağabeyi Fikret’te köyünden ayrılmamış, şehir’e çok gelmemişti. Afyonun caddelerini, sokaklarını bilmiyordu. Askere giderken otogara uğramış, birliğine ulaşmak için otobüse binmişti. Yol arkadaşları Selami Bey’e kayıt olacakları okulun yazılı adresini gösterdi. Gidecekleri yere nasıl ulaşacaklarını sordu Belediye otobüsüne bindiler, az sonra büyükçe binanın önünde durdu. Dumlupınar mahallesine gelmişlerdi. Belediye otobüsünden indiler. Okul bahçesi kapısına doğru yürüdüler. Mavi uzun iş gömleği giymiş, saçlarına ak düşmüş, kırk yaşlarında erkek personel karşıladı. Nazik bir tavırla, güleç yüzle;

-Hoş geldiniz buyurun size nasıl yardımcı olabilirim diyerek okul binasının kapısını işaret etti. Ağabeysi okul kaydı için geldiklerini bildirince kayıt yapılan müdür yardımcısı odasına yönlendirdi. Odanın önünde elinde evraklarla bekleyen üç beş kişiyle karşılaştılar. Sıra kendilerine gelince evrakları ilgili müdür yardımcına takdim ettiler. Kayıt bürosundaki memur tatlı dille karşıladı. Kayıt işlemlerini tamamladı. Fahri ve ağabeyini başarısından dolayı tebrik etti. Elli yaşlarında,saçlarının çoğu dökülmüş,kalanlarına ak düşmüş gözlüklü babacan davranışlı görevli Fahrinin başını okşadı. Masanın üzerinde müdür yardımcısı yazıyordu. Üzerinde okul kitaplarının adı, defter kırtasiye malzemeleri gibi ihtiyaçlar ve okul kıyafetlerinin yazılı kâğıdı ağabeyine uzatarak, Fahriye döndü.

-Güzel yavrum tebrik ederim. inşallah bize yedi yıl misafir olursun. Bu listede yazılanları okulumuz açılana kadar temin edersin, eksiklikler olursa bilahare gideririz diye ekledi. Vedalaştılar, okuldan ayrıldılar. Öğlen vakti olmuştu. Okuldaki kayıt işlemleri umduklarından daha kısa sürede tamamlandı. Acıkmışlardı. Otogar’a doğru yürürken karınlarını doyuracak lokanta arıyorlardı. Lokanta yerine kebabcıya girdiler. Cam kenarında boş masaya oturdular. Beyaz önlüklü. sağ elinde temiz bez, sol elinde çatal kaşık bulunan on sekiz yirmi yaşlarında seyrek sakallı bir genç bir taraftan masayı silerken;

-Buyursunlar, buyursunlar. Hoş geldiniz, ızgara köfte, İskender döner. Diye menüyü saymaya başladı Ağabeyi Fikret kafasını kaşıdıktan sonra;

-Bize birer sade döner kebap ortaya çoban salata. Dedi. Siparişleri beklemeye başladılar.

Fahri meraklı gözlerle çevreyi süzmeye başladı. Üzeri beyaz mermer küçük beş, altı masa bu masaların etrafında hasır iskemle dar fakat temiz bir kebapçı dükkânında oturuyorlardı. Dükkânın köşesinde cam kenarında elinde uzunca sallama döner bıçağı, şişmanca orta boylu pala bıyıklı döner ustası elindeki beze alnındaki terleri siliyordu. Döner; etlerin uzunca bir şişe dizilerek dik olarak kömür ve gaz ateşinde yavaş, yavaş pişirilmesidir. Döner ustası döner şişini sol elindeki pişen etleri toplama kabıyla çeviriyor, sağ elindeki sallama bıçağıyla zevkle etleri keserek kapta topluyor. Kestikçe şişteki etler yukarıdan aşağıya doğru daralarak konileşir. Uzunca porselen bir tabağın dibine, şişteki etler kızarırken sızan yağlara batırılan pide parçaları döşenmiş, üzerinde ince, ince kesilmiş kızarmış mis gibi et parçaları serpiştirilmiş bir iki dilim domates, sivri biberle süslenmiş öğle yemeği yolcularımızın önüne konuldu. Masanın ortasına söğüşlenmiş domates, maydanoz sıvrıbıber… Çoban salata da servis edildi. Besmele çekerek,iştahla yemeğe başladılar. Döner kebabın arkasına taze çıtır, çıtır tereyağlı kadayıf tatlısını yediler. Öğle yemeğinin sonunda şükrederek birer bardak buz gibi kaynak suyu içtiler. Ellerini yıkadılar Fahri ilk defa şehirde yemek yiyordu. Masa, iskemle metal kaşık, çatal lokanta, kebapçı dükkânı ile tanıştı. Köyde yer sofrasında, bakır sini bakır kaplar içinde, tahta kaşıklarla, yemeğine göre elle yufka ile yemek yenir. Ağabeyi dükkânın kapısına yakın kasaya hesabı ödedi. Ellerinde birer kürdanla kebapçı dükkânından çıktılar. Geze, geze otogar’a doğru ilerliyorlardı, maksatları şehri tanımaktı. Murat Çelebi caddesinden Kadınana caddesine oradan otogara ulaştılar. Otogar camiinde öğle namazlarını eda ettiler. Köy’e hareket saati yaklaştı simsarların sesleri birbirine karışıyor.

-Haydi Dinar. Dinara kalkıyor. Haydi. Şuhuttt, kalkıyor. Hemen kalkıyor.

Dönüş biletlerini aldıktan sonra otogarda dolaşmaya başladılar. Hediyelik satan dükkânları gezdiler. Lokumcular, leblebiciler kaymakçılar, şekercilerin önünden geçerken uygun bir satıcıdan cevizli lokum, kaymaklı şeker paket yaptırdılar. Hızlı adımlarla Şuhut minibüslerinin peronuna yürüdüler. Minibüs şoförü yerini almış klakson çalıyor, muavin ise arka kapıda olanca sesiyle;

-Şuhut, Şuhuttt. Şuhuuut! Haydiiii. Şuhuuuttt. Kalkıyoruz. Aşağıda Şuhut yolcusu kalmasın diye bağırıyordu. Fahri ve ağabeyi bindikten sonra birkaç kişi daha koşarak minibüsteki yerini aldı. Minibüs yavaş, yavaş otogarın çıkış kapısına yöneldi. Muavin otogar çıkış ücretini ödedikten sonra yolcularımız Şuhut yoluna düştü. Yolculuk esnasında ikisi de yorgunluktan yolcu koltuğunda uyudular. Köye yaklaşınca Fahri uyandı, ağabeyini de uyandırdı. Mahmur, yorgun meydanda minibüsten indiler, evlerinin yolunu tuttular.

Fahri okullu olmuş, ilk defa gurbete çıkacaktı. Çocuk yaşta köyünden annesinden, babasından kardeşlerinden arkadaşlarından ayrı kalacak. Koşup oynadığı, kışın soğuğunu, çamurunu yazın sıcağını, tozunu nasıl unutacaktı. Eylül ayının ortalarına doğru okulu açılacaktı. O’nun için geri sayım başladı. Köyde işler azalmıştı. Köy halkı kahvede iskemle üzerinde pinekliyor. Tek eğlence aracı televizyon sadece köy kahvesinde bulunuyordu. Haberler canlı orada dinlenir, yorumlanır. Siyasilerin demeçleri karşıtlar arasında tartışılır. Heyecanlı dakikalar yaşanırdı. Yabancı diziler furyasında küçük ev, kaçak, komiser kolombo, uzay yolu. Yerli dizilerden küçük ağa, kaynanaları. izlemek için akşam yemeğinden hemen sonra kahvedeki yerinizi almanız gerekirdi. Akşamları havalar soğumuş, dışarıya yeleksiz kazaksız çıkmak mümkün değildi. Fırsat buldukça okul hazırlıkları yapılıyordu.

Şuhut pazarından babası büyükçe tahta bir bavul getirmişti. Bu bavul iç çamaşırı, kazak, çorap gibi giysilerle doldurulacaktı. Annesinin nakış, nakış ördüğü yün çoraplar, ablasının imlik, imlik dokuduğu uzun kollu hırka, iç fanilası sandığın üzerinde bavula yerleştirilmeyi bekliyor.

Beklenen gün geldi çattı. Fahri artık yuvadan uçuyordu. Gerekli hazırlıklar tamamlanmıştı. Asker uğurlar gibi ev halkının yüreğini değişik duygular dolduruyordu. Özlem ateşi yüreklerde ilk günden alevlenmeye başladı. Buruk bir sevinç gözlerde nemleniyordu. Fahri evdeki büyükleriyle tek, tek helalleşti, vedalaştı. Elinde kocaman buz yeşili tahta bavulu köy meydanına yöneldi. Yolda buğulu gözlerle mahalle arkadaşlarını aradı. Bazı arkadaşlarının ilçedeki okullara kayıt yaptırdıklarını biliyordu. Arkadaşları çoktan meydandaki minibüsteki yerlerini almıştı. Okulların özel kıyafetlerinden hangi okulda öğrenim gördüğü bilinirdi. Şapkalardan da tanınırdı. Sarı şerit normal, kırmızı şerit ticaret, yeşil şerit şapka sanat ortaokula giden öğrencinin başında bulunurdu. Arkadaşı Ahmet’in başındaki şapkanın rengi sarı, Nuri ‘nin ki yeşil kendisininki beyazdı. Üç arkadaşın mutlulukları gülen yüzleri, ışıl ışıl gözlerinden okunuyordu. Köy eşrafı bu gençlere gıpta ile bakıyordu. Tahsil için gurbete gidiyorlardı. Faydalı bir genç olarak yetişeceklerdi. “Allah yolunuzu açık etsin, zihin açıklığı versin.” diye dua ediyorlardı.

Köy dolmuşu homurdana homurdana, yolları yutuyor, yol kıvrımlarını sağa sola salınarak geçiyordu Şuhut’a ulaşınca bazı yolcular dolmuştan indiler. Yeni yolcularını alan dolmuş Afyonkarahisar’a doğru yola koyuldu. Dağ tepe, orman bozkır geçti Nihayet şehrin ilk binaları görüldü. Dolmuş yolcularını yolda tek, tek bırakarak, otogar’a geldi, perona girdi. Şoför “son durak beyler” dedikten sonra dolmuşun arkasındaki merdivenlerden çıkarak üst bagajdaki yolcu eşyalarını indirmeye başladı. Fahri tahta bavulunu kaldırdı. Hamallar “Taşıyalım ağabeyler” diyerek, yanında bitiverdiler. Elinde bavulu belediye otobüs durağının yolunu tuttu. Beklenen belediye otobüsü yaklaşıyordu. Genç öğrenci ağır tahta bavulunu taşımaya uğraş verirken, kalabalık arasından otobüse binmeye çalışıyordu.

Güçlükle otobüse binmeyi başardı. Cüssesi küçük olduğundan kalabalığın sürüklemesiyle kendisini otobüsün arka merdivenlerinde buldu. Sağa sola çarpmamak için tutunacak yer bulamadı. Ayakta zor duruyordu. Kan ter içinde kaldı. Sakallı güler yüzlü orta yaşlı birisi fahriyi kolundan tutarak oturduğu yere doğru çekti.”Bavulunu şuraya koy” dedi. Otobüs her durakta duruyor, yolcular inip, biniyordu. İmaret camiinin önünden geçtiler. Yonca altı camiinin önünde indi.Okula yürümeye başladı. Yürüdükçe elindeki tahta bavulun ağırlığı artıyordu. Okulun bahçe kapısında fiziki yapısı iri ve yaşça büyük iki erkek öğrenci karşıladı. Uzun boylu, şarışın, mavi gözlü olanı “yorulmuşun” diyerek elindeki bavulu aldı. Pansiyon binasına yöneldiler. Pansiyon müdür yardımcısı odasındaki görevli memurdan yatakhanede kendisine ayrılan ranzanın bulunduğu koğuşun kapı, dolap numaralarını öğrendi. Koğuşta onu hademe bekliyordu. Battaniye, yastık nevresimini eline tutuşturdu. Koğuş birinci katta idi. Kapısında beş yazıyordu. İki katlı ranzalardan üç tane bulunuyordu. Daha önce gelen arkadaşları yataklarını yapmış, dolaplarını yerleştirmişler. Ona cam kenarındaki ranzanın altı kalmıştı. Ranzanın üstüne elindeki nevresim takımını bıraktı. Ceketini karşıdaki ranzanın üst köşesine astı. Koğuş arkadaşları onu seyrediyordu. Yastık kılıfını taktı. Sıra battaniyenin çarşafına geldi. Eline çarşafı aldı evirdi çevirdi. Torba şeklinde, yatağın baş tarafına gelecek yeri köşelerden bir el girecek şekilde açık, ayak ucuna gelecek yeri tamamen açık, battaniye yerleştirildikten sonra kapatılması için üç, beş düğme buluyordu Böyle çarşafı ilk defa görüyordu. Köyde annesi ve ablaları yorganı yere serdikleri çarşafı yorgan iğnesi ile dikerek kaplarlardı. Arkadaşlarından deneyimli olanı çarşafı alt tarafından başa doğru kıvırdı. Sağ ve sol köşedeki açıklıktan elini sokarak battaniyenin iki ucundan tutarak ranzanın ikinci katına çıktı. Battaniyeyi aşağı sallayarak nevresimi takıverdi. Ucundaki düğmeleri kapattı. Artık yatak çarşafını yatağa serdi mi. Akşam uyuyacağı yatağı hazırdı. Tahta bavulundaki özel eşyalarını dolabına, dolap kapağındaki talimata göre yerleştirdi. Boş bavulu pansiyondaki emanet deposundaki görevliye teslim etti.

Yatılı öğrencilik hayatı başlamıştı. Hiç tanımadığı akranları ile beraberdi. Her biri Afyonkarahisarın değişik köy, ilçelerinden, komşu illerden gelmiş arkadaşları bulunuyordu. Saat 21.30 gösteriyor. Yeni, eski öğrenciler birer, birer yatakhanedeki koğuşlarına çekiliyor. Birinci sınıf öğrencileri aynı koğuşlardaydı. Çoğu ilk defa baba evinden uzakta geçirecek, ranzada uyuyacaktı. Fahri çizgili, pamuklu Sümer pijamalarını giydi. Dişlerini fırçaladı. Abdestini aldı. Koğuşa geldiğinde koğuşun lambaları çoktan sönmüş bazı arkadaşları uykuya dalmış, bazıları sağına, soluna dönerek uyumaya çalışıyordu. Fahride yattığı yeri yabancıladı. Bir türlü uykusu gelmiyordu. Gözleri biraz kirlendi ki, kapının yanındaki ranzadan için, için ağlama sesi geliyordu. Ağlama sesi kesildi. Tam içi geçiyordu. Küüüt sesiyle gözlerini açtı. Yukarıdan düşeni anlamaya çalışırken yerden bir şeyin kımıldadığını fark etti. Ah.Ahh.Ahhh… anammm… uh.uhhh.. .sesleri kulağının dibinden geliyordu. Çünkü kendi yattığı ranzanın üstünden aşağı düşen arkadaşı Hasandan başkası değildi.

Dersler başlamış, pansiyonda düzenli hayata geçilmişti. Hademesinden, aşçısına, öğrencisinden, öğretmenine her biri pansiyonun kurallarına uyuyorlardı. Belli saatte uyku, yemek, mütalaa. Aynı zamanı, mekânı paylaşarak birlikte yaşamanın bilincine varmanın zevkini tadıyorlardı. Bunun yanında, küllenen özlem ateşi içten, içten alevleniyordu. Köyünü, annesini, babasını kardeşlerini özleyenler, bayram, yarıyıl, yaz tatillerini iple çekiyorlardı. Fahri orta bir iki. Lise bir iki, derken son sınıfa gelmişti. On bir yaşında başladığı yatılı ortaöğretimin sonuna gelmişti. Zaman su gibi akıp gitti.Aradan yedi yıl gibi uzun süre geçti. Yüz yirmi kişiyle başladıkları okuldan ancak yirmi arkadaşıyla mezun olacaklardı. Çünkü arkadaşlarından bazıları ara sınıflardan başka illere nakil gitmiş, bazıları orta kısımdan başka liselere geçiş yapmış, bazıları özel sebeplerle öğrenimlerini bırakmıştı.

Fahri’de artık lise son sınıf öğrencisi olmanın olgunluğu, ağır başlığı gözleniyor. Kendisi ve arkadaşları bunun farkındaydı. Orta birinci sınıfa başladıkları yıllardaki davranışları ile şuandaki davranışları arasında çok fark vardı. Kendisinden küçüklere sevgi ile yaklaşıyor. Derslerinde, diğer özel işlerinde elinden geldiği kadarıyla yardımlarına koşuyordu. Çünkü daha önce aynı ilginin fazlasını büyüklerinden görmüştü. Şimdi Fahri ve arkadaşları okulların ilk açıldığı günlerde mezun olunca ne yapacağız sorusuna cevap aramaya çalışıyorlar. Fahrinin babası iki yıl önce vefat etmişti. Evlenme çağına gelen ablaları köyden başka yerlere gelin gitmiş. Ağabeyleri çalışmak, iş bulmak için büyük şehirlere göç etmişlerdi. Köydeki işleri annesi, küçük ablası tatillerde de kendisi yapmaya çalışıyordu. Ailenin ekonomik durumu fakirlik sınırına çoktan dayanmıştı.

Fahri okuldaki çalışkan, başarılı öğrencilerden biriydi. Liseden sonra üniversite okumak istiyordu. Okuldaki aldığı dersler üniversiteyi kazanmaya yeterli değildi. Üniversiteye hazırlık dershanesi veya bazı derslerden kurs alması gerekliydi. ikinci el üniversiteye hazırlık kitabı, soru kitapçıkları testler edinmiş gece, gündüz demeden, okuyor, öğreniyor soru çözüyor, testlerle kendi, kendine deneme imtihanları yapıyordu. Fakat matematikten yeterince başarılı olamıyordu. Bu duruma çözüm bulmalıydı. Arkadaşı Abdullah ile sınıf öğretmenleri Metin Bey”e anlattılar. Metin Bey ertesi günü nöbetçiyle öğretmenler odasına çağırdı. Koşarak, heyecanla öğretmenler odasının kapısına gittiler. Sınıf öğretmenleri onları koridorda bekliyordu. Ceketlerini düğmeleyerek yanına gittiler. Metin Bey kendinden emin, ciddi;

-Arkadaşlar gözünüz aydın matematik öğretmeni Ahmet beyle görüştüm. Her gün okul çıkışı saat on beş otuzdan sonra size matematik dersi verecek. Sizden bu derse katılacak son sınıf en az on öğrencinin ismini istiyor dedi. Vazifesini yerine getirmenin sevinciyle, gülümseyerek öğretmenler odasına yöneldi. Bu müjdeyi aldıktan sonra hemen sınıflara koştular. Son sınıf öğrencisi arkadaşlarıyla tek, tek görüştüler ikna ettiler. Sınıf, ad soyadı ve okul numaralarını yazarak yirmi kişilik öğrenci listesini hazırladılar. O gün son saatte öğretmenler odasında Metin Beyi aradılar görüşemediler. Ertesi günün sabahı tekrar aradılar, her teneffüs öğretmenler odasının önünde nöbet tutular. Okulu dört döndüler, yemekhane, yatakhane, kütüphane bakmadıkları girmedikleri oda kalmadı. Metin Bey iki gündür ortalıkta yoktu. Bahçede müdür yardımcısıyla karşılaştılar. Ondan kendisinin öğleden önce dersinin olmadığını ancak öğleden sonra okula geleceğini öğrendiler. Beklemekten başka çareleri yoktu. Heyecandan öğrenci listesinin yazılı olduğu kâğıt ellerinde kırış, kırış olmuştu. Öğle arasında Metin Bey okulun bahçe kapısında göründü. Selamlaştıktan sonra o listeyi sormadan kâğıdı eline tutuşturdular. Metin Bey listeyi baştan sonra isimleri okuyarak, inceledi. Hımm. Tamam, teşekkür ederim arkadaşlar diyerek çeketinin cebine koydu. Fahri ve Abdullah vazifelerini yapmanın huzuru içinde sınıflarının yolunu tuttular. Metin Bey öğretmenler odasında aradığını bulamadı. Veli Bey’e Ahmet beyi soracaktı. Öğretmen dolaplarının arkasında bir tıkırtı duydu. Az sonra elinde kâğıtlarla Ahmet Bey göründü. Öğrencilerin buruş, buruş olmuş listesini uzattı;

– Ahmet Bey hocam size matematik dersi almak isteyenlerin isimleri dedi. Ahmet Bey listeyi eline aldı. “Bu gençlerle 7/B sınıfında ders çıkışında bir araya gelelim” dileğinde bulundu. Yirmi kişilik öğrenci gurubu sınıfı doldurdu. Ahmet Bey sınıfa girince öğrenciler ayağa kalktı. Ahmet Bey öğrencileri üniversite imtihanlarına hazırlanma konusunda gösterdikleri gayretten dolayı tebrik etti. Kısa konuşmadan sonra başkan olarak aralarından Cavit’i seçtiler. Her gün ders çıkışında firesiz derse katılıyorlar, Cavit düzenli olarak yoklamayı yapıyor. Öğrenciler arasında iyi bir dayanışma gözleniyor. Anlamadıkları konuları önce birbirlerine soruyor. Anlayanlar, anlamayanlar geniş olarak izah ediyordu. Ellerinde faydalı dokümanı olanlar diğerleriyle paylaşıyordu. Hafta sonlarında yapılan deneme imtihanlarında alınan yüksek puanlar yüzleri güldürüyordu. Dersler verimli neşeli geçiyordu. Herkes bu matematik dersini sevmiş, mutlu olmuştu. Matematik dersi başlayalı bir ayı geçiyordu. Cuma günü Ahmet Bey sınıftan çıktıktan sonra ayağa kalkarak, müsaade istedi.

-Arkadaşlar Ahmet hocamızın bize emeği geçiyor. Çam sakızı çoban armağanı hediye mukabilinde para takdim edelim. Teklifinde bulundu. Bu teklifi oy birliği ile kabul ettiler. Kimi arkadaşı eve gidiş, geliş parasını, kimi öğle yemeği için verilen harçlığını, simit gazoz parasını verdi. Mütevazi bir meblağ toplandı. Bu meblağı hocalarına takdim etmek için üç kişiyi temsilci seçtiler. Salı günü matematik dersinden sonra Ahmet Beyin peşinden öğretmenler odasına doğru koridorda yürümeye başladılar. Sınıf başkanı Cavit;

-Affedersiniz hocam, sizinle konuşabilir miyiz diye söze başladı. Emeğinizin karşılığını asla ödeyemeyiz. Ancak aramızda karar vererek topladığımız, az ama gönülden arkadaşlarımızın emanetini size takdim edebilir miyim diye avucundaki parayı utanarak Ahmet Bey’e uzattı. Ahmet Bey bu davranış üzerine duygulandı, gözleri nemlendi, yutkundu Öğrencilerinin gözünün içine sevgi ve şefkatle bakarak duygularını sesine yüklercesine titrek bir sesle;

-Çocuklar bu dersi ücret karşılığı vermeyi hiçbir zaman düşünmedin, düşünmem de. Bu emeğimim karşılığını ancak gireceğiniz imtihanı başararak ödeyebilirsiniz. Dedi. Cavit’in para tutan eli havada kaldı. Cavit ve arkadaşları bir şeyler söylemek istedi. Israrları boşuna Ahmet Bey gözlerinden sessizce süzülen gözyaşlarını gözlüklerinin altından silerek, çoktan öğretmenler odasına girmiş kapıyı kapatmıştı.

Fahri ve arkadaşları üç aylık süreyi üniversiteye hazırlanarak, son sınıf derslerine çalışarak geride bıraktılar. Üniversiteye öğrenci seçme ve yerleştirme sınavı haziran ayının son pazar günü yapılacak. İmtihan günü yaklaştıkça imtihan heyecanından yürekleri küt, küt atıyordu. Türkçe, edebiyat, tarih coğrafya, felsefe. Derslerinde konu tekrarı,soru çözümü,test tekniği çalışması ve deneme imtihanları derken son on güne girmişlerdi. İmtihana girecekleri yeri belirten, sınav giriş kimlik kâğıtları ellerine ulaştı. Cavit ve Fahri il bazında birinci tercihleri Eskişehir’de sınava girecekler.

Haziran ayının son haftası günlerden Cuma sıcak bir hava iki arkadaş öğleden sonra Ulu camide buluştular. Yolculuk Eskişehir’e imtihana girecekleri okulu bir gün öncesinden öğrenecekler. Karayolu veya Demiryolunu tercih edecekler. Trenle gitmeye karar verdiler. İstasyona gittiler. Cumartesi gününe biletlerini aldılar. İstasyonda buluşmak üzere sözleştiler. Artık hayatlarının dönemecinde, çok önemli dönemeçlerden biri onları bekliyordu. Onlar bu dönemeci başarıyla döneceklerinden emindi.

Ellerinde küçük bir valiz, temiz kılık, kıyafetleri ile yolcularımız Afyonkarahisar istasyonundalar. Konya’ dan gelip , Kütahya istikametine gitmekte olan tren bir numaralı perona girmektedir. Eskişehir, Kütahya istikametinden gelip Denizli istikametine gitmekte olan tren üçüncü peronda harekete hazırdır. Anonsları istasyon binasında yankılanıyor. Emsallerine göre modern görünüşe sahip binanın bekleme salonundan geçerek, bilet gişelerinin önüne geldiler. Talebe,tam yazan fiyat listesine bakarak memura kimliklerini göstererek iki talebe bileti aldılar. Büyük kapıdan peronların bulunduğu yere çıktılar. Kendilerini Eskişehir’e götürecek motorlu treni beklemeye başladılar. Uzaklardan kesik, kesik güçlü tren klakson sesleri duyuluyordu. Kütahya, Eskişehir istikametine gidecek olan toros ekspresi ikinci perona girmektedir. Anonsu yapıldı. Afyondan başka bir ile gitmeyen on yedi ,on sekiz yaşlarında iki genç meraklı gözlerle motorlu treni izliyorlar. Tren hızını iyice kesmiş, demirin, demire sürtmesinden çıkan ses kulakları tırmalıyordu. Yorgun insan misali tren inliye, inliye durdu.

Trenin düdük sesi gurbeti, ayrılığı hatırlattığı için hüzünlüdür. Buna rağmen bu ses duyulunca tatlı bir telaş başlar kapılara koşulur. Binenler inenlerle çarpışır. Bavullar, valizler, eşyalar hızla vagonlara taşınır, kompartımana yerleştirilir. Nedense tren istasyonda durmadan yolcuları treni kaçırma korkusu sarar. Sanki lokomotif canlı bir insan,her şeyi görür, hisseder. Tren hareket etmeye başlayınca yolcu yakınları yerde, yolcular vagonun penceresinde el, mendil sallar, buğulu nemli gözler silinir. Son vagon peronu terk edene kadar koşulur. Tren bir istasyondan ayrılınca nereye gideceğiniz önemli değildir. Yüreğinizi hüzün kaplar, acı çöreklenir ayrılığın, hasretin sızısı ciğerinizi kavurur. Kimi zaman ayrılmak kavuşmaktır. Ulaşacağınız menzilde sizi bekleyen yarınız, yareniz varsa hüznünüz sevince döner. İnsan bulunduğu yerde misafirdir. Misafir olan gurbettedir. Gurbette olan sılayı özler. Trenler Gurbetteki ile sıladakini kavuşturur. “Kara tren gelmez mi ola, düdüğünü çalmaz mı ola “,”Kara tren gecikir, beklide hiç gelmez. Dağlarda salınırda derdimi bilmez. Dumanın savurur halimi görmez.”gibi onlarca türküye, şarkıya konu olmuştur. Tren bizim kültürümüzün bir parçasıdır. Hayat tarzımızdır, Şiirler söylenmiştir trenle ilgili;

“İki rayı gibiyiz bir tren yolunun

Yakın olması, neyi değiştirir ki

Son istasyonun.”

Treni o kadar sevmişiz ki ona sahip olmak için her şeye rıza göstermişiz. Sultan Abdülaziz’in “Memleketimde demiryolu yapılsın da isterse sırtımdan geçsin:” sözünde ifade bulmuştur.

Tren yolculuğu bazıları için tutkudur. Trene binmek yolculuk yapmak onun için mutluluktur. Trene yerleşir, yerleşmez yerinde duramaz. Sağa, sola ona, buna çarparak, düşmemek için oraya, buraya tutunarak vagonlar arasında gezinir. Tiryakilerin vagonlarından geçerken tiryaki değilseniz boğazınız yanar. Üzerinize duman siner, ağızlık gibi kokar. Makinistinden, Kondüktörüne, Hareket memurundan, gişedeki memuruna, uğurlayandan, yolcusuna, simitçisinden, seyyar satıcısına. Hayatından memnundur.

İki arkadaş serçe parmağı uzunluğunda, dikdörtgen şeklinde haki renkli tren biletlerini okuyup anlamaya çalışıyorlardı. Biletin üzerin büyük siyah harflerle T.C.D.D yazıyor, kanatlı ray üzerinde tren tekeri sembolü bulunuyor, III. mevki talebe notu vardı. Valizlerini kavrayarak önlerinde duran ilk vagona yaklaştılar, yolcu vagonundan ellerinde valiz, bavul çuval denkleriyle inen yolcuları beklediler. Fahri ilk basamağa besmele çekerek adımını attı. Merdivenin sağında demir tutamağa tutunarak ikinci vagonun kapısından içeri girdi. Arkasından kendisini Cavit takip etti. Kompartımanların bulunduğu bu vagondan ilerlediler. III. Mevki vagonu arıyorlardı. Koridorda resmi kıyafetli bilet kontrol memuruyla karşılaştılar. Seyahat edecekleri yeri sordular. Memur başını kaldırdı. Fahrinin elindeki bilete baktı;

– III. Mevki sondan ikinci tahta oturaklı vagon dedi. Ellindeki bilet zımbasıyla başka bir kompartımana yürüdü. İki arkadaş birbirinin yüzünü, gülümseyerek süzdü. Vagon numaralarını takip ederek ilerlediler. Birinci, ikinci işte üçüncü mevkideler. Üçüncü mevkii trende en ucuz vagon; tahta oturaklar, oturma yeri numarası yok, yolcular boş buldukları diledikleri yere oturuyor. Bizim yolcular vagonun en arkasında pencere kenarına oturdular. Bu mevkii seçenlerin kıyafetlerine, aralarındaki konuşmalarına bakarak mesleklerini tahmin etmede zorlanmazsınız. Kadınlar mahalli kıyafetli; topuklarına kadar uzun, morun, kırmızının bütün renklerini taşıyan elbise giymiş, başlarına oyalı rengârenk yazma takmışlar. Erkekler altı köşe kasketli, ayağında körüklü pantolon, körüklü çizme, sırtında yelek, elinde otuz üçlü iri taneli tespih, yorganı dengi yanında “Gardaş hele yanaşta oturak .” deyip önce kendisine bir yer bulup sonra dengini almaya çalışan vatandaşlarla doluyor. Hava sıcak olmasına rağmen dize kadar koyun yününden örülmüş çorap, ayağında en ucuzlarından lastik ayakkabı, aba kumaştan dikilmiş, eski yamalı ama temiz pantolon, demir yolları markalı köstekli saat, bir cebinde tütün tabakası öteki cebinde kavlı çakaralmaz çakmak bulunuyordu. Üçüncü mevki yolcuları yoksul ama kanaatkâr, duru düşünceli mutlu insanlarından oluşuyordu.

Afyon tren istasyonu şehrin dışında kenarda kalıyordu. Her şehirde olduğu gibi şehrin çıkışına kadar demir yolunun geçtiği bölge sağlı sollu yerleşim bölgesi ve kara yolundan ayrılmıştı. Kondüktörün geç işareti düdük sesine makinistin hareket ediyoruz anlamındaki sireniyle lokomotif yavaş yavaş hareket etmeye başladı. Hızını artırdıkça vagon tekerlekleri raylar üzeride tak tuk, tak tuk, taka, tuka, taak tuuk, tak diye ritim tutuyordu. Bu ritim lokomotif motorunun çıkardığı, düdük sesiyle beraber kulaklarda sanki doğal orkestra oluşturuyordu. Motorun sesi bir anda gürleşiyor,bir anda hafifliyordu. Tekerleklerin sesi de buna uyum sağlıyordu. Uzaklaştıkça şehrin evlerinin kırmızı kiremitleri Hıdırlık tepesi, kalesi uzaktan siyah bir nokta gibi görünüyordu. Demiryolu ile Ankara-İzmir karayolunun kesiştiği yerde seyir halindeki araçlar trenden daha hızlı hareket ettikleri görülüyordu. Afyon Ali Çetinkaya istasyonundan ayrılalı yarım saati geçti. Lokomotiften ses gelmiyordu, sustu. Vagon tekerleri ile rayların konseri net duyulmaya başladı. Düdüğün sesi sanki konserin finaliydi. Raylardaki teker gıcırtıları konsere ara beş dakika ara verildiğini hatırlatıyordu. Vagonlar sarsıla, sarsıla durdu. 1894 tarihine göre II. Abdülhamit zamanında yapıldığı anlaşılan küçük ama mimarisi şirin bir yapının önündeyiz. Büyük harflerle İhsaniye yazıyor. Afyonun güzel ilçelerinden İhsaniye gazlı göl kaplıcalarıyla ün yapmıştır. Burada inen binen yolcular oldu. Lokomotif sarsıla, sarsıla hareket etti. Konser kaldığı yerden devam etti.adı. Artık Frig vadisindeyiz; Kaya mezarların, peri bacalarının çıplak tepelerin arasından geçiyoruz. Bu tarihi mekânlarda nice destanlar yazıldı. Milli Mücadelemize şahitlik etti. Döğer, Demirözü, Değirmen özü, Çöğürler, Alanyunt Müselles istasyonlarını geçtikten sonra Kütahya istasyonundayız Trenimiz burada biraz gecikecek. Zira karşı yönden gelen treni beklemek zorundayız. Eskişehir yönünden İzmir’e giden düdüğünü acı, acı çalarak istasyona giriyor. Bizim trenimizde harekete hazırlanıyor. Hızımızı artırarak ilerliyoruz Alanyunt, Ulu köyü geçiyoruz. Motorun gür sesi yine birden kesildi.Anlaşılan yeni bir İstasyona geldik.Ortada yüksek,büyük ana bina kenarlarında daha küçük iki küçük binadan oluşan Sabuncu pınara gelmiştik. Osmanlının son dönemi batı gotik mimari tarzında yapılmış. İnen binen yolcular, hareket ediyoruz. Porsuk, Kızılinler, Enveriye derken kendimizi Eskişehir’de buluyoruz. Eskişehir tren istasyonu emsallerine göre geniş alana yayılmış modern, daha büyüktür. Fahri, Cavit valizlerini aldılar. Peronları birbirine bağlayan alt geçitin son merdivenlerini çıkar, çıkmaz görkemli yapının önünde kendilerini buldular. Ortada yüksek, yarım daire çatıyla örtülü salon, yanında yolculara hizmet veren bekleme salonları, alış veriş mekânları, yemek salonları, eşya emanet salonları, yük depoları v.b binalardan oluşuyor. Bekleme salonundan geçerek hediyelik eşyaların satıldığı bölümde lüle taşından yapılmış tespih, gerdanlık, bileklik gibi süs eşyası, met helvası, kâğıt helvası, lokum çeşitleri, şekerlemeler, pastalar, börek, cantık gibi yiyecekler bulunur. Yolcularımız bunları seyir ediyorlardı. Fahri duvardaki saati göstererek;

– Öğle namazı yaklaşıyor. Eskişehir’de gecelemek, dinlenmek için bir yer bulmalıyız. Çünkü yarın bizim için önemli bir gün olacak. Dedi.

İkisi de Eskişehir’e ilk defa geliyorlardı. Şehri tanımıyor adres bilmiyorlardı. Cavit’in amcası Eskişehir’de uzun yıllar görev yapmış olduğundan, imtihana girecekleri okula nasıl ulaşacaklar, hangi otelde kalacaklar nerede gezecek yemek yiyecekler konusunda günler öncesinden Cavit’i bilgilendirmişti. Bu bilgiler ışığında İstasyondan çıkınca büyük bir meydan, ortasında küçük bir parkla karşılaştılar. Yürümeye başladılar meydanı geçince Atatürk caddesinde porsuğun üzerindeki köprüye ulaştılar. Köprüden sonra sola döndüler. Porsuğun kenarından yürümeye başladılar. Burası Eskişehir eğlence yerlerinden Yalaman adası halk arasında adalar olarak bilinir. Porsuğun üzeride iki üç kişilik küçük kayıklarla gezinti yapan insanlar görülüyor. Hafta sonu tatili, imtihan haftası olmasından şehir dışından gelen misafirlerle beraber halk burayı doldurmuş. Gençler,çocuklar luna parkta çarpışan arabalara,. atlıkarıncalara,dönme dolaplara biniyorlar. Kimileri yazlık sinemaların önünde afişleri inceliyor. İzzet Günay, Hülya Koçyiğit, Cüneyt Arkın, Fatma Girik, Ayhan Işık, Belgin Doruk gibi meşhur sineme sanatçılarının filmlerini tercih etmeye çalışıyor. Yolun sağında ve solunda dondurma, limonata, közlenmiş veya kaynamış mısır, pamuk şeker,kağıt helva,ballı ballı,elma şekeri,kuruyemiş simit gibi türlü,türlü yiyecek ve içecek satan seyyar satıcıların sesiyle inliyor.”Süt mısır.. .”/’Taze susamlı gevrek simit.”, Buz gibi limonata.”.

Porsuğun üzerini irili ufaklı köprüler süslüyor, yolun sonunda Hilton otelinden çevrilen subay orduevi göründü. Kıbrıs’ta şehit düşen pilotlarımızdan Cengiz Topel’in küçük heykeli göze çarpıyor. Çok katlı binaların yer aldığı bu bölgenin ismi köprübaşıdır. Porsuğun ada şekline getirdiği yerde üç katlı, beyaz eski mimari tarzda belediye binası, suyun ortasında Amerika’daki özgürlük heykelinin kötü bir kopyası, elinde meşale siyah elbiseli büyük bir bayan heykeli yer alıyor. Belediye binasının cadde tarafında met helvası, tahin, nuga helva çeşitleri satılan dükkânlar yer alıyor. Hemen karşıda Çukurçarşı, burası Eskişehir balık pazarıdır. Pazara merdivenlerle inildiği için bu adı almıştır. Merdivenlerin başında üzerinde mavi beyaz özel temiz giyimli seyyar satıcısı; 

-Es, Es tatlıcısı, Şam tatlı, fıstıklı Şam tatlı. Bağırıyor. Bir taraftan da dikdörtgen, üzeri ince şeffaf naylonla örtülmüş çinko tepsinin kenarına tatlı ispalotasıyla vuruyor.

Merdivenlerden inerken karşıda Eskişehir sinemalarında gösterilen filmlerin afişleri; Şan sinemasında boş beşik, Yurt sinemasında keloğlan, Marmara sinemasında Bağdat yolu Lale sinemasında Malkoçoğlu. Afişleri okurken burnunuza balık kokuları gelir. Ortadan ikiye bölünmüş saç varilden aldığı suyu balıkların üzerine rastgele serpen, balık satıcıları;

– Derya kuzusu bunlar. Karadeniz hamsi. Palamut. Sesleri kulakları çınlatıyor.

Müşteriler ile satıcıların sesleri arasında balık pazarının çıkışına gelerek kendinizi dar, tahta asma köprünün üzerinde bulursunuz. Sivrihisar caddesine ulaşan misafirler oteller bölgesine geldiler. Cadde şehrin en büyük, en kalabalık caddelerindendi. Çünkü otomotiv, oto yedek parçası acenteleri, hırdavattan, beyaz eşyaya, konfeksiyondan kırtasiyeye matbaacılara, elektrikli-elektronik eşyadan gıdaya kadar çeşitli ticarethaneler bulunur. Şehirlerarası otobüs terminali, tren garı diğer birçok cadde buraya merkezi önem kazandırmış.

Cavit küçük not defterini cebinden çıkardı. Amcasının verdiği bilgileri kontrol etti. Eskişehir’de kalacakları otelin ismini aradı. Emre Palas ismini buldu. Cadde kenarında közlenmiş mısır satıcısına oteli sordu. Satıcı oralı olmadı. Israr edince “Kaldır kafanı yukarı bak hemşerim” cevabını verdi. İstek dışı gülümsediler, birbirinin yüzüne baktılar, teşekkür ederek otelin kapısından içeri girdiler. Otel girişinden çok basamaklı merdivenle birinci kata çıkılıyor. Müşteri karşılama, kayıt kabul odası, televizyon, çay ocağı, dinlenme odası bu katta yer alıyor. Cavit selam verdikten sonra kendisini tanıttı, amcasının selamını söyledi. Karşılama memuru güler yüzle” Hoş geldiniz ” diyerek karşıladı. Cavit bir gecelik kalacakları, iki kişilik oda isteklerini iletti. Karşılama memuru onları kayıt, kabul masasına yönlendirdi. Otelimizde dördüncü katta arkaya bakan iki kişilik tek odamız kaldı. Kabul ederseniz size verebiliriz teklifinde bulundu. İki arkadaş beden diliyle anlaşarak, kabul ettikler. Nüfus cüzdanlarını verdiler. Memur kayıtlarını yaptı. Tahta topaca benzeyen anahtarlığı ellerine tutuşturdu. Fahri önde Cavit arkada ikinci, üçüncü derken dördüncü kattalar. Anahtarlıktaki iki yüz iki yazan odayı aramaya başladılar. Yüz doksan sekiz. İki yüz. İki yüz iki numaralı odanın önündedirler. Odalarına yerleşen gençleri telaş sardı. Üniversite imtihanına girecekleri okullarını görmeye gidecekler. Abdest hazırlığı yapıp en yakın camiye yetişmeliler. Eşyalarını bırakıp, odayı kilitleyip, anahtarı görevliye teslim ettiler. Çukurçarşıdan geçerek Değirmen sokağa çıktılar. Aşevi, kebapçı, lokantaların önünden, ayakkabı tamircilerinin, bıçakçıların yanından sıcak sulara ulaştılar. Camiye yaklaşınca kahveciler sokağından mis gibi kahve kokusu geliyor. Çarşı camiine geldiklerinde öğle ezanı okunmaya başladı. Çarşı caminin eski adı Baltacı oğlu idi. Cami sıcak sular bölgesinde bulunur. Bu bölgede sıcak su kaynakları bulunduğundan irili ufaklı kaplıca, banyo ve hamamlar yer alır. Vakıf(Yeni), Has, Erler. Meşhurlarındandır. Namazı eda ettikten sonra ayaküstü cami imamı ile tanıştılar. Üniversite imtihanına gireceği Hacı Süleyman Çakır Kız Lisesine nasıl gideceklerini öğrendiler. Batı kapısından çıkınca baharatçılar, aktarların yanından kuyumcular çarşısına, Taşhanın önüne doğru yürüyorlar. Taşbaşı çarşısında tuhafiyeci, hazır elbiseci, kumaşçı yüncü, yorgancı, ayakkabıcı, helvacı, saatçi, sobacı, kireççiler. Bulunuyor. İki eylül caddesine çıktıklarında sağda çift minareli Reşadiye cami, mimarisinden aynı dönemde yapıldığı anlaşılan Adliye, Merkez bankası Eskişehir şub esi, Defterdarlık, Valilik binası ve meydanı, solda belediye, Ziraat bankası Eskişehir şubesi merkez postane binası görülür. Caddeye bakan yüzünde büyük harflerle “Hacı Süleyman Çakır Lisesi” yazan binanın bahçe kapısına yöneldiler. Bina kapısı önündeki müstahdemden yardım istediler. Görevli imtihan giriş belgesini sordu. Belgeyi okuyarak, üçüncü kata çıkmalarını sağdan ikinci sınıfa gitmelerini söyledi. İki arkadaş söylenen sınıfa çıktı. Böylece Cavit imtihana gireceği yeri öğrendi. Sıra Fahrinin imtihana gireceği Atatürk Lisesine gelmişti.

Adalet ilkokulu yanındaki küçük müze binasını sağ yanlarına alarak iki eylül caddesine çıktılar. Yediler parkına doğru yürümeye başladılar. Yediler parkı Eskişehir’in meşhur caddelerinden Hamam yolunda başlar, ortasındaki Selçuklu eseri Alâeddin caminde sona erer. Bitişiğinde belediye otobüslerinin hareket merkezi bulunur. Parktan karşıya geçtiler. Karşılarında bayrak şiirinin yazarı Arif Nihat Asya’nın öğretmenlik yaptığı, edebiyat eleştirmeni Mehmet Kaplanın mezun olduğu tarihi okul binasını buldular. Kapıda yine onları görevli karşıladı. Fahri imtihana gireceği sınıfı, sırasını gördü. Okuldan ayrılırken aynı binada imtihana gireceğini söyleyen Kütahyalı Alimle tanıştılar.

Âlim Eskişehir’e sık, sık gelip, gittiği için burayı iyi tanıyordu. Odunpazarını gezmeyi teklif etti. Okuldan çıktıktan sonra okulun sağından yokuş tırmanmaya başladılar. Âlim yokuşun ortasında durdu. Yunusemre caddesi ile Çifteler caddesinin kesiştiği yerde soğuk yüzlü binayı göstererek;

-Şu bina daha önce kapalı cezaevi olarak kullanılıyordu. Şimdilerde çocuk ıslah evi olarak kullanıyor dedi.

Yıkık dökük tek katlı, iki katlı tarihi Osmanlı evlerinin önünden geçerek Ak Camiye geldiler. Ak cami; Beylikler döneminde Germiyanoğulları tarafından yaptırılmış. ilk şekliyle öğrencilerin barınacağı kısım, ders gördükleri medrese odaları, temizliklerini yaptıkları hamamıyla külliye şeklinde inşa edilmiş. Zaman içinde bir kısmı yıktırılmış. Günümüzde sadece cami, sonradan camiye çevrilen hamam kısmı kalmıştır. Cami ve diğer bölümler alttan hamamdan gelen buharla ısıtılıyormuş. Cami bahçe kapısında yapım tarihi miladi 1318 olarak görülür. Bahçedeki şadırvanda ellerini ve yüzlerini yıkadılar. Cami kapısından girer girmez hamamdan çevrilme bölümü, ana bölüme geçtiler. Cami küçük ama sade süslemesi, mistik havası insanı ferahlatıyor. Yakın tarihimizde yer alan Allah dostlarından birisi bu camide ibadet etmiştir.

Ak camiden ayrılan üç arkadaş dar, arnavut kaldırımlı sokaklardan geçerek Tiryaki Hasan Paşa camisinin önüne geldiler. Bademliği iki eylül caddesine bağlayan Şeyh Şahabettin Caddesi üzerinde bulunur. Alt katı ticarethane olan iki katlı bu caminin Eskişehir’de benzeri yoktur. Cami kitabesine bakılırsa bu camide beylikler dönemine aittir. Bademliğe doğru yokuşu tırmanınca Kurşunlu Camii ve külliyesi göründü. Yolun kenarındaki Kervansaray, Mimar Sinan tarafından yapılan Eskişehir’de tek eseridir. İstanbul’dan Medine’ye düzenli yardım götüren sürre alayların konaklaması için özel kervansaraydır. Sırasıyla imarethane, medrese odaları, Mevlevihane, sibyan mektebi, bunların ortasında cami önünde şadırvan yer almaktadır. Geleneksel İslam mimarisinin özelliklerini taşıyan külliye Eskişehir’de Mevleviliğin merkezi olarak bilinir. Caminin mihrabında, kubbelerinin aleminde Mevlevi külahı sembolleri görülür.

İmaret hane ile aşevi arasından çıkılınca karşıda Şeyh Şahabettin türbesi görünür. Dışından türbeyi Mevlevihane’nin arkasındaki sokaktaki Mevlevi kabirlerini ziyaret ettiler Mimari dokusuyla Osmanlı şehri olan Odunpazarındalar. Osmanlının kuruluşunda ve sonrası şehir merkezi olan buranın ismi Sultanönüdür. Osmanlı dönemi şehrin yöneticilerinin ikamet ettiği, ihtişamlı konaklar, cumbalı evler bulunur.

Sultan önü Osmanlı idari sisteminde sancaktır. Dış borçlar sebebiyle sömürgeci batılı devletler birinci dünya savaşından sonra alacaklarının karşılığı olarak çevredeki tabi kaynaklarımızı yağmalamaya başladılar. Ormanlarımızdan kestikleri ekonomik ağaçları tren yoluyla ülkelerine taşıdılar. Yakacak, artıkları ise bu bölgede pazarladılar. Halk arasında buraya Odunpazarı denildi.

Eskişehir kuş bakışı gören tepenin üzerinden şehri seyretmek hoşa gidiyor. Şeyh Edebali’nintürbesindeler, bu türbe makam türbesidir. Asıl merkat Bilecik’tedir. Türbe mezarlığın ortasında kalmıştır. Dar sokaklar, yıkık, dökük bakımsız konaklar evler size geçmişten haber veriyorlar. Geçmişin yorgunluğu hallerinden okunuyor. Onları günümüze ve daha sonrasına taşıyacak müşfik elleri hasretle, ivedilikle bekliyorlar. Dede, Paşa, Şamlılar Cunudiye mahallelerindeki çeşmeler, camileri gördükten sonra Akarın başına ulaştılar. Porsuk sulama ve değirmen çalıştırmak maksadıyla şehir’e girdikten sonra birkaç kola ayrılır. Akarbaşı camiinin yanında su değirmenin kalıntıları mevcuttu. Değirmenden geçen su Alâeddin cami yakınlarından hamamyolu caddesine, sıcak sulardan geçerek tozman çarşısından ana kola karışır. Akarın başında Kütahyalı arkadaşından ayrılan Fahri ile Cavit porsuğun kolunu takip ederek, sıcak sulardan Yasin Çakır un fabrikasın önüne çıktılar. Tozman çarşısının içinden köprüden büyük otelin arka kapısından sola dönerek porsuk sahilinden otellerine ulaştılar. Dinlendiler, akşam namazı için Nalbant camisine gittiler. Dönüşte Şükran lokantasında çorba gibi hafif yemekle karınlarını doyurdular. Köprübaşında biraz gezindiler. Yatsı namazını Çarşı camisinde kıldıktan sonra otellerine döndüler, erkenden yatıp, uyudular. Çünkü Pazar sabahı Üniversite imtihanına gireceklerdi.

Sabah ezanı sesiyle önce Fahri sonra Cavit uyandı. Sabah namazlarını camide eda ettiler. Dönüşte kahvaltı dükkânı ararken, kendilerini kapısında meşhur aşevi yazan çorbacı Mahir Ustanın önünde buldular. İçeri girince kalabalıkla karşılaştılar, erken saatte dükkânda oturacak yer yoktu. Arkada lavabonun yanında masadan kalkma üzere olan müşterilerin yerine sıra aldılar. Aşevi küçük olmasına rağmen ferahtı. Üzeri beyaz mermerle kaplı dört tahta sandalyeli masaya oturdular. Tertemiz bir mekân güler yüzlü çalışanları, memnun müşterileriyle cıvıl, cıvıl işleyen bir işyeri görünümündeydi. Yatılı okudukları için sabah çorbası içmeye alışmışlardı. Nefis mercimek çorbasıyla sabah öğününü çözdüler.

Otele döndüler eşyalarını toparladılar. Sabah bakımlarını yaptılar. Valizlerini hazırladılar. İmtihan giriş belgesi, bir fotoğraf nüfus cüzdanı, iki kalem açacak silgi naneli şeker gibi lüzumlu eşyalarını yanlarına alarak, valizlerini otelin yazıhanesine emanete bıraktılar. Sınava girecekleri okulun yolunu tuttular. İkisini de imtihan heyecanı ve telaşı sardı. Sohbet ederek yürüdüler. Süleyman Çakır Kız Lisesi önüne gelince birbirlerine başarı diledi İmtihan sonunda Alâeddin cami önünde buluşmaya karar vererek vedalaştılar.

Yaklaşık üç saatlik imtihan maratonundan sonra Fahri Alâeddin cami şadırvanında arkadaşını beklemeye başladı. Öğle namazı vakti yakındı. Cemaat cami avlusunda toplanmaya başlamıştı. O sırada Cavit geldi. Beraber abdestlerini tazelediler. Zihnen yorulmuşlardı. Oturaklara oturdular. Tatlı bir rehavet bedenlerini sardı. Üç yıllık lise hayatı, üniversiteye hazırlık derken, imtihan sonunda üzerlerinden büyük bir yük kalktı. Üniversite imtihanına ilk defa giriyorlardı. Telâşe, düşünceden kurtulmuşlardı. Buna rağmen Cavit hala imtihanın tesirini üzerinden atamamıştı.

-İmtihana girecekleri güvenlik kontrolünden sonra sınıflara yönlendirdiler. Sınıflar yirmi kişilikti. Yakasındaki görev kâğıdına göre bir salon başkanı, bir gözetmen görevliydi. Sıraların üzerine öğretmen masasından başlamak üzere birden yirmiye kadar rakamlar yazılıydı. Giriş belgesindeki, sınıf listesine yazılan numaraya göre herkes aynı istikamette yerine oturdu. Üniversite adayları nüfus cüzdanlarını veya benzerini, imtihan giriş belgelerini son altı ayda çekilmiş vesikalık bir fotoğrafı sıranın kenarına bıraktı. Salon başkanı, gözetmen sırayla titizlikle kimlik kontrolü yaptılar. İhtiyacı olan, isteklilere lavabo izni verdiler. Salon başkanı yüksek sesle sınavda uyulacak kuralları okurken, gözetmende tahtaya sınavın başlangıç, bitiş saatlerini, salon numaralarını tahtaya yazdı. Cevap kağıtları dağıtıldı, gerekli kodlamaların yapılması imza atılması istendi. Soru kitapçıkları dağıtıldı, sayfaları hızlıca çevirerek kontrol ettik. Beklemeye başladık, salondaki adayların heyecanı yüzünden okunuyordu. Okul binasında bütün zillerin çalmasıyla, salon başkanının “İmtihan başlamıştır, başarılar dileriz.” Sözüyle yarış başladı. Tercihim sayısal programlar olduğu için imtihana matematik sorularını çözerek başladım. Üç yanlış bir doğruyu götürdüğü için iyi bildiğim soruları, cevapladım, tereddüt ettiğim soruları cevaplamadım. Sırasıyla Türkçe, Fen bilimleri imtihanın sonlarında biraz Sosyal bilimlerden birkaç soru çözdüm. Allah (C.C)’ın izniyle iyi bir puan alarak üniversite imtihanında başarılı olacağım dedi.

Fahri’de imtihanda sözel sorulardan Türkçeden başladığını sırasıyla Sosyal bilimlerde Tarih, Coğrafya Felsefe. Soruları cevapladığını imtihan sonuna doğru Matematik, Biyolojiden sorulara cevap verdiğini söyleyerek imtihan hakkında görüşlerini puanlarının sosyal derslerden geleceğini belirtti. İyice acıktıklarının farkına vardırlar. Reşadiye camisine doğru yürüdüler. Öğle namazından sonra otellerine dönmek için Taşbaşı kebapçıları sokağından geçerken mis gibi, döner kebabı, ızgaranın, köftenin kokuları, cızırtıları açlıklarını bir kat daha artırıyordu. Dükkânların önündeki müşterilerin sohbeti çatal kaşık seslerine karışıyor. Sokakta bir boş sehpa yüksekliginde masa, küçük hasır iskemlelere kuruldular.

Temiz kıyafetli garson bir elinde çatal, bıçak kaşık, bir elinde beyaz bezle geldi. Bir taraftan masayı sildi, bir taraftan da siparişleri alırken çatal kaşıkları masaya yerleştirdi. Yarım saate yakın sürede kebapları önlerine ancak geldi. Bu güne kadar böyle lezzetli yemek yememişlerdi. İştahla kebaplarını yediler. Artık onlara Eskişehir’den ayrılmak zamanı gelmişti. Otogarın yolunu tuttular. Artık ikisi için beklenen geleceği, beklemekten başka yapacak işleri yoktu.

eml