Aziz Mahmud Hüdayi

Aziz Mahmud Hüdayi Kimdir?

Sivrihisarlı bir gönül insanı olan Aziz Mahmud Hüdayi, Yunus Emre, Mevlana gibi ilim ve irfan sahiplerinden mutasavvıf, müderris, şair, şeyh ve sofi olup, Celvetiyye tarikatının geliştirilmesini ve devamını sağlamıştır. İyi bir tahsil görerek İslami ilimlerde ve tasavvufta kemal derecesine ulaşmış engin bir bilgiye sahip olan Hüdayi, döneminin insanlarına vaazları, nasihatleri, sohbetleri, mektupları vasıtasıyla irşadı ve ayrıca şiirleri ilahileri, eserleri ve vakıfları ile yol ve istikamet göstermiş Hak yolunda sevmeyi ve sevilmeyi öğretmiş; ilim, kültür ve irfan yuvası haline getirdiği Üsküdar’daki Külliyesini fakir fukaranın barınağı, hastaların şifa ocağı, başı derde girenlerin sığınağı olarak hizmete açmış ve büyük bir ün kazanmış, gönüller sultanı, Hak ve halk dostu olmuş bir şahsiyettir.

azmhcmAsıl adı Mahmud olan Hüdayi 1541 (H-948) yılında Sivrihisar’da doğmuş ve 1628 (H-1038) yılında İstanbul’da vefat etmiştir. “Hüdayi” ismi ve “Aziz” sıfatı kendisine sonradan verilen Aziz Mahmud Hüdayi, Cüneyd-i Bağdadi Hazretlerinin neslinden olup, Babasının adı Fazlullah, dedesinin adı Mahmud’dur. Annesi Sivrihisar’da lakapları halen Helvacılar olarak devam eden Helvacızadelerdendir. Doğru yola mensup anlamına gelen “Hudayi” Şeyhi Üftade tarafından verilen bir lakap ve şiirlerinde kullandığı mahlastır. “Aziz” ismini ise biyografi müellifleri hürmet ifadesi olarak kullanmışlardır. Hüdai’nin Cüneyd el-Bağdadi neslinden geldiği, hatta Seyyid olduğu da rivayet edilmektedir.

Sivrihisar’da menkıbeleri dilden dile dolaşan Aziz Mahmut Hüdai ilk tahsiline de Sivrihisar da başlamıştır, ilmini ilerletmek için İstanbul’a gitmiş, Küçük Ayasofya Medresesinde tahsiline devam etmiştir.

Not: Aziz Mahmud Hüdayi’nin doğum yerinin bazı eserlerde Koçhisar ve Seferihisar olduğu çocukluğunun Sivrihisar’da geçtiği yazılmakta ise de Koçhisar ve Seferihisar için kesin bir delil bulunmamaktadır. Sivrihisar Belediyesi Başkanlarından İbrahim DEMİRKOL ile Sivrihisar tarihi yazarlarından Tahsin ÖZALP ve Orhan KESKİN yazdıkları eserlerinde, Hüdayi’nin Sivrihisarlı olduğunu yaptıkları açıklamalar ve araştırmalarda göstermişlerdir. Tahsin ÖZALP; Sivrihisar tarihi isimli eserinde; Latif tezkeresi sh. 209 da Kamus sh. 2873’te, Türk Edebiyatı Sadettin sh. 282 de, Katip Çelebi sh. 1135’te, Evliya Çelebi de Amasya Kitabeleri sh. 73’te; Hüdâyi’nin Sivrihisarlı olduğunun belirtildiğini ifade etmektedir.

Vakıat isimli eserin Süleymaniye Kütüphanesi Mihrimah Sultan Bölümü 253/6’daki tercümede:

eskisaatHazreti Şeyh buyurdular ki: “Ali Çelebi ve ehlin ile Ramazan’a kadar hazırlan, zira bir zamandan beri gönlüme seni mevlidin olan Sivrihisar’a göndermek hatır eder.” dediğine göre Aziz Mahmud Hüdayi’nin sık sık Sivrihisar’dan bahsettiği belirtilmektedir.

Kuvvetli bir hafızası ve seziş kabiliyeti bulunan Hüdâyi ilk tahsilini Sivrihisar’daki okullardan ve babasından almıştır. Daha sonraki tahsilini İstanbul’da küçük Ayasofya Medresesinde devam ettirerek; orada tefsir, hadis, fıkıh ve fen bilimlerini öğrenmiş ve genç yaşta iyi bir ilim adamı olarak yetişmiştir. Hocası Nâzırzade Ramazan Efendi; ilim ve irfan ile dikkatini çeken Hüdâyi’yi kendisine asistan (muid) olarak seçmiştir. Aynı zamanda Halveti Şeyhlerinden Nureddinzade Muslihuddin Efendinin sohbetlerine katılarak ilmini artırmış ve tasavvufa ilk girişi burada başlamıştır.

1569 yılında Nâzırzade, Edime Selimiye Medresesine Müderris (Prof.) olarak tayin edilince Hüdâyi’yi de beraberinde naib (Şer’i mahkemelerinin kadısı) olarak götürmüştür. Daha sonra Şam ve Mısır illerine kadı olarak tayin edilen hocası Nazırzade ile birlikte oralara gitmiştir. Mısır’da bulunduğu sırada büyük alimlerden dersler almış, Şeyh Kerimuddin Halveti’den Usûl-i Esma dersleri almıştır.

1573’de Nâzırzade Bursa kadılığına tayin edilmiş, Hüdâyi’de Bursa’da Ferhadiye Medresesine Müderris ve Camii-Atik Mahkemesi Naibliğine (Şer’i Mahkemelerinin Kadısı) atanmıştır. (H. K. Yılmaz 43)

Üç sene sonra hocası Nazırzade ölünce buna çok üzülen Hüdayi, hocasını sık sık rüyasında görüyor ve bununla avunuyor. Bir gün hocasını ve hayır sahibi olan pek çok sevdiği kimseleri rüyasında cehennemlikler arasında görünce büyük bir dehşete kapılıyor ve tasavvufa yönelerek dünyevi meşguliyetlerden çekilmeye başlıyor. Bu sırada 1576 yılında vaazlarını dinlediği Hazreti Üftade’ye bağlanıyor.

Tasavvufa ve Hazreti Üftade’ye yönelmesinin bir sebebi de; Bursa’da kadılığı sırasında bir hanımın kocasını boşaması için açtığı dava olmuştur. Hanımın kocası her sene hacca gitmeye niyetlendiği halde gitmediğini; hanım, o sene de niyet ettiği halde gitmez ise kendisini boşayacağını kocasına söylemiş olmasına rağmen kocasının gene arife gününe kadar gitmediğini bayramda birkaç gün ortadan kaybolup geldiğinde hacca gittiğini ifade ederek yalan söylediğini bu yüzden kocasını boşamak istediğini kadı Hüdayi’ye anlatır. Kocası da hacca gidip geldiğini; Kâbe’ye giden tanıdıklarının şahitlik edeceklerini ifade eder. Diğer hacıların hacdan dönmesinden sonra Hüdâyi hanımın kocasının Hacdan dönen tanıdık şahitlerini dinler ve onlar da hanımın kocasını hacda gördüklerini ve beraber olduklarını ifade edince Kadı Hüdâyi; boşanmayı reddeder. Ancak bu olay üzerine hayrete ve dehşete kapılan Aziz Mahmud Hüdâyi, hanımın kocası ile temasa geçerek bunun hikmetini sorar. O da eskici Mehmed Efendiyi işaret eder. Eskici Mehmed Efendi de Hüdâyi’yi Hazreti Üftade’ye yönlendirir.

Asıl adı Mehmed Muhiddin olan Şeyh Üftade (1490-1580) Bursa’da doğmuş Türk mutasavvıfı olup; fena ve beka mertebesine ulaşmış, her nesnenin sırrına vasıl olmuş ermiş mübarek bir kimsedir. Celvetiyye Tarikatının piridir. (İ. Demirkol) Divanı dışındaki eserleri Hüdâyi tarafından derlenmiştir. Üftade; Bayramiye Şeyhlerinden Hızır Dede’nin mürididir.

Hüdâyi, Şeyhi Üftade’ye bağlanmak istediği zaman, Üftade ondan üç şey istemişti;
1. Elinde avucunda bulunan bütün malını fakirlere dağıtmak.
2. Müderrislik ve Kadılık görevlerinden ayrılmak
3. Nefsini Terbiye için Şeyhinin yanında sıkı bir riyazet (dünya lezzetlerinden ve rahatlığından sakınma) ve mücahedeye (uğraşma, çaba gösterme) girmek.

Bunları kabul ederek Hz. Üftade’ye bağlanan Hüdayi, Şeyhinin bütün dediklerini yerine getirdi. Nefsini Terbiye, gurur ve kibirden arınmak için Şeyhinin emri ile pek çok süfli işlerde çalıştı. Hatta Kadı kıyafeti ile ciğer sattı, tuvalet temizliği yaptı. Halkın kendisini delirdiği kanaatına varmasına ve hakkında çeşitli dedikodular yapmasına rağmen nefis terbiyesini başarı ile sürdürdü.

Böylece Şeyh Üftade’nin dergahında geçirdiği üç yıl boyunca çile doldurarak ve tasavvuf yolunda büyük merhaleler kat ederek, manevi tecellilere ulaşmış, ruhunu olgunlaştırmış ve yüceltmiş, tarikata giren müridi vuslata hazırlayan ahlak terbiyesi demek olan seyrü sülûku’nu tamamlayıp kemal derecesine ulaşmıştır. Kırk yaşından önce Şeyhinin hilafetine nail olmuştur. Bunun üzerine Üftade Hazretleri Aziz Mahmud Hüdayi’yi 1580 yılında memleketi Sivrihisar’a Halife olarak gönderilmiştir.

Aziz Mahmud Hüdâyi Sivrihisar’da altı ay kaldıktan sonra Şeyhi Üftade’yi ziyaret için tekrar Bursa’ya dönmüştür. Şeyhi Üftade’nin kısa zamanda ölümü (1580) üzerine tekrar memleketi Sivrihisar’a dönen Hüdâyi’nin kısa zaman sonra Rumeli’ye geçtiği anlaşılmaktadır. Orada ne kadar kaldığı bilinmemektedir. Ancak oradan da; daha önceleri Şeyhinin tavsiye ettiği gibi ve Şeyhül-İslam Hoca Sadettin Efendinin de delaleti ile İstanbul’a yerleşmiştir. İstanbul’a 1582 yılında geldiği tahmin edilen Hüdâyi; Küçük Ayasofya tekkesinde 8 yıl talebe okutmuş, Fatih Medresesinde fıkıh, hadis ve tefsir dersleri vermiş ve Fatih Camisinde vaazlarda bulunmuştur.

Daha sonra Üsküdar Çamlıca Musalla Mescidi ve Rum Mehmed Paşa Cami yanma yerleşen Hüdâyi gönlünden geçirdiği kendi camisini ve tekkesini Üsküdar’da bugünkü yerine 1589-1594 yılları arasında yaptırmıştır.

azmhcamiAziz Mahmut Hüdayi aynı zamanda memleketi olan Sivrihisar’a 1591 Miladi yılında yanında imaret, misafirhane ve zikirhanesi bulunan bir cami de yaptırmıştır. Yıllarca hizmet veren bu külliye zamanla yıprandığından 1893 yılında büyütülmüş ve yenilenmiştir. Bu yüzden Yeni Cami diye anılan bu Cami şimdilerde Aziz Mahmud Hüdâyi Camisi olarak zikredilmektedir.

Bu camiye Hü­dayi’nin soyundan olan, İznik Kadısı Abdülvehab tarafından yapılan bazı vakıflara ait vakfiyelerin bulunduğu anlaşılmaktadır. 

Hayatının sonuna kadar Üsküdar’daki mekanda ve Cami yanındaki evinde mütevazi bir hayat geçirmiş, insanlara doğru yolu göstermekle, tasavvuf ilmini yaymakla, devlete ve halka yardımcı olmakla, dersler ve vaazlar vererek ömrünü sürdürmüştür. Üsküdar Mihrimah Sultan (iskele) Camisinde vaazlar vermiştir. 1609’ da Sultan Ahmed Camisinin temel atılışında bulunmuş ve 1616 yılında Caminin açılışında da ilk hutbeyi Aziz Mahmud Hüdâyi okumuştur. Bu camide de her pazartesi günü vaaz ve nasihatlerde bulunmuştur.

Çocukları ve Soyu: Aziz Mahmud Hüdayi iki defa evlenmiş, birinci evliliğini Bursa’da yapmış. Evliya Mehmed, Mustafa Ebrar, Ali Murtaza, Abdülvahid ve ismini bilmediğimiz bir oğlu dahil 5 erkek, isimleri bilinen Zeyneb, Ümmügülsüm, Fatma Zehra dahil 6’sı kız 11 çocuğu olmuştur. Erkek evlatlarının hepsi ve iki kız evladı kendisi hayatta iken ölmüşler, soyu kızlarından gelmiştir. Soyundan ka­dılar, müderrisler yetişmiştir. 1736’da vefat eden Muhammed Emin Üsküdari, torunu Seyyid Abdül Hay Efendi’nin oğ­ludur. (Sicilli Osmani. C. 111. s. 685)

Hüdayi’nin nesli; kızları Ümmügülsüm (Ö. 1641), Zeyneb (Ö. 1642), Fatma Zehra (Ö. 1675) vasıtasıyla devam etmiştir. Halide Edip Adıvar’ın eşi Dr. Adnan Adıvar’ın Hz. Hüdayi’nin torunlarından olduğu söylenmektedir,

İkinci evliliğini İstanbul’da kesin bir bilgi ve belge olmamakla beraber Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan’dan olma Torunu Ayşe Sultanla yapmış olduğu rivayet edilmektedir. Ayşe Sultan’ın Hüdayi’ye ve Celveti tarikatına olan uhrevi ilgisinden dolayı evlilik rivayeti çıkmış olabilir.

İNANÇ SİSTEMİ, FELSEFESİ, MENSUBİYETİ

Aziz Mahmud Hüdâyi; Muhyiddin İbnül-Arabi’nin geliştirdiği ve sistemleştirdiği Vahdet-i Vücud yani “Varlığın Birliği” felsefesine bağlı bir mutasavvıftır. Bu inanç siteminde tek ve mutlak varlık ALLAH’TIR. Allah bilinen ve bilinmeyen bütün âlemlerin ve varlıkların aslıdır, onları kapsar ve onların yaratıcısıdır. Tektir, önü ve sonu yoktur. Eşi, benzeri ve zıddı yoktur. Bu anlayış “Vahdet-i Vücut” tabiri ile tanımlanmış, ancak bu tabiri İbnül-Arabi değil ilk defa Sadrettin Konevi kullanmıştır.

Tasavvufta bu felsefe üzerine makam, meşrep ve tarikatlar kurulmuş, büyük mutasavvıflar yetişmiştir. İlk zamanlarda makam ya da meşrep adı alarak geçen “halvet” ve “celvet” daha sonralan “halveti” ve “celveti” tarikatları haline dönüşmüştür. Hüdâyi Vahdet-i Vücut felsefesine uygun olan sunni tarikatlardan Celvetiyye tarikatına mensuptur. Celvetiyye tarikatını kuran ve ilk celveti kabul edilen kişi İbrahim Zahid Gilani’dir. (M. 1300) Celvetiyye ve silsilesi devam eder ve 6.sırada H. Bayram Veli, 9. sırada Üftade, 10. sırada Aziz Mahmud Hüdâyi bulunur. Üftade Celvetiyye Tarikatını Bursa’da kurmuş; Aziz Mahmud Hüdayi de Celvetiyye tarikatını İstanbul’da geliştirerek devam ettirmiş ve yaygınlaştırmıştır.

Tarikatlar kulun manevi olarak Allah’a ulaşmasını sağlayan çeşitli yollardır. Hz. Üftade “Allah’a varan yol mahlukatın nefesleri sayısınca” demiştir. Müridin muayyen bir süre içinde dünyadan el ayak çekip inzivaya çekilerek orada nefsini terbiye için kötü huy ve fiillerden arınarak iyi huylar elde edip, Hak’kın sıfatları ile vasıflanmış olarak Fena Fillah halinde Halvetten çıkışına Celvet denir. Muhyiddin Arabi’ye göre gerçek halvet kulun kendi vücudunun Allah’a ait olduğunu bilerek benliğinden sıyrılması ve âlemde zahir olan (görünen) her şeyin Allah olduğunu anlamasıdır. Bunu idrak eden kişi her yerde ve her şeyde tecelli eden Allah’ı göreceğinden Celvette iken bile Halvette olur. Buna rağmen İbnül Arabi Celvetin daha üstün olduğunu söylemiştir.

Halvetiyye Tarikatı; insanlarla ilişkiyi kesip bir kenara çekilip halvet olup ibadet ve taatla meşgul olmaktadır. Celvetiyye ise; halvetten sonra dünya hayatına dönerek insanlarla ilişkiyi devam ettirmek, dünya hayatı ve realiteden kopmayıp insanlara faydalı olmaktır. Benliğinden eser kalmayan Celvet halindeki kulun fiilleri Hak’ka nispet edilir.

İşte bu mertebelere erişmiş Mürşid-i Kamil olan Aziz Mahmud Hüdâyi bu felsefe içinde Celvetiyye tarikatını geliştirmiş ve büyütmüştür. Allah’a ulaşmak için asıl olan arzu ve isteklerden ve kötülüklerden temizlenmek nefsi ıslah etmektir. Bunun için de Celvetiyye tarikatında bir seri prensipleştirilmiş pek çok zikirlere önem verilmiştir. Hüdayi’nin önem verdiği ilk zikir Kelime-i Tevhittir. Yani “La İlahe İllallah”tır. Tarikatlarda sema, kıyam, devran gibi isimlerle yapılan ayinlere benzer ayin Celvetiyye tarikatında da yapılır ve bu ayinlere “Nısf-ı Kıyam” denirdi.

Nısf-ı Kıyâm, Celvetiyye merkezi Üsküdar’da ki Hüdâyi dergahında Cuma namazından sonra yapılırdı. Burada zikirler yapılır, ilahiler okunur, dualar edilirdi. Hüdâyi “Bizim tarikimiz hem halveti hem celvetidir.” diyerek halvetiyye ile iç içe olduğunu işaret etmiştir. Diğer taraftan celvetiyyenin menşei bakımından Bayramiyye ile de doğrudan ilişkisi vardır.

O devirde İstanbul’da iyice kuvvetlenmiş olan celvetiyye tarikatı; gönderilen halifeler sayesinde Balkanlarda, Batı ve Orta Anadolu’da bir hayli yaygınlaşmıştır. Son dönemlere kadar İstanbul tarikatın en yaygın olduğu yer olmuştur.

Onun devri, saadetle felaketin birbirini takip ettiği çileli bir zamana rastlamaktadır. Askeri disiplin ve nizam sarsılıp bozulmuştur. Genç Osman’ın katledildiği, IV. Murad’ın katilinin de Yeniçeriler tarafından Sadrazam Hafız Ahmed önünde parçalandığı bir devir. İşte böyle çalkantılı bir devirde İslam tasavvufunun teselli edici nefhas ile Hakkın ve Hakikat’ın sesine çağıran Hüdayi Hazretleri, azl ve nefyedilen kimselerin ve cemiyette zuhur eden anarşi önünden kaçanların, yegane sığındıkları yer olmuştur.

Aziz Mahmud Hüdayi, vefatına kadar vaizlik, Üsküdar’da irşad ve nefisleri terbiye manevi hizmetinde bulundu. III. Murad (1574-1595), III. Mehmed (1595-1603), I. Ahmed (1603-1617), II. Osman (1618- 1622), IV. Murad (1623-1640) devirlerinde yaşadı. Hepsinden büyük sevgi ve saygı gördü. Menkıbelerden anlaşıldığına göre, Sultan I. Ahmed Hüdayi’ye “Rikabında piyade yürüyecek” kadar teslimiyet içinde idi. Hüdayi’nin dergahına adım atan idamlık mahkumlar affediliyordu. Zira o dergaha girenler nefsi terbiye sonunda manen ıslah olup adeta veli oluyorlardı.

Padişahların; kendisine kürk hediye ede­cek ve IV. Murad’a Eyüp Sultan’da cülus merasiminde kılıç kuşatacak kadar sevgi ile bağlı olduğu Hüdayi, bu alakayı asla istismar etmediği gibi, şahsı adına gayet müstağni bir tavır içinde iken mesela: kendisine Ali Paşa şeyhliği teklif edildiğinde bunu reddederken Ayasofya yakınında “arslan yatağı” olarak kullanılan bir yerin zaviye yapılmasını istiyordu.

Kendisi çok nüktedan bir kimse idi. Yanında dervişi Mehmed’le karşı yakaya geçerken, korku içinde şeyhine “ya şey­him ölümle aramda kayığın su tahtası var” deyince, iskeleye çıktıklarında “oğlum bak ölümle aranda o tahta parçası da kalmadı” demişti. Hüdayi’nin kimya (ilm-i simya) ilmine vukufunu duyan bir meraklı, kendisinden kimya öğrenmek üzere müracaat eder, ondan bu ilmi bilip bilmediğini sorar. Hüdayi de bu ilmi bildiğini, altında oturduğu asma ağacından üç tane yaprak koparıp altına dönüştürmek sureti ile gösterir. Arkasından Hüdayi’nin yaptığını yapmak isteyen meraklı, muvaffak olamayınca Hz. Hüda­yi ona: “Oğlum kimya ilmini öğrenmek nefsini kimya etmekten ibarettir” der.

Aziz Mahmud Hüdâyi, halktan sultanlara kadar uzanan geniş bir tesir halkası meydana getirdi. Devrin padişahlarıyla yakın ilgi kurmayı başardı. III. Murad, I. Ahmed ve II. Osman gibi padişahlara mektuplar yazdı, öğütler verdi. IV Murad’a saltanat kılıcını kuşattı. Ferhad Paşa ile Tebriz Seferi’ne katıldı. Zaman zaman padişahların davetlisi olarak saraya gitti ve onlarla sohbetlerde bulundu. Aziz Mahmud Hüdâyi’nin dergâhı her zümreden insanlarla dolup taşardı.

AZİZ MAHMUD HÜDAYİ HAZRETLERİNİN DUASI

Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri, Sultan I. Ahmed Han’ın talebi üzeri ne şu duayı yapmıştır:

Ya Rabbi! Kıyamete kadar bizim yolumuzda bulunanlar, bizi sevenler ve ömründe bir kere türbemize gelip Fatiha okuyanlar bizimdir… Bize mensup olanlar, denizde boğulmasınlar; ahir ömürlerinde fakirlik görmesinler; imanlarını kurtarmadıkça ölmesinler; öleceklerini bilsinler ve haber versinler ve de ölümleri denizde boğularak olmasın!..

Aziz Mahmud Hüdayi’ye Üftade tarafından “Hüdayi” sıfatının verilmesine yaşanan şöyle bir olayın neden olduğu rivayet edilir. Bir gün Muhyiddin Uftâde, müridleri ile beraber bir kır sohbetine çıkmıştı. Emri üzerine bütün dervişler, kırın en güzel yerlerini dolaşarak hocalarına birer demet çiçek getirdiler. Ancak Aziz Mahmûd’un elinde sapı kırılmış solgun bir çiçek vardı sadece. Diğerlerinin neşeyle elindekileri hocalarına takdîminden sonra Aziz Mahmûd, boynunu bükerek bu kırık ve solmuş çiçeği şeyhi Uftâde’ye takdim etti. Bunun üzerine Muhyiddin Uftâde, diğer mürîdlerinin meraklı bakışları arasında sordu:

“-Evlâdım Mahmûd! Herkes demet demet çiçek getirdikleri halde, sen niçin sapı kırık solgun bir çiçek getirdin?..”

Aziz Mahmûd, edeble başını önüne indirerek cevap verdi: “-Efendim! Size ne takdim etsem, azdır.! Ancak hangi çiçeğe koparmak için elimi uzattıysam onu “Allah Allah” diyerek Rabbini tesbih eder bir halde buldum. Gönlüm onların bu zikirlerine mani olmaya râzı olmadı. Çaresiz ben de elimdeki şu tesbîhine devam edemeyen çiçeği getirmek zorunda kaldım!.. “

Bu güzel ve mânâ dolu cevaba son derece memnûn olan Muhyiddin Uftâde’nin dilinden o anda:”-Hüdâyî, Hüdâyî.. Evlâdım! Bundan sonra ismin Hüdâyî olsun!.. Ey Hüdâyi! Bu kır gezisinden yalnız sen nasiplenmişsin.. “ifadeleri döküldü.

Böylece Aziz Mahmûd, Hüdâyî oldu. Bundan böyle Hüdâyî diye anılan Aziz Mahmûd Hüdayi sahip olduğu üstün ve müstesna manevi mertebesi dolayısıyla hürmeten ismine “Aziz” sıfatı da ilave edilerek Aziz Mahmud Hüdayi diye anılır oldu.

Aziz Mahmud Hüdâyi, halifeleri ve yazdığı otuz kadar eseriyle Anadolu ve Balkanlar’daki dini-tasavvufi hayat üzerinde derin tesirler icra etmiş ve bu şekilde şöhreti günümüze kadar ulaşmıştır. Hüdâyi Dergâhı’na bağlı müelliflerin en meşhuru, şüphesiz, Rûhu’l- beyân sahibi Bursalı İsmail Hakkı’dır.

Gerek devrinde gerekse daha sonra yazılan tarih ve bibliyografya kitaplarında “kutbü’l-aktâb, sâhib-i zaman, mürşid-i kâmil” gibi unvanlarla anılması ölümünden sonra da şöhretinin devam ettiğini gösterir. Dilden dile nakledilen menkıbe ve kerametleri halkın gönlünde taht kurmasını sağlamış, ziyaretçileri her devirde artarak devam etmiştir.

Vefatından sonra ise bıraktığı çok zengin vakfiyesi sayesinde tekkesi, imaret ve külliyesi halkın sığınak ve barınağı olmuştur. 1266 (1850) yangınında yanan Hüdâyi Külliyesinin devrin padişahı Abdülmecid tarafından yeniden inşa ettirilmiş olması, bu sevgi bağının saray çevresinde devam etmekte olduğunu gösterir.

Eserlerinin İstanbul kütüphanelerinde birçok nüshasının bulunması onların halk tarafından ne kadar sevilip benimsendiğini gösterir. Eserlerinin bazıları da Türkçe’ye çevrilmiştir. Yunus tarzındaki ilâhilerine pek çok mutasavvıf – şair tarafından nazireler yazılmıştır.

Arapça, ve Türkçe otuz kadar eseri bulunan Aziz Mahmud Hüdâyî, devrinin anlayışına uyarak eserlerinin çoğunu Arapça yazmıştır. Bilinen tek yazma nüshası Hacı Selim Ağa Kütüphanesi’ndedir (Hüdâyi, nr. 266). 6. Mi’raciyye. Mi’rac hadisesini âyet ve hadislerin ışığı altında anlatan bir risale olup bir nüshası Hacı Selim Ağa Kütüphanesindedir.

En eski yazma nüshası 1037 (1627) tarihli olup Hacı Selim Ağa Kütüphanesindedir (Hüdâyi, nr. 258). S. Habbetü’l- Mahabbe. Allah, Peygamber ve Ehl-i beyt sevgisini anlatan küçük bir risaledir. Son Celvetî şeyhi Mehmet Gülşen, Aziz Mahmud Hüdâyî’nin üç Türkçe eserini Külliyât-ı Hazret-i Hüdâyi ismiyle neşretmiştir.

Halk ve devlet dostu olan Hüdâyi hazretleri M-1628 (H-1038) yılında 87 yaşında vefat etmiştir. Cami yanındaki Türbeye defnedilmiştir. Aile etrafı da buraya kendi yanına defnedilmiştir.

aziz-mahmud-hudayi-turbesi

Bugün Üsküdar’daki bu yer bir ziyaretgah ve mukaddes bir yer olarak, binlerce kişi tarafından ziyaret edilmektedir. 1850 yılında çıkan yangında büyük zarar gören külliye devrin Padişahı Sultan Abdülmecid tarafından yeniden yaptırılmıştır. (M. Naci Kula)

Türbesinin kapısında:
Bu meşhed mecme-i ervah-ı ecsad-ı Hüdai’dir
Edeble gir azizim türbe-i pâk-ı Hüdâi dir.
Dila tahsil edem dersen eğer zevk-i Hüdâi’den
Nasibini alır elbet giren bab-ı Hüdâi’den

Dergahının kapısında:
Eğer vasıl olam dersen dila sen sırrı mak­suda
Gel adab ile yüz sür asitanı Şeyh Mahmud’a.
yazılıdır.

Arapça otuz kadar eseri vardır. Belli başlı olanları:
1- Nefa’isül – Mecalis (Seçilen ayetlerin tasavvufi tefsiri)
2- Cami’ul feza’il ve Kami’ül – Rezail (Fa­ziletler mecmuası. İlim-amel-seyri suluk) Sivrihisar İslâmî ilimler Vakfı adına arapçadan tercüme ile 1997’de bastırıldı.
3- Miftahüs’salat ve Milkatün-Necat
4- Hülasatül-Ahbar Fiahvalin Nebiyyül Muhtar
5- Habbetül Muhabbe
6- Keşfülkına an Vechi’s-Sema
7- Vakıat (Şeyhi Üftade’den tuttuğu not­lar.

Türkçe eserleri:
1- Divan, Divan-ı ilahiyat
2- Necatü’l-garik fi’l cem-i ve’t tarik (Ta­savvufi) Tarikatname
3- Mektubat
4- Nesai’h ve Mevai’z
5- Miraciyye

* * *

Kaynaklar:
S.E.V. yay. 2015 – Hüseyin Ziya Kandilci
Eskişehir Valiliği – Eski-Yeni Dergi
Hasan Kamil Yılmaz, Celvetiyye Tarikatı, İstanbul 1982,
Ziver Tezeren, Seyyid Aziz Mahmud Hüdayi, İstanbul 1984
Yrd. Doç. Dr. M. Naci KULA – ESOGÜ İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi
Aziz Mahmud Hüdâyî Vakfı Tanıtma Broşürleri
İslam Ansiklopedisi Diyanet Vakfı Yay. Cilt 4-7-20-42
Meydan Larousse Cilt 6-9
Aziz Mahmud Hüdâyi Hazretleri 2009- Av. İbrahim Demirkol
Bütün yönleriyle Sivrihisar 2001-Av. Orhan Keskin
Sivrihisar Tarihi 1960 -Tahsin Özalp
Sivrihisar da yetişen ünlüler ve menkıbeleri – Ahmed Bican Atmaca
Sivrihisar Örf ve Adetleri 1997 – Ahmed Kılıçaslan
Kutsal Mekanlar 2008 sf. 207 – Bayram Altan (Milliyet Yayını)
Anadolu Evliyaları 1958 sf. 82 – Nezihe Araz
Sivrihisar Belediyesi Tanıtma Broşürü