Yunus’ta Göz

Yunus’ta Göz

MEHMET KAPLAN’IN YORUMUYLA YUNUS’TA GÖZ

Yunus Emre bu millet için büyük bir hazinedir. Bu hazineyi ziyaret eden herkes buradan kendi isteğine ve nasibine göre heybesini doldurarak çıkar. Değişik konferans ve panellerle her sene Yunus Emre’yi anmaya, hatırlamaya ve hatırlatmaya çalışıyoruz. “Aynı insan, aynı şiirler, aynı menkıbeler…”, “Acaba biz de sürekli aynı şeyleri mi tekrarlıyoruz?” şeklinde bir kuşku beliriyor insanın zihninde. İşte biraz da bu kuşkuyla elimize aldığımız Yunus Emre divanını bir kere daha okurken, çok ilginç bir ruh hâli yaşıyoruz, çünkü divanı her okuyuşta, ilk defa okur gibi oluyoruz. İçimizdeki bu duygu ona karşı hissettiğimiz yabancılık duygusu olamaz. Zamanla şunu fark ediyoruz ki, o anda içinde bulunduğumuz duyguya göre Yunus’un şiirleri de farklı bir anlam kazanıyor. Hüzünlüyken başka-mutluyken başka; hastayken başka -sağlıklıyken başka; ölüm korkusunun bizi sardığı anda başka -ölümsüzlüğü yudumlarken başka bir Yunus Emre çıkıyor karşımıza. Bu işin sadece duygu yönü.

Bir de Yunus’un hitap şeklini düşünelim: O herkesin anlayacağı yalın ve sade bir dil kullanıyor. Ama bu dil, içe ve derine doğru değişik katmanlardan/tabakalardan oluşuyor. Onu sadece camilerde, mevlitlerde okunan ilahileriyle tanıyanlar, bu katmanların en dışında bulunan yüzeydeki anlamla karşılıyorlar. Bu bile dinleyenleri çok etkiliyor. İnsan kendini geliştirdikçe, yani okuyarak ve düşünerek içindeki ve dışındaki dünyanın sırlarını çözdükçe, kabuktan öze gittikçe. Yunus Emre farklı şekil ve anlamlara bürünüyor. Yani her insanın anlama derecesine, bilgisine, samimiyetine, bakış açısına göre… yüzlerce, binlerce Yunus çıkıyor ortaya. Bu yüzden Yunus Emreyi yıllarca ve bıkmadan okumak, Yunus cahillerinin zannettiği gibi onu tekrar etmek değil, derindeki gerçek Yunus’a ulaşmak yönünde sürekli ve peş peşe atılmış adımlar anlamına geliyor.

İşte bundan dolayı; “Yunus Emre herkese hitap edecek kadar geniş, ancak herkesin anlayamayacağı kadar derin bir bilgedir.”

Ve Göz

İnsanın en önemli uzuvlarının başında göz gelir. Doğuştan kör olan birisinin hiç görmediği varlıkları zihninde canlandırması zordur. Gözleri gören normal bir insanın görebilmesi için göz tek başına yeterli değildir. Gözün kendisine görme imkânını sağlayacak ışığa ihtiyacı vardır. Yani ışıksız göz de kördür. Bir aydınlatma aracı olarak ışık görmemizi sağlar ve çok önemlidir. Ama görmenin ötesinde bir de daha derine nüfuz etmek anlamına gelen tanımak ve bilmek için belki başlangıçta dış gerçekliği görmek şarttır, ama yeterli değildir. Bunun için ışığı, bir aydınlatma aracı olmanın dışında soyut anlamda “bilgi ve bakış açısı” olarak da düşünebiliriz. Somut ve soyut belli bir bilgiye, yine bununla birlikte belli bir perspektife sahip olmayan insanların derine nüfuz etmek anlamına gelen görme eylemini gerçekleştirmesi mümkün değildir. Dışla birlikte içi/özü de görmek için bütün bu saydığımız şartların hepsinin bir araya gelmesi gerekir.

Görenedir görene!
Köre nedir köre ne? (Erzurumlu İbrahim Hakkı)
(Varlıklar, sırlar, güzellikler… onların farkında olanlar için vardır.)
Körler çarşısında ayna satma Sağırlar çarşısında gazel atma. (Mevlana)
(Seni görmeyen ve duymayanlara bir şey anlatma!)
Sevgilimin resmini gözümün gözbebeğine nakşettim/çizdim, nereye baksam onu görüyorum. (Mevlana)
(Nasıl bakarsan öyle görürsün!)
Göz gördü, gönül sevdi seni, ey yüzü mâhım Kurbanın olam var mı benim bunda günâhım. (Nâhifî)
(Önce göz görür sonra gönül sever.)
(Göz gönlü; gönül gözü tamamlar.)
Gözüm, canım, efendim, sevdiğim, devletlim, Sultânım… (Fuzûlî)
(Bütün güzel hitapların başında göz vardır.)
İki Hemşehri: Mehmet Kaplan ve Yunus Emre

Burada sözü, bu iki insanın arasındaki ilişkiyi bize en güzel anlatan Ömer Faruk Akün’e bıkaralım:

“Bir yanda XIII. asırda bir Yunus Emre’miz vardır. Bir yanda da XX. asırda Mehmet Kaplan vakası vardır. Burada çok hayırlı bir kavuşmadan bahsedeceğim. Kaplan Bey, Yunus’u en iyi okuyan bir okuyucu olmuştur. Asırlar boyunca Yunus’un tekkelerde İlâhilerini okuyan dervişlerini de dâhil edip hatırlayarak söyleyebilirim ki. Kaplan Bey derecesinde Yunus’un sâdık, onun ruhuyla hemhâl olmak isteyen bir okuyucusu olmamıştır. Yunus Emre’nin ben bir talihi olarak Kaplan Beyi görüyorum. Yunus Emre, kaç asır sonra büyük bir okuyucusuna Kaplan Bey’in şahsında kavuştu.”1

Şimdi de, en vefalı hemşehrisi Mehmet Kaplan’ın Yunus Emre’nin bir kaç beytine, “göz” kavramından yola çıkarak getirdiği yorumlara geçebiliriz:

Yol odur ki doğru vara göz odur ki Hakk’ı göre
Er odur ki alçakta dura yüceden bakan göz değil

“Gerçek yol, doğru yol, güzelliklere giden yoldur. Gerçek göz doğruyu/Allah’ı, onun yarattıklarını, büyüklüğünü gören gözdür, iyi insan, yiğit insan alçakta duran, mütevazı olan insandır; yüceden bakan, insanlara ve varlıklara gururla, kibirle bakan göz, göz değildir, gerçeği göremez. Çünkü, kibir insanın gözünü kör eder.” O hâlde Yunus’a göre insanın gerçeğe ulaşmada takip edeceği bir yol olmalıdır. Yine ona göre alçak gönüllülüğü/tevazuyu elden bırakmadan yani kibirlenmeden bakarak hem doğruyu ve güzeli, hem de Allah’ı ve O’nun büyüklüğünü daha iyi anlayabiliriz. Burada göz ufuktur, bakış açısıdır, birikimdir, düşüncedir, insanın içinden dış dünyaya açılan penceredir.

Yunus’a göre, gözden bakan düşüncedir:

“İnsan vücudundan ayrı bir ruh var mıdır? Yunus’a göre ruh, bu dünyaya, vücut olarak gelir. Vücudu bırakır, gider. Ölen vücuttur, ruh değil. Vücut, ruhun barınmasını temin eden bir yuvadır. Ruh vücudun içindedir, fakat onun aynı değildir. Ruh için vücut bir vasıtadır; göz, kulak, burun ilh. Dünyayı idrak için bir âlettir. “Bu gözümden bakan nedir?”_diyor. Bakan göz değil, düşüncedir.”2

Yunus başka bir yazısında bu bahsi daha da açar: “İnsan hem kendisini, hem de kâinatı anlamaya çalışan bir varlıktır. Onu diğer varlıklardan ayıran başlıca vasıf da budur. Yunus Emre,

Bu gözümden bakan nedir? diye garip bir sual sorar. Fakat üzerinde düşünülürse bu sual tamamıyla yerindedir. Çünkü göz de, mikroskop ve teleskop gibi bir âlet, etten bir âlettir. Gören göz değil, düşüncedir.”3

Yunus hiç kimsenin üzerine eğilmediği, alelâde gördüğü küçük nesne, varlık ve canlılardaki büyük ve gizli sırları, bakış açısındaki orijinallik sayesinde fark eder. Çünkü o, “ulu bir nazar”la bakan ve gören bir göze sahiptir:

“Önemli olan varlığa, hayata, dünyaya, tabiata, insana bakış tarzıdır. Pek çok kimse için karınca hakîr bir mahluktur, fakat:
Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır diyen Yunus, onu Hazret-i Süleyman ile konuşurken görür, ilim adamları karıncaların hayret verici bir âlemleri olduğunu keşfederek, Yunus’un “ulu bakış” ına hak vermişlerdir.”4

Bu ‘ulu nazar’ bazen küçük bir çakıl taşında evreni seyreder:
“İkinci Dünya Savaşı sıralarında hapse atılan Batılı bir yazarın hapishane avlusunda bulduğu bir çakıl taşı hakkında yazdığı iki sayfalık bir yazıyı okumuş ve hayret etmiştim. Yazar, benim için alelâde bir şey olan çakıl taşında kainatı seyrediyordu.

Yunus: Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır, der. Gerçek âlim, gerçek sanatkâr varlığa “ulu nazar” ile bakar ve mutasavvıfların söylediği gibi “zerrede yaratıcı”yı görür.

…Önemli olan basmakalıbı kırmak, ilk bakışta görülenin ötesine gidebilmektir. Herkesin ezbere bildiği basmakalıp veya görünüş, cevizin kabuğundan ibarettir.”5

Yunus Emre’ye göre hiçbir varlığı küçük görmemek gerekir. Çünkü bakışlarını derinleştirebilenler için sineğin kartalı kaldırıp yere vurması çok da zor değildir: “Bir sinek bir kartalı kaldırdı vurdu yere Yalan değil bu gerçek, ben de gördüm tozunu”

Yunus’un bu beyti bana daima II. Dünya savaşına son veren ve modern çağı açan Einstein’i hatırlatır. İkinci Dünya Savaş’ından sonra Fransızca bir dergide okumuştum: Bir Alman Yahudisi olan Einstein, Hitler’in zulmünden kaçarak Amerika’ya sığınır. Atomun sırrına vâkıf Roosevelt’e atom enerjisine dayanan bomba yapılabileceğini söyler ve bunun yolunu gösterir. Neticede, bu mütevazı Yahudi âlimin kafasından çıkan fikir, korkunç bir cehennem alevi olarak Japonların tepesine düşer. Kartalların, aksiyon adamlarının müthiş orduları, topları ve tankları karşısında kılık ve kıyafeti ile Yahudi bir soba tamircisine benzeyen Einstein nedir ki? Fakat bu sinek o kartalları yere vurmuş ve bütün dünya da bunun tozunu görmüştür.”6 Ben de Milli Mücadele’nin bu bahse harika bir örnek olduğunu düşünüyorum.

Bugün insanlığın en çok muhtaç olduğu şey bu derin bakıştır: “Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır”

Bir karıncaya ulu nazarla bakan, onu hayatın sırlarını çözecek bir anahtar gibi gören düşünce… İşte insanlığın muhtaç olduğu şey. Bu dünyada kalabalıkların şuursuzca kullandıkları bir çok faydalı ve güzel nesneleri, sakin, kendi halinde, derin düşünen, derin gören ilim adamları ve sanatkârlar keşfetmişlerdir.”7

Yunus’a göre zerreden güneşe kadar hiçbir şeyi küçük görmemek gerekir:
“Zerre ile güneş arasındaki bağlantıyı çok iyi bilen Yunus, karıncayı bile hakîr görmez. Bilâkis, benim pek hoşuma giden bir mısraında onu yüceltir:

Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır

Böyle diyen bir insanın, en hakîr insana karşı bile saygı duymasından daha tabiî ne olabilir:

Hakîr görme kimesneyi, hiç kimesne boş değil

Dünyada birbirinden farklı bin bir şey olduğunu görmeyenler bunca varlığı ve insanı daralta daralta ikiye veya üçe indiren basitleştirici kafalardır, hayatı bizlere cehennem edenler!”8

Bir “gül”de, bir “karınca”daki olağanüstülükleri göremememiz bizim sığlımızdandır: Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır diyen Yunus’u hayretten açılmış gözlerle bir karıncayı seyrederken görür gibi oluyorum. İçimizden hangimiz bir gülü yahut bir karıncayı “ulu nazar” ile seyretmiştir. Bizim için onlar alelâde varlıklardır. Fakat onları alelâde yapan bizim sathîliğimiz, sabırsızlığımız, dikkatsizliğimiz, kendimizi üstün görmemiz değil midir?”9

Sonuç

Alelâdeden, bayağı olandan kurtulabilmek için gözümüzün görmesi, gönlümüzün hissetmesi, kulağımızın duyması gerekir. Bunun için de gözümüzün ışığını bilgiyle, ilimle ve irfanla daha aydınlık duruma getirmeliyiz.

Prof.Dr. Muharrem Dayanç – ESKİyeni dergi, Mart 2009

Kaynakça: 1- İsa Kocakaplan-Mehdi Ergüzel. Prof. Dr. 0:Faruk Akün’le Prof.Dr. Mehmet Kaplan Üzerine Yapılan Sohbetin Tam Metni. Türk Edebiyatı. Mayıs 1986. s 42.
2- Mehmet Kaplan. Yaşadığıma Dair, Ali’ye Mektuplar. Hazırlayanlar: Zeynep Kerman-İnci Enginün. Dergâh Yayınları, İstanbul 1992, s. 230.
3-  Mehmet Kaplan, Marangoz, Sevgi ve İlim. Dergâh Yayınları, İst. 2002, s. 116.
4- Mehmet Kaplan. Anadolu’nun Keşfi, Büyük Türkiye Rüyası, Dergâh Yayınları, İst. 1992, s. 127-128
5- Mehmet Kaplan. Körler. Sevgi ve İlim, Dergâh Yayınları. İst. 2002. s. 163.
6- Mehmet Kaplan. Fikir ve Aksiyon Adamı. Büyük Türkiye Rüyası, Dergâh Yayınları. İst 1992, s. 145.
7- Mehmet Kaplan. İdeoloji İlim ve Sır, Büyük Türkiye Rüyası, Dergâh Yayınları, İst. 1992, s 227- 228
8- Mehmet Kaplan. Tek Kitap. Sevgi ve İlim. Dergâh Yayınları, İst 2002, s 236.
9- Mehmet Kaplan. Sükutiler Tarikatı, Sevgi ve İlim, Dergâh Yayınları. İst 2002, s. 264

Categories: Yunusemre