Zehir İnsan Vücudunu Nasıl Etkiler

İnsanlık tarihi ne yazık ki her zaman dostane muhabbetlerle geçmemiştir. Husumetler, kavga ve hırslar, rekabet ve benlik kavgaları nice can almış, nice ocak söndürmüştür. Kabil’in gerçekleştirdiği ilk cinayetten bu güne on binlerce insan birbirinin kanına girmiş. Cinayetler tarihi elbette bu sayfalara sığmayacak kadar geniş bir konudur. Ama cinayet şekilleri incelenildiğinde akla gelen birtakım ölüm metotları vardır. Bunların bazıları göz önünde büyük bir cesaretle işlenirken bazıları da sin­sice ve gizlice gerçekleştirilmiştir.

İnsan katletmek tarih içinde birçok toplumda en büyük suçlardan biri olarak kabul edilmiştir. Babil’in Hammurabi kanunlarında katli gerçekleştirene kısas uygulanırken, birçok toplumda işkenceyle öldürme yoluna gidilmiştir. Cezanın ağırlığı, suçu işleyenin kendisini saklama arzusu, ölüm yöntemlerinde arayışlara sebep olmuştur. Belli etmeden, iz bırakmadan gerçekleştirilecek katl yöntemleri içinde en çok öne çıkanı şüphesiz zehirleme yöntemidir. Geçmişte nice insan, hasımlarını hep bu yöntemle ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Taht kavgaları, mal paylaşımları, aile içi husumet, kan davası ve daha birçok ihtilaf ve rekabet zehirle çözülmeye çalışılmıştır.

Ortaçağ Avrupa’sında aristokrasi içindeki kavgalarda zehirleme çok kullanılan bir yöntem haline gelmiştir. İtalya’nın Borjiyaları, düşmanlarına karşı hazırladıkları özel zehirlerle meşhur olmuş bir ailedir.

Fransız edebiyatçılarından Rabelais, taşrada parasız kaldığın­da, Paris’e dönebilmek için muzipçe bir plan yapar. Kaldığı han odasında üç cam şişe hazırlayıp üzerlerine, “Kral, kraliçe ve prens için zehir” yazar. Odayı toplayanlar bu yazıyı görüp şikayet ede­cek, tutuklanan Rabelais, polis eşliğinde Paris’e getirilecektir. Tet­kik sırasında şişedekilerin zehir olmadığı anlaşılır ve salıverilir. Bu plan sayesinde para ödemeden Paris’e gelebilmiştir.

Avrupa tarihinde zehir o kadar yaygındı ki birçok kral, parmağında, içinde zehir bulunan yüzük taşırdı. Soylular birbirlerine karşı çok sık ihtilal girişiminde bulunabiliyor ve indirilen kral acımasızca işkenceye uğrayabiliyordu.

Böyle bir darbe sırasında kralın kendisini kestirmeden kurtarabileceği en kesin yöntem, yüzüğündeki zehri içmekten geçiyordu. Halbuki bizim toplumlarımızda bu tarz ihtilaller olmadığı için yüzükte zehir taşımak gibi bir âdet hiçbir zaman gerçekleşmemiştir. Osmanlı tarihini yazarken kendi tarihleri gibi yorumlayan Avrupalılar, Yıldırım Bayezid’in ölümünü de böyle bir Avrupai anlayışa bağlamışlardır. Tarihte hiçbir Osmanlı padişahı parmağındaki yüzükte zehir taşımamıştır.

Zehir denince akla sadece mantar gibi birtakım bitkisel zehirler ölmemelidir. Yılan zehri de tarihte sıklıkla kullanılmıştır. Önce Roma İmparatoru Sezar, ardından halefi Antonius ile evlenen ve Roma’nın Mısır’ı, ilhakına engel olan Kleopatra, Oktavyus’un Antonius’u Aktium Deniz Savaşı’nda yenerek Mısır üzerine yürümesi nedeniyle intihar etmek zorunda kalmıştır. Dendera Tapmağının mahzenlerine saklanan bu güzel kadın, başka bir kurtuluş yolu kalmayınca bir yılan zehriyle hayatına son verecektir.

Dev Roma ordularını dize getiren tarihin en büyük komutanlarından Anibal, düşmanının başkentini yok etmediği için büyük bir hezimet yaşayacak, ordusu bozularak kaçmak zorunda kalacaktır. O günlerde her yer Roma’dır. En son, Britanya kralı olan dostu Prusya’nın başkenti Bursa’ya gelecektir. Romalılar burada da peşini bırakmayınca Bursa’dan Gebze’ye geçer. Yakalanması an meselesidir. Romalılara esir düşmektense özgürce ölmeyi tercih eder ve burada kendisini zehirleyerek hayata gözlerini yumar.

Tarihte zehir, sadece intihar ve intikamlar da değil, meşru in­fazlar da da kullanılmıştır. İlk çağın ünlü düşünürü Sokrat, devrin önde gelenlerin ayaklarına bastığı için idama mahkum edilir.

Sevenleri evine toplanmış, âdeta onunla vedalaşmak için çevresinde halka olmuşlardır. Öğrencileri gözyaşı dökmektedir. İnfazı bizzat kendisi gerçekleştirmek ister. Baldıran zehri, bir kapla önüne getirilir. Hanımı ağlayarak, “Ama suçsuzsun,” der. Hayat arkadaşına dönüp, “Suçlu olarak öldürürsem daha mı iyi olurdu?” diyecek ve çevresindekilerin hüzünlü bakışları arasında kabı ağzına boşaltacaktır.

Dost gibi görünen düşmanların elinden zehirlenen ne çok insan vardır tarih sayfaları arasında. Devir, Emevîler dönemidir. Hz. Ali’den sonra haksız güç kullanarak yönetimi ele geçiren Emevîler, kavmiyetçilik yapmaktadır. Mekke ve Medine’deki sahabe çocukları, devrin en yaşlı âlimleri olarak hâlâ dimdik ayaktadır ve Emevî yönetimini kabul etmemektedirler. Peygamber Efendimiz’in (a.s) Biricik torunları Hz. Hasan’ı, karısını kandırarak bizzat onun eli ile zehirleyenler, suyuna elmas tozu attırıp ciğerlerini parçalatmış, Hz. Hüseyin’i Kerbela’da şehit etmişlerdir. Mekke şehrinin başına zalim mi zalim bir vali olan Haccac getirilmiş, oradaki bütün ayrılık hareketlerini bastırmıştır. Ama Medine’de emin bir vali vardır; Ömer bin Abdülaziz Hazretleri. Onun kanatları altındaki sahabeye hiçbir Emevî dokunamamaktadır. Ancak o günlerde Emevîlerin ödünü koparan büyük bir sahabe hac ibadeti için Mekke’ye geçer.

Bu kişi, Hz. Ömer’in oğlu Abdullah bin Ömer’dir (ra) Onun bir işaretiyle Emevilere karşı binlerce insan ayaklanabilecekken o güzel insan, “Kardeş kam dökülmesin!” diye susmaktadır. Haccac aradığı fırsatı Mekke’deki Şühedâ mevkiinde bir evin bahçesinde yakalamıştır. Hacda ta kalmış Abdullah bin Ömer Hazretleri‘nin (r.a) kabr-i şerifi vaf sırasında bu büyük sahabenin ayağının altından geçirdiği zehirli bir telle onu zehirleyecektir. Zehrin etkisiyle ne konuşabilmekte ne de hareket edebilmektedir. Ama gözleriyle bile son anlarında yanındakilere abdest aldırmalarını anlatmayı başarabilmiştir.

O gün Medine valiliği yapan, sahabeyi koruyan, ileride Emevilerin başına gelip iki buçuk yıllık iktidarında zekat verilecek fakir bırakmayan büyük devlet adamı Ömer bin Abdülaziz de bu menfur saldırıdan kurtulamayacaktır. Hanımının akrabaları, kendi menfaatlerine engel olan bu adalet timsali damadı acımadan zehirleme kararı alacaklardır. İşin ibretlik tarafına bakın ki, Ömer bin Abdülaziz kendisini zehirleyen kişiyi tahmin de edecektir.

Yardımcılığını yapan bu zatı yanma çağıracak, kendisini neden zehirlediğini soracaktır. “1000 altın aldım,” diyen yardımcısına, “Ahiretini kurtarmak için bu aldıklarını devlete bağışla, seni affettim,” der. Ve ekler, “Hemen buradan uzaklaş. Ben bu şekilde ölürsem ve bu işi senin yaptığını öğrenecek olurlarsa sana zarar verirler,” der.

Büyük Sultan Fatih’in ölümüyle iki oğlu arasında amansız bir taht mücadelesi başlar. Küçük kardeş Cem, abisi Bayezid’e karşı gerçekleştirdiği iki savaşın ikisini de kaybetmiştir. Ama gözü kara ve cesurdur.

Rodos şövalyeleriyle anlaşacak, onların gemileriyle Trakya’ya geçip mücadelesini buradan sürdürecektir. Ancak şövalyeler kendisine ihanet eder ve tutuklayarak Fransa kralına satarlar. Oradan Roma’ya götürülür ve Papaya teslim edilir. İki sene boyunca kendisine Hristiyan olması ve Osmanlıya karşı kendileriyle işbirliği yapması telkin edilir. İhanet kokan bütün teklifleri şiddetle reddeder. Papa kendisinden umudu kestiğinde, Cem Sultan’ı yavaş yavaş zehirleme kararı alır. Dost gözüken düşman eller bu yiğit delikanlıyı, Fatih’in yadigârını Roma’da katledeceklerdir.

Avrupa’da yaygın olarak kullanılan zehir kültürü edebiyatta bile yerini almıştır. Mesela Shakespeare birçok eserinde zehir vurgusu yapmıştır. Kahramanı Romeo, bir ara hasımlarıyla mücadele etmek için zehir ararken, zehir üreticisi kendisine bütün detaylarıyla bunu nasıl kullanacağını anlatmaktadır. Zehrin iz bırakmadan insan hayatına son verme yöntemi yanında hızlı ve kesin bir şekilde etkili olması da popülaritesini arttırmıştır. Tarihin en büyük suikastçı topluluğu olan Haşan Sabbah ve Haşhaşîleri, suikastlarının hemen hepsinde zehir kullanmayı âdet haline getirmişlerdir. Yalnız onların metotları biraz farklıdır.

Hasımlarının yiyecek ve içeceklerine zehir karıştırmak yerine en etkili zehir mâyîsini, hançerlerinin ucuna sürmektedirler. Kalabalık bir ortamda düşmanlarına sinsice yaklaşmakta ve ellerindeki ucu zehirli hançeri vücuduna saplamaktaydılar. Bu zehir o kadar güçlü idi ki değil saplanmak, sadece ucu çizse bile karşıdaki kişiyi öldürebiliyordu. Nitekim Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah ve veziri Nizamülmülk hep bu şekilde katledilmiş, etraflarındaki muhafızların varlığı, onları kurtarmaya yetmemiştir.

Fatih Sultan Mehmed, sadece Venedikliler tarafından 20’nin üzerinde zehirle suikasta uğramış ve hepsinden de kurtulmasını bilmişti. Osmanlı padişahları, yemek yoluyla zehirlenmeye karşı yanlarında devamlı “çeşnicibaşı” denilen görevliler tutarlardı. Bunların görevi padişahtan önce yemeğini tatmak ve böylece sultanın zehirlenmesini önlemekti.

Bugün Topkapı Sarayı mutfaklarında uçuk yeşil renkte birtakım kaplar bulunmaktadır. Çin’de imal edilmiş sele donlar olarak bilinen bu kapların bazıları öyle özelliklere sahiptir ki içine zehirli bir yemek konsa tabak ya kırılıyor ya da boyası atıyordu. Böylece padişahı kimse zehirleyemiyordu.

İlk çağdan beri uygulanan öldürme metotlarından zehirle öldürme ilerleyen yıllarda çeşitlilik kazandı. Sadece bitkisel yöntemlerle değil, kimyasal birtakım elementlerle de etkili zehirler keşfedildi. Artık sadece kurbağa ve yılan zehri değil cıva ve sülfat gibi maddeler de kullanılmaya başlandı. 18. yüzyılın sonlarına kadar bilim, bir kişinin sülfattan zehirlendiğini anlamakta aciz kalıyordu.

Tabiatta bulunan zehir aslında diğer bir bakış açısıyla Yaratıcı’nın insana bahşettiği bir şifa idi. Çünkü nice zehirli madde, az ve yerinde kullanıldığında şifa yerine geçebiliyor. Sorumuzun cevabına geçmeden önce sözlerimi, antik çağdan önemli ve meşhur bir hikayeyle bitirmek istiyorum. Bu hadiseyle, şifa ile zehir arasındaki perdenin ne kadar ince olduğunu çok daha iyi görebileceksiniz.

Bir gün yolunuz Ayasofya ya düşerse, ana giriş kapısından nartekse geçtiğinizde sol tarafta taştan oyulmuş dev bir çanak göreceksiniz. Tek bir ayak üzerinde duran çanağa yaklaştığınızda, iki yılanın çanağa dolanmış ve başlarını da çanağın birer kenarından içeriye daldırmış, bir şeyler içmekte olduklarını gösteren bir sunak tasına şahit olacaksınız. İşte Hristiyanlık öncesinden kalma bu meşhur sunak tasının hikayesi İzmir Bergama’ya kadar uzanmaktadır.

Roma İmparatorluğu üzerinde bulunan en büyük üç hastaneden biri zamanında Bergama da (Pergamon) bulunmaktaydı. Asklepyon olarak adlandırılan bu hastanedeki görevlilerin bir âdeti vardı. Kapıya bir hasta geldiğinde içeri alınmadan önce tetkik edilirdi. Eğer hastalığı iyileşecek gibiyse içeri alınırdı. Yok iyileşmesi mümkün olmayan bir illet olduğu anlaşılırsa kapıdan sokulmazdı. Hastanede ölen bir hasta sebebiyle Asklepyon’un ününe gölge düşsün istenmezdi. O gün yine bir hasta Asklepyon’un kapısını çalmıştı. Görevliler baktılar hasta iyileşecek gibi değil. Âdet olduğu üzere kapıdan içeri sokulmadı. Zaten rahatsız olan adam, bu durum karşısında iyice umutsuzluğa kapılarak bir an önce ölmek istedi. O sırada az ileride yerde bir kap gördü. İçinde bir miktar süt vardı ve iki yılan başını sokmuş hem süt içiyor hem de İçine zehirlerini akıtıyorlardı. Hasta kişi kısa yoldan ölmenin yolunu bulmuştu. Kabı eline aldı ve zehir akıtılmış sütü içti. İşe bakın ki bu Şehir onun hastalığına panzehir oluvermişti. Şifa buldu ve iyileşti. İşte o gün bugündür ilacın ve şifanın sembolü olarak kaldı; bir kap ve içine başlarını sokmuş iki adet yılan.

eml

Tarih Tıbbı Konuşturdu 2
Timaş Yay. – 2015

Categories: Sağlık