Sivrihisar Sosyal Hayatından Kesitler

Sivrihisar Sosyal Hayatından Kesitler

1- Ben de kendimi beğenmiyorum. Sivrihisar’da Cumhuriyetten evvel 18 medrese, 1 Rüşdiye (ortaokul) ve İdadi (Lise) mektepleri olduğu halde bunlar kapanmış, ancak 1948 yılında ortaokul açılmıştı. Bu tarihe kadar mahdut sayıda başarılı öğrenciler Eskişehir’e gönderili­yordu. Başlangıçta Sivrihisar Talebe Pan­siyonu açılmadığından, iki üç öğrenci bir araya gelip baslarına da nöbetleşe olarak ailelerden bir yaşlı kadın gönderiliyordu. İşte bu öğrenci velilerinden Ahmet Efen­di, Sivrihisar’da zengin çiftlik sahiplerin­den Ali Bey’le Köprübaşı’nda karşılaşır. Hoşbeşten ve Eskişehir’e geliş sebebini izahdan sonra; muhatabı kendi çocuğu­nu okuttuğu halde; Ahmet Efendiye “hiç iyi yapmamışsın, oğlun okur yarın seni beni beğenmez olur” der.

Ahmet Efendi nin cevabı dikkate şayandır: “Ali Bey vallahi ben de kendimi beğen­miyorum. inşallah evlâtlarımız okur, bü­yük adam olurlar da bizim bu halimizi beğenmezler” cevabını verir.

Yıllar geçecek ileriyi gören bu insanların çocukları, babalarının duyarlılığını göste­remedikleri endişesi ile büyük mevki ilim ve irfanlarına rağmen babalarının ne ka­dar büyük insanlar oldukları idrakinden ve onlara gıpta ile bakmak ferasetinden kendilerini alamayacaklardır.

2- Allah’a verilen söz. Mektep dönüşü dükkânlarına uğramıştı. Babası ceviz ağacı gövdesinden kesilmiş tezgahın başına oturmuş üzerine serdiği vakide (vidala) yı muşta ile dövüp dü­zeltmiş, özenle sıraladığı endazeye göre; avucunda kavradığı, başı küresel şekilde ağaçtan yapılmış çelik bıçkı ile, deriyi ke­siyordu. O sırada dükkana gelen, dizle­rinde ve gözlerinde fer kalmamış, saçı sa­kalına karışmış pejmürde kılıklı bir ihti­yar: “şey’en lillah” (Allah Rızası için) di­yordu.

Babası sahtiyandan önlüğünü topladı, kemal-i hürmetle ayağa kalkıp, buyur us­ta diye avucunda sakladığı beş kurusu gizlice ihtiyarın avucuna koydu. Oğlu ba­basının her gelen şahsı boş çevirmediğini biliyordu. Ama diğerlerine beş para ve­rirken bu ihtiyara beş kuruş vermesini bir türlü anlayamıyordu. Nihayet daya­namayıp bunun sebebini sordu. Babası izah etmek istemedi ama ısrar üzerine, oğlu ders alır düşüncesi ile söze başladı: Babam, yani deden Ahmet Efendi bakırcı esnafındandı. Bizleri medresede okuttu­ğu gibi mesleği altın bilezik kabul etti­ğinden, benim yemenici (ayakkabıcı) ol­mamı istedi. Bir ustaya çırak verdi. Üç yıl geçti. Mesleği öğrendim. Ahilik geleneği uyarınca ustalar huzurunda imtihan edildim. Başarıdan sonra dualarla ustala­rımın ellerini öptüm peştamal kuşan­dım, kalfa daha sonra da usta oldum. Ustamın da muvafakatı ile babam bana dükkan açtı. Ayakkabılar büyüklüklerine göre çek uluayak, uluayak, garson, zenne diye kısımlara ayrılır. Bunlar imal edilir­ken usuldendir, altı adetten aşası olma­mak üzere takım halinde aynı cinsten imal edilir.

Farz edelim ki 44 numara 6 çift ayakkabı için 6 çift kalıp çok esnafta olmaz. Hele yeni dükkan açmış birinde olsa olsa bir iki çift bulunur. Bu sebeple esnaflar nok­sanlarını diğer esnaflardan tamamlar işi­ni görür iade eder. Bu âdet veçhile ben de o zaman hâl-i vakti yerinde büyük bir esnaf olan komşu ustanın dükkanına gi­derek, ihtiyacım olan kalıpları emanet olarak istedim. Usta kalıpları vermediği gibi bana “seele çocuğu b. k. a. (gübrene) göre bostan ekse idin” diye ağır hakaret­te bulundu.

Bende kendisine: “Bilirsin ki ben bakırcı Ahmet Usta’nın oğluyum, babam da es­naftır. Allah’a şükür soyumda dilenci yok. Benim hareketim örf adet gereğidir. Kalıpları vermeyebilirsin fakat hakarete hakkın yok. İnşallah ben çalışıp iyi bir es­naf olacağım. Sen de dilenirsen, başkası­na beş para verirsem sana on misli, beş kuruş vereceğim”, deyip ağlamaklı ve gönlü kırılmış olarak dükkanıma dön­düm.

İşte oğlum zikrini ettiğim usta, biraz ev­vel gelen kimse idi. Benim yaptığım Al­lah’a vermiş olduğum sözün gereğidir. Düşmez kalkmaz bir Allah’tır. Keşke öyle olmasa idi diyorum amma elden ne gelir dedi.

3- Hacı Emmin Hesap Tutmayı Öğrensin. Günlerden Çarşamba idi. İlçede Pazar kurulduğu günü sabah namazını müte­akip merkebi ile köyünden çıkmış, kuş­luk vakti bazı komşularıyla birlikte şehre gelmişlerdi. Merkeplerini Çukurhan’a bağladılar. Hancı saman ve yemlerini dö­kerken hanın çay ocağına girip peykeler­de istirahata çekildiler. Keklik kanı çay iç­lerini ısıtıyor, uykularını açıyordu.

Nice sonra Ahmet Çavuş kendisine gelip heybeyi yüklenip pazarın yolunu tuttu.

Köyden getirdiği mor patlıcanları sergile­di. Tavuklarının yumurtalarını samanlar­dan çıkarıp dizdi. Peynir dolu helkesini (bakır kova) yanına koydu. Kar gibi temiz örtüsünü araladı. Araladı ki içi görünsün. Derken tanıdık müşterileri kısa zamanda malları bitirdiler. Ahmet Ağa mutlu idi. Cebi para görmüştü. Artık “Benli” ismi ile maruf manifaturacıya giderek pırtı (bas­ma v.s) borcunu ödeyebilirdi.

Yüzünde borcunu ödeyecek bir insanın huzur ve mutluluğu içinde dükkana var­dı. “Selamünaleyküm Hacı Emmi sana beş kayme borcumu ödemeye geldim” dedi. Hacı Efendi Aleykümselam hoş gel­din oğlum seklinde cevapladı, yer göster­di çay söyledi. Dur, bakalım kara kaplı deftere, ondan sonra da parayı alayım dedi. Defterin yapraklarını bir bir çevir­di. Tekrar başa döndü, nafile alacak def­terinde köylünün borcu yazılı değildi. Oğlum senin borcun yok dedi. Ahmet Ağa “Hacı Emmi nasıl olur ben aldığım malları ve borcumu biliyorum. Siz yaz­mayı unutmuşsunuz. Alın alacağınızı bu yükten kurtulayım” dedi.

Hacı Efendi “Oğlum ben verdiğimi yaza­rım aldığımı yazarım, mademki yazma­mışım sizin verdiğiniz parayı alamam. Benim alacağım yok demek ki. Hem var­sa da anamın ak sütü gibi helal olsun bundan böyle de Hacı Emmin hesap tut­mayı öğrensin” dedi.

4- İlle Odunum. Dağ köylüleri genellikle tarım alanları dar olduğundan kendilerine bazı yan ge­lirler temin durumunda idi. Dümrek kö­yünden Mistik sehere (ilçeye) gitmeden bir gün evvel civardaki ormana gitti. Ku­ru eğri meşeleri keserek hazırlık yaptı.

Çarşamba günü sabah erken odunları denk yaptı eşeğe yükledi. Sivrihisar yolu­nu tuttu. Niyeti odunları satıp parası ile Pazar harcını görmekti. Memik köyü ya­kınlarında Naldöken bayırında yaslı bir köylü ile karşılaştı. Selâmlaştılar. Hoşbeş­ten sonra yaşlı adam “Oğlum sen bu odunları Sivrihisar’da satacak değil mi­sin? diye sordu. Mistik “evet” dedi. Ben bu odunları satın alıp parasını versem, odunların yerine beni merkeple şehere götürsen diye teklif etti.

Mistik: Pekala odunlar ne olacak?

İhtiyar: Ben satın alıyorum, onları dök beni götür.

Mistik: Götüreyim amma odunlar ne olacak dedi. Hülasa Mistik ille de odu­num dedi ne parayı aldı ne de ihtiyarı şehire götürdü.

Bu bir uyuşmazlık hikâyesi olsa da belli ki Mistik nazarında istemeden zaruret karşısında kestiği odunların kendi yanın­da paradan öte bir değeri vardı. Yahut il­le de odunum değil, ille de cehaletti.

5- Hutbede Anılan isim. 1960’lı yıllara kadar imamlar devletten maaş almazlardı. Köy imamları ihtiyar heyeti ile yaptığı anlaşma gereği hane başına hak tabir edilen belli ölçeklerde aldıkları buğday ve okuttukları çocuklar için de perşembelik denilen bahşişlerle maişetlerini temin ederlerdi, imam Efendi hutbede, Peygamber Efen­dimizden, Al-i Ashabından ve Cihar-ı Yar-ı Güzin efendilerimizden bahsederler salat-u selam ederdi. Başlangıçtan beri hutbe hükümranlık ifadesi olarak algıla­nırdı. Mısır fethinde hatibin hutbede Y. Sultan Selim Han’dan bahsederken “Hakimül Haremeyn-i Şerifeyn” diye bahsettiği, Ulu Hakan’ın da bunu “Hadimül (hizmetkar) Haremeyn-i Şerifeyn” diye düzelttiği malumdur.

Hal böyle iken ihtiyardan Bekir Ağa bu gerçeği bilemeyecek kadar cahil aynı öl­çüde mütecavizdi. İmam Efendi’nin hut­bede mutlak surette ismini anmasını is­tiyordu. İmam Efendi durumu bir türlü izah edemedi. Neticede bunalıp canı burnuna gelmiş ve hutbenin dua bölü­münde Arapça ibareler arasına aynı ve­zinle “İğdecikli Bekir Ağa kelpen kelpa” (İğdecikli Bekir Ağa köpeğin köpeği) söz­lerini sıkıştırıp yarabbi bizi şerirlerin şer­rinden muhafaza buyur mealindeki ya­karışla duasına son vermişti. Cemaatte bulunan medrese tahsili görmüş kişiler, Bekir Ağa bunu hak ettiğinden kalben te­bessüm etmişler ses çıkarmamışlar. Bekir Ağa da ağzını kapamış imamın duası adeta netice vermişti.

6- Tasarruf. Sivrihisar’da bugünün otellerinin yerine de geçen, ayrıca günübirlik konaklamaya elverişli hayvanların da barındırılıp yem­lerinin verildiği ahırları bulunan hanlar vardı.

Çukur Han, Halid Oğlunun Han, Meh­met Çavuş’un Han, Arap Oğlunun Han, Çam Han (Alemşah yanı) v. s ismi ile anılırlardı.

Çarşamba günü Pazar kurulup dağıldık­tan sonra, at ve merkeplerini alan köylü­ler köylerinin yolunu tutarlardı. Sivrihi­sar’da bir iki kişi hanlara gelir ahırları süpürür gübre ve artan sap saman artık­larını (könleri) çuvallara doldurup denk yaparak hamamlara götürürler ve Şeydi Hamamı, Kumacık Hamamı, Yeni Hamam’ın külhanlarının üzerine sererlerdi. Bu onların isi ve kazanç kapısı idi. Gü­neşte kuruyan könler ve artıklar külhan­ların damlarındaki deliklerden aşağı atı­lır ve bunlar hamamların suyunun ısıtıl­masında kullanılırdı.

Bilahare külhan kapısına çıkarılan bu atıkların külleri, Kepen ve şehir önü tar­lalarına tarla sahipleri tarafından taşınır ve tabii gübre olarak yararlanılırdı. Bu tabii döngü devam eder dururdu. Ahır­lar temiz, hamamlar sıcak, tarlalar bere­ketli. Bu tasarrufun bereketi değil de nedir? Hem Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’inde “Allah israf edenleri sevmez” demiyor mu?

7- Kartal Pınarı. Vergi toplama memuru ve zaptiye, Karacakaya Köyü yakınlarında bir çeşme başı­na oturmuşlar beraberlerinde getirdikleri nevaleyi yiyorlardı. Köyün bekçisi yanla­rına geldi. Selâm verdi, afiyet olsun dedi. Onlar da konuşmuş olmak için çeşmenin suyu güzelmiş dediler. Bekçi Bekir geve­zelik için, ileride kömüş öldüren tepesi eteklerinde Kartal Pınarı var, onun suyu yanında bu su solda sıfır kalır dedi. Bunun üzerine Bekçi’nin eline su testisi­ni tutuşturdular.

-Git bize oradan su getir dediler. Gitse mesafe uzun, gitmese serlerinden emin değil. Bekir Efendi çar naçar testiyi aldı yola koyuldu. Bir saat yürüdükten sonra Kartal Pınarına yaklaşmıştı ki Sarıköy’den gelen bir tanıdıkla karşılaştı. Köylüsü sordu:

-Hayrola Bekir Aga, elinde testi kan ter içinde nereye gidiyorsun? Dedi. Bekçi Be­kir, terini silip içini çekerek:

-Sorma komşum. Bir halt yedim Kartal Pınarı’na ağzımı yıkamaya gidiyorum ce­vabını verdi.

8- Yalınkat Ebe. Sivrihisar’da Demirci çeşmesi meydanı­na bakan alçak avlu duvarı girişinde bah­çeden sonra iki oda bir mutfak, toprak damlı indirme bir ev vardı. Toprak damlı dedim ama o zamanlar evlerin %80 i toprak damlı idi. Damlara killi toprak se­rilir yağmurdan sonra da kabaran toprak yuvak tabir edilen silindir mermer ve iki yanı göbeğindeki çukurlara sıkıştırılmış özel ağaçlara bağlanan ipler vasıtası ile ekseninde yuvarlanır damlar akmasın di­ye toprak pekiştirilirdi. Taa ki sular eve damlamayıp ağaç çörtenlerden aksın di­ye. Çocukluk hafızamda kalan damı yuvaklı bu ev, ilkokul arkadaşım Ahmet’in annesinin, Yalınkat Ebenin evi idi. Bu ev­de Ahmet’ten başka kızlı erkekli 8-10 ço­cuk vardı.

Sonradan öğrendim ki Yalınkat ebenin kocası ölmüştü. Kendisinin iki çocuğu vardı. Diğerleri çoğu köylerden anneleri babaları ölmüş yetim öksüz çocuklardı. Bakacak kimseleri olmadığından bu şef­kat abidesi kadına sığınmışlardı.

Demirci çeşmesi meydanı o tarihlerde, yani 1940’lar da sığır sürüsünün yaylım­dan evvel toplanma yeri idi. Sürü çobanı Ese tarafından toplanıp götürüldüğünde, Yalınkat ebe kova ve tulumlarla gübreleri toplar, avlusunda kışlık yakacak için te­zek yapardı. Çeşmenin ayağından akan suyu eve almış, ıspanak, sebze zerzevat yetiştirirdi. Boru gibi uzun sapları ve ko­ca yaprakları ile kabak bitkisini ilk olarak orada görmüştüm.

Yalınkat ebe ilçede bulunan askerlik şu­besi ve jandarma teşkilatındaki erlerin çamaşırlarını yıkar ve mali durumunu bilen hayır sahiplerinin yardımları ve yu­karıda arzettiğim veçhile yetimleri yedi­rip giydirme savası verirdi.

Günlerden bir gün evinin bacasından yükselen dumanları görüp, yangın olma­sından kuşkulanan temel komşusu, uzun uzun çalmasına ve seslenmesine rağmen kapının açılmadığını görünce evinden salladığı merdivenle Yalınkat Ebe’nin evi­ne girmişti. Tandırda kırlardan toplayıp getirdiği geven, sığır kuyruğu, piren otla­rı büyük dumanlarla yanarken çocuklar pişecek şibitleri almak için etrafında bek­liyorlardı

Komşusu merak ettiğini niçin kapıyı aç­madığını sordu. Yalınkat ebe: “Ekmek ve­sika ile, un da bulamadığım için günler­dir aç kalan çocuklarıma kepekten şibit (küçük ekmek) yapmak zorunda kaldım. Kapıyı açsam da bu halimimi görse idin” cevabını verdi. Komşu irkildi, üzüldü mahcup oldu. Evine koştu. Sahip olduğu iki çuval undan birini yüklenip getirdi. Hazreti Ömer misali gözyaşlarını tutamı­yor “komşum ne olur ihtiyacın olduğun­da haberim olsun beni affet” diyordu. Sonsuz gayretleri hayır sahiplerinin gizli katkıları ile Yalınkat ebe bu şefkat yuva­sında nice çocukları büyüttü, ilkokulda okuttu meslek sahibi yaptı evlendirdi. Hayır isledi Allah’dan karşılık bekledi. Bilmem ne zaman bu dünyadan göçtü. Ne ismi bir caddeye verildi ne heykeli di­kildi. Ancak yetiştirdiği çocuklarla ve ta­nıyanlarının gönlünde unutulmayan bir iz bıraktı. Allah rahmet eylesin.

9- Berber Basri Amca. Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk yılları ulaşı­mın zor olduğu yıllardı. İlçeye uzak köy­lerin berber ihtiyacını seyyar berberler karşılardı. Hak tabir edilen harmandan harmana belli ölçeklerde hububat alırlar­dı. Berberler belli zamanlarda köye gele­rek köy odasında veya köy kahvelerinde icra-ı faaliyet ederdi. Berberler askerlikle­rinde genellikle sağlık eri olarak görev yaptıklarından bazıları gereğinde iğne yapar, diş çeker, hatta çocukları sünnet ederdi. Tasvip edilmese de bu bir zaru­retti.

Berber Basri Amca tıraş yapmak için kö­ye gelmiş, köylülerin tıraşını bitirmişti. Yine tıraş yapmak üzere komşu köye git­mesi gerekiyordu. O sene kış çok uzun sürmüştü. Köylülerin köylerinden gitme­mesi için ısrarlarına rağmen merkebi ile yola düzülmüştü. Dağ bayır aylardır kar­la kaplı idi. Aç kalan kurtlar sürü halinde yolda Basri Amcayı çevirmişler, arka ayakları ile gözlerine kar atmaya başla­mışlardı. Üzerine atılmaları an meselesi idi.

Yanındaki merkebin heybesinde tıraşta boyuna tutulan berber küveti, usturası, bilemek için kayısı, fırçalar ve önlük var­dı. Kendisini savunacak bir şey yoktu.

Can havli ile elindeki sopayı dairevi şekil­de etrafına salladı bağırdı: -Can kurtaran yok mu? Dedi. Çaresizdi merkebin üze­rindeki heybeyi sırtına aldı, gözlerinden öptü beni affet dedi helallaştı. Üç beş adım ayrılmıştı ki kurtlar merkebi yere yatırıp parçalamışlardı bile. Böylece Basri Amca canını kurtarmış fakat manzara bir ömür hiç aklından çıkmamıştı. Ne za­man bu olaydan söz edilse bağrı düğüm­lenir vefakar yol arkadaşını hatırladıkça, onun hayatını kurtaramadığı için acıma ve mahcubiyetle gözleri dolardı. Ancak “hayvanımı gözlerinden öptüm hakkını helal et kuzucağızım diyebildim” derdi.

10- Selamün Aleyküm Amcalar. Sakarya Meydan Muharebeleri milletin ölüm kalım mücadelesi idi. Daha çocuk­luk yaşlarında, Ankara-Sivrihisar arası ulaşım olmadığından araba ile gittiğim Biçer İstasyonu’ndan trenle Ankara’ya gi­derken, Sakarya Nehri civarında yer yer tepeler teşkil etmiş alel acele kazılıp gö­mülmüş şehitlerimizin mezarlarını gö­rünce, o dehşetli anı tahayyül edebilmiş­tim. Sakarya’nın bulanık oluşunda belki o günlerin yadı var diye düşünüp üzül­müş, ürpermiş şehitlerimize fatiha gön­dermiştim.

Sakarya deyince, Sivrihisar’da nüfus me­muru merhum Ahmet Ertürk ağabey’in, o harp sonrasına dair bir hatıratını ken­di ağzından anlatayım dedim.

“Sakarya Harbi esnasında Sivrihisar’daki eli silah tutan tüm erkekler harbe alın­mış, hatta sokakta çelik çomak oynayan yeni bıyıkları çıkmaya başlıyan 14-15 ya­sında çocuklar bir arada toplanmış uzun boylu gelişatlı olanlar “şahsen” kaydı ile askere sevk edilmişti.

Sivrihisar’da evimizde kadınlar ve 80 ya­şında dedemle 8-10 yaşlarında ben var­dım. Çarşıda Lise’ye giden Eskişehir yolu üzerinde ahşap cumbalı üç katlı evimiz vardı. Sakarya Harbi’ni takip eden gün­lerde Yunanlılar Afyon’a çekilmiş çekilir­ken de Askerlik Şubesi’ni yakmışlardı. Daha sonraları Sivrihisar’ı yakmayan Yu­nan kumandanının Atina’da idam edildi­ğini duyduk.

Yunan Mezalimini Tahkik Komisyonu’nun raporunda da yazıldığı üzere, ya­kılıp yıkılmadık bir tek köy kalmamıştı. Sakarya Muharebesi’nde muzaffer ordumuzun düşmanı takip esnasında gördü­ğü bu manzara ve perişan köylülerin yaşadıkları dramı anlatırlar, onların düş­mana karşı bilenmelerinde hınçla dol­malarında amil olmuştu. Başkumandan­lık Zaferi’nde bu durumunda rolü vardır denilse yeridir.

İşte tam bu günlerde evimize biri müla­zım, diğeri mülazım-ı sani iki zabit misa­fir oldu. Dedemle otururlarken ben on­lara hizmet ettim. Belki de bir çocukla il­gili olduğu için iki subayın anlattıklarını hiç unutamam. Anlattıklarına göre:

Bizim ordumuz Sakarya’nın doğusunda, düşman orduları ise batısında mevzilenmişlerdi. Misafirimiz iki subayın topçu bataryasındaki erleri, düşman atışları ne­ticesinde şehit olmuşlardı. Düşman ha­van mermileri bataryanın sağına soluna düşmeye başlamıştı. Her yer cehennemi bir ateş altında, top sesleri ayyuka çıkı­yordu. Tam o sırada bir çocuk top batar­yasının olduğu yere geldi. “Selamün Aleyküm amcalar müsaade ederseniz bir de ben atabilir miyim?” demişti. Mülazım-ı evvel (Üsteğmen) bu cehen­nemi ateş içinde bu çocuğun işi ne? Bunda bir hikmet var düşüncesi ile Ku­mandanına:

-“Biz sabahtan beri yüzlerce mermi attık, bırakalım bir de o atsın” ricasında bulu­nuyor. Kumandanında rızası olduğunu gören küçük delikanlı, yay gibi topun ba­sına geçip profesyonel topçu gibi topu hedefe döndürüyor meylini ayarlıyor besmele çekip Ya Allah deyip hedefe gön­deriyor. İlk patlamadan sonra hedefte bir patlama daha duyuluyor. Düşman batar­yası susuyor. Çocuğa bir daha at diyecek­ler ama çocuk kaybolmuş. Düşman çeki­lince bu olayı anlatan subaylar: Bize kan kusturan bataryayı bir görelim diye git­tiklerinde, düşmanın tam kendilerini he­def aldıklarını, kendi bataryalarından atılan merminin düşman havan topunun ağzından girip oradaki mermiyi de pat­lattığını 2. patlamanın bundan doğduğu­nu ve düşman batarya mensuplarının tümden öldüğünü hayretler içinde görü­yorlar. Evet bu inanılmayacak bir şey ama aynen vaki oldu, bu olsa olsa Al­lah’ın lütfü yardımı dediler. Hem Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak “siz Allah yolunda savaşırsanız biz de size bileme­yeceğiniz güçlerle yardım ederiz” buyur­madı mı? diye ilave ettiler.

11- Bakalım Şiniği Damgalı mı? 1928-1929 yılları idi. Kuraklık kuraklığı takip etmiş ilçe köylerinde kıtlık hüküm sürmekte idi. Tüccar Mehmet Ağa amba­rındaki buğdayı ihtiyaç sahiplerine dağıt­maya karar verdi. Yakın iki köyün muh­tarına haber ulaştırıp tesbit ettikleri ihti­yaç sahiplerini çağırttı. Her birine 8 şinik (2 kile – iki şinik bir teneke) buğday ver­di.

Verdi ama insanlık hali, yardım ettikleri şahısların intibalarını öğrenmek için ilçe çıkısı Kumluyol’a iki kişi gönderdi. Bun­lardan biri köprü altında durdu, diğeri kaya arkasına saklandı. Köylüler merkep­lerine yükledikleri buğdaylarla giderken “Allah razı olsun Mehmet Ağa’dan, bize 8’er şinik buğday verdi” diye medh-ü se­nada bulunuyorlardı. Bu sırada içlerin­den biri atılıp “siz sekiz şinik verdi diyor­sunuz ama, bakalım şiniği damgalı mıy­dı?” deyiverdi.

Bütün Yönleriyle Sivrihisar
Orhan KESKİN
Categories: Makale ve Yazılar