Battal Gazi Destanı

Raviyân-ı ahbar, nakilân-ı asâr ve muhaddisan-ı ruzigâr şöyle rivayet ederler kim:

“Evvel zaman içinde, bundan 1250 sene evvel, aslen Horasan taraflarından olup, Emevi ordusunda hizmetler görmüş, Bizans üzerine yapılan cihatlarda bulunmuş, Anadolu’nun fethinde orduların önünde yer almış bir yiğit kişi vardı. Ona Battal Gazi denilirdi. Söylentilere göre soyu Hz. Ali’den geliyordu ve Emin Hüseyin Gazi’nin oğluydu. Asıl adı Cafer’di. Soyundan geldiği yer sebebiyle “seyit” idi.

Bazı zamanlar bir kaleyi bir başına fethederdi. Kahramanlığı dillerde destandı. Yakışıklılığıyla, şefkatli ve sevgisiyle dosta sevgi, düşmana korku salardı. Uyumak istemeyen hayırsız çocuklara, “Şimdi sana Battal Gazi meselini anlatayım, sen uyu” denirdi. Küffar ülkesindeki çocuklar ise “Uyumazsan Battal Gazi gelir, seni alır-götürür” diye korkutulurdu.

Türk insanı, hayatını menkıbelerle, destanlarla süslerken olağanüstü zenginlikte bir destan kültürünün oluşmakta olduğunun elbette farkında değildir. Destan, insanımızın hayatına o denli derin girmiştir ki, çoğu zaman gerçek, onun arkasında kalır, daha soluk kalır, daha cılız kalırdı. Menkıbelerde Seyyid Battal Gazi’nin dev bir cüsseye sahip olduğu söylendiği için, Eskişehir’in Seyitgazi yerleşim yerindeki kabrinde ona on metreden ziyade bir kabir ve ona uygun dev bir sanduka düzenlenmiş

Hz. İsa’nın doğumundan 740 sene kadar sonra Emevi ordusu, Eskişehir yakınlarındaki Akroyon kalesini kuşatmış. Kuşatmayı yapan birliğin başında, seyit soyundan gelme, son derece yakışıklı ve yiğit bir kumandan varmış. Kuşatma yapan Müslüman ordu sayıca azmış. Kale ise kavi imiş. Kuşatma aylarca sürmüş. Kaledekiler çaresiz kalınca, kuyruğuna basılmış kediye dönmüşler ve son bir defa çıkış yapmayı denemişler, çıkmışlar. Kendilerini kuşatan birliğin aslında küçük bir asker topluluğu olduğunu fark edince, kedi halleri aslana dönmüş ve kuşatma güçlerinin sayısından daha fazla askerle saldırıya geçmişler.

Kıyamet gününe benzeyen bir savaş cereyan etmiş. Havada cehennemi bir ağırlık varmış. Uçan kılıçlar, kılıçların peşisıra uçan kelleler, bağırtılar, naralar yeryüzünü kıyamet gününe çevirmişler.

At kişnemeleri ve can verenlerin canhıraş haykırmaları arasında, bütün bu seslerin hepsini bastıran bir çağrı yeri göğü tutmuş. Bir ses “Yetiş ya Battal Gazi!” diyerek gökyüzünü doldurmuş. Gökdemirlere bürünmüş kalabalık Romalılar bu naradan çok etkilenmişler. Savaş alanı bir anda, bir film sahnesi gibi susmuş ve beklemişler. Sesin geldiği yönün aksinde uzağında, üstünden enerji fışkıran dev yapılı bir adamı görünce irkilmişler. Adam öylesine yağız ve yakışıklı imiş ki, bir an ne yapacaklarını bilememişler, şaşmışlar. Sonra o yöne dönerek saldırmışlar. Bire on, bire yirmi, otuz, saldırmışlar ve bu yiğit adamın etrafında zırhlardan, kılıçlardan, topuzlardan ve insan gövdelerinden oluşan kale örüp hapsetmişler sanki.

Yaman savaş olmuş. Seyyid Gazi, kartallar gibi saldırmış, vurmuş, dağıtmış, etrafını tekrar sarmışlar. Bir daha , bir daha yarmış çemberi ve… Mecalsiz düşmüş. Ulu bir çınar gövdesi gibi yere devrilirken, bir el, nazik, nazenin, gül kokulu bir el ona uzmanmış ve “Gel!” demiş “Gel benimle, peşimden gel!” At üstünde ve tül kadar hafif, rüya kadar buğulu bu ses ve narin gövde, terkisine aldığı bu yaralıyı, çemberleri yara yara savaş alanı dışına çıkarmış, götürüp yoldan epey içerlek bir inin serinliğine taşımış. Bu bir hanımmış. Kale komutanının Battal Gazi’ye âşık kızıymış. Ona yardımcı olabilmek için zırhlara bürünmüş, kale ordusunun içine girmiş ve Battal’ına kavuşmak dilemiş.

Kavuşmuş da… Ama ne çare ki, yaraları ağırmış, tımar kabul etmez durumdaymış. Çok geçmemiş, şehitler diyarına uçmak için, gözlerini yummuş ve dinlenmiş.

Neden sonra mağaranın önünden geçerken onları fark eden askerler içeri girmişler. Yiğit gazinin cesedi üzerine eğilmiş bir vaziyette âşık kızın cesedi onları şaşkına çevirmiş, kale komutanı kızını, kahraman şehidin yanında görünce, onları ayırmayı düşünmemiş. Yan yana gömülmeleri için emir vermiş. Öyle yapmışlar.

Şu anda Seyyid Battal Gazi türbesinde salonlara sığmayan uzun sandukasıyla uzanmış koca Seyyid’in yanında, küçücük sandukasıyla kale komutanının kızı yatıyormuş.

Bu mezarlar, Selçuklular döneminde bir türbeye çevrilmiş ve onların üzerine kubbe örülmüştür. Türbe, zaman içinde bir külliyeye dönmüş, Seyyid Gazi’nin ruhaniyetine sığınmak isteyen binlerce, milyonlarca ve senelerce ve asırlarca insana gönül mekânı olmuştur.

Onarıla onarıla eskilerden oldukça az hatıralar taşıyan külliye, bugünlerde yine onarım altındaydı.

Koca Seyyid, oralarda oturanların veya onu ziyarete gelenlerin kavlince her gün, dinlendiği mütevazi mekândan dışarı çıkmakta, gelenleri istikbal etmekte, kendisine iltica etmek isteyenlerin saçlarını okşamaktadır.

Ve çevresinde yeşeren kavakların asırlardır söylediği onun destanıdır.

Eskişehir’e boyut kazandıran önemli merkezlerden birisidir Seyyid Gazi’nin mekânı. Yol boyu insanı ürperten sürprizlerden sonra, yolun sonunda ulaşılan menzil, huzura açılan kapılar gibi serinlik sunmaktadır.

* * *

ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ
Kamil UĞURLU ve Zakir ENÇEVİK
Çizgi Kitabevi Yay. – 2011

Categories: Şehrengiz