Sivrihisar Şehrengizi

– Sivrihisar Şehrengizi –

Eğer Sivrihisar’a sapmadan, yoldan geçip gidenlerdenseniz, biliniz ki kayıptasınız. Sivrihisar, Eskişehir’in hemen yanı başında, Hoca Nasrettin’in şenelttiği, şereflendirdiği harikulade bir yerleşim merkezidir. Her sokağı tarih ve derinlik soluyan bir mübarek beldedir.

Birçok sokağın başında, tarihi bekleyen, onu muhafaza eden ve taşıyan eserlerin derinliği bizcileyin daha birinci sınıfta okuyan müptedileri bile eğer bunca etkileyebiliyorsa, bu işte bir iş var diye düşünülebilir.

Sağa dönen şu sokağın ortalık yerinde bir türbe görürsünüz. Sivrihisarlılar ona Hoca Yunus Türbesi derler. Sadeddin Hoca Yunus adında, ünlü Muineddin Pervane’nin dayısı olan zat dinlenmektedir orada. 1277’den beri orada yan gelmiş dinlenmekte ve o sokağı beklemektedir. Gelen konuklarını ağırlamaktadır. O sokağa giren herkesin kulağına hayır okumaktadır. Belki biraz da Karamanoğlu Mehmet Bey’i şikayet etmekte, ona sitem etmektedir. O yıl, yani onun orada dinlenmeye çekildiği yıl Karaman’da Mehmet Bey Türkçeyi cümle âleme resmi dil olarak ferman etmişti, belki ondan da haberi vardı.

Bir başka sokağın başını Alemşah türbesi tutmuştur. Selçuklu’nun büyük hükümdarı Melikşah tarafından şehit kardeşi Kiru Baltu oğlu Sultan Şah için yaptırılmış, Muharrem 728’de yani 1327 yılında Hatip Necip adlı ustaya yaptırılmış bir aziz türbe bekçilik etmektedir. Gelene geçene güler yüzle esenlik dileyerek beklemektedir.

Bir başka sokağın ortasına postunu seren aziz Mahmud Suzani’dir. Elini kulağına götürmüş, ezan okuma durumunda, gelen geçene 1348 yılından beri harika bir telkinde bulunmaktadır. Demektedir ki: Ey buradan, gönlünde bin gaile ile gelip geçen. Bilmiş olasın ki, dünyada her şey gelip geçicidir. Baki olan, gelip geçici olmayan, azamet ve heybet ve in’am ve ikram sahibi olan Rabb-i Yezdan’dır. Bekçileri bile bu ihtişam içinde olan bir beldeye destursuz girebilmek mümkün olmasa gerektir.

Sivrihisar Ulu Camii türünün özgün numunesidir. 1244 tarihli yapım olarak belirlendiğine göre, Nasrettin Hoca, bu mekânda namaz kılmış olmalıdır.

Sivrihisarlılarla latifeleşmiş, bahçesinde, şehrin bıçkın gençleriyle, ahi esnafıyla, eşrafıyla oturup kalkmış olmalıdır. Burası böylesine mübarek hatıralar taşıyan bir mekandır. Ulu Cami son derece etkileyici bir mekandır.

Selimiye’nin, Süleymaniye’nin, Sultan Ahmet’in Osmanlı asaletinin yanında tam bir Yörük, tam bir Türkmen mekandır. Fakirliğini asla gizlemeyen, iddiasızlığını olağanüstü bir urba gibi üstünde taşıyan ve bununla gurur duyan, başka şartlarda garipsenecek birçok hususiyeti kendine tarz edinip büyüyen ve güzelleştiren, özelleştiren bir yapıdır. Şehrin orta yerine uzanmış, Hoca Nasrettin’in konaklarını ağırlamaktadır. Kendisine yapılmış sataşmaları bile ciddiye almamış, onları sinesinde eritmiş, yabancılıklarını setretmiştir.

Duvarına yaslanan iğreti dükkanlar sanki sonradan onun parmakları olmuş gibi, havanın içinde eriyip kaybolmuştur.

Bir güz günü buraya ilk gelişimizde, kapıdan itibaren her şey bizi bir anda sarıp sarmalamış, sarhoş etmişti. Gerçekten bir mekân, aradan geçen bir yıla yakın bir zamandan sonra bile, geçirdiği ölümcül hastalıklara rağmen, her dağdan, kıyıdan, köşeden getirilip bünyelerine yamanan iğreti yamalara rağmen asaletini ve etkileyiciliğini bu kertede korumuş mekan yeryüzünde fazla değildir.

Cemaati esnaf ve köylülerdi. Aklı, tezgâhındaki terazide olan esnaf takımı, bir an önce borcunu ödeyip, namazını farzlayıp kaçmayı düşünseler bile ve köylüler gördükleri tedarikte bir eksiklik var mı, evdeki kocakarının ısmarıcında bir noksanlık olur da, azan işitir miyim kaygısıyla kendini namaza tam veremiyorsa bile, bu aziz mekan, Nasrettin ve Türkmen toleransıyla onları sarıp sarmalamış, hoş görmüş, sırtlarını sıvazlamış ve divana durdurmuştu. Bizim gözümüz tavanda, mihrapta, minberde ve yerdeki sergideydi. Pencerelerin iptidai güzelliğindeydi. Duvardaki istiflerin özentisiz naif güzelliğindeydi. Orada geçen zaman güzel bir zamandı.

Yapı, tipik bir ulu camidir. Minare kapısındaki kitabeden inşa yılının 1232 olduğu anlaşılmaktadır. Değişik devirlerde onarımlar görmüş, her onarımı ayrı bir kitabeyle anlatılmıştır. Kullanılan malzeme, yine gidişatın tabii gereği olarak devşirme karakterlidir. Mesela kündekârinin en eski örneklerinden biri olan minber, 1900’lerin ilk çeyreğinde yanan Kılıç Mescidi’nden alınıp getirilmiştir. Dolayısıyla 13. yüzyıl yapı geleneği dışında 15. yüzyıl Osmanlı karakteri taşımaktadır. Fakat asla iğreti durmamakta, aksine harika bir uyum göstermektedir. Sanki zaman içinde umumi havaya sinmiş, sindirilmiştir.

Duvarları her zaman tekrarlanan bir yanlışın devamı olarak sıvanmış, çatı akmasın diye saç ile kaplanmıştır. Kuzey ve batı cephelerine yapılan dükkanlar ona zorla komşu kılınmıştır. Şimdilik şikâyeti yok gibi olmasına rağmen aslında olmalıdır.

Yapının tarihçesi ilginçtir. Selçuklu Sultanı Keykubâd döneminde, onun veziri Celaleddin Ali Bey tarafından yaptırılmış, 1274’te muhtedi bir Müslüman olan Mikail bin Abdullah tarafından bugünkü şekline getirilmiştir. Minaresi 1409’da eklenmiş, mihrabı değiştirilmiş, 1244 tarihini taşıyan minberi 1924 yılında Kılıç Mescidinden alınmış şimdiki yerine konulmuştur.

Bütün bunlara rağmen Sivrihisar Ulu Camii, kanaatimize göre mimarlık sanatı ve tarihi açısından ciddi bir incelemeye alınmalıdır. Bu yapı keşfedilmelidir. Çevresi temizlenmeli ve ziyarete açılmalıdır. Çünkü buna bedel değerler taşımaktadır. Allah biliyor ya, biz bu camiden en az Şam’daki Emeviyye Camisi kadar etkilendik ve hayranlık duyduk.

Hukuk âlimi dostumuz Orhan Keskin, Sivrihisar’ı yaşamış, araştırmış ve yazmış. Son derece ciddi, düzgün ve ilmi değeri olan bir “Sivrihisar Şehrengizi” çıkmış ortaya. Bu yaşlı ve güzel merkezin ebatları, bu kitaptan sonra daha doğru tespit edilebiliyor. Sokaklarında eteğini beline sokmuş Molla Nasrettin’in güleç ihvanını dolaşır görüyorsunuz.

Şehirlerin ruhu olduğuna inanıyoruz. Canlı olduğuna ve geçmişleriyle daima alışverişte olduğuna inanıyoruz. Orhan Bey buna şahitlik ediyor.

***

Kamil UĞURLU ile Zakir ENÇEVİK’in kaleme aldığı ve Çizgi Kitabevi Yay. tarafından 2011 yılında yayınlanan ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ kitabının 172. sayfasında geçen Sivrihisar ile ilgili bölüm.

Şehrengiz, Divan edebiyatında bir şehri ve o şehrin güzellerini ve güzelliklerini anlatan eserlerdir. Daha çok klasik mesnevî tarzında kaleme alınan bu eserlerin başında şehirle ilgili çok umumi bilgiler verilir ve şehre övgü düzülür. Bazen bahar ve tabiat tasvirleri yapıldıktan sonra, bir şehirdeki güzellerin bir veya iki beyitlik tanımları verilir. Bu güzellikleriyle şehri birbirine kattıklarından bu eserlere ‘Şehr-engiz’, yani Şehir Karıştıran denilmiştir. Şehrengizlere konu olan şehirler genelde devlet tarihinde ve sosyo- kültürel açıdan önemli yerlere sahip olan şehirlerdir.