Sivrihisar Romanı

Sivrihisar’ı Anlatan Bir Roman:
“Fikrimin İnce Gülü”

Cumhuriyet Dönemi Türk edebiyatının önemli sanatçılarından Adalet Ağaoğlu (d. 1929), eserlerinde çağının sorunlarına titizlikle eğilmiş, toplumsal meseleleri eleştirel bir bakışla ve ustalıkla ele almıştır (Orcan, 2009: 2). “Fikrimin İnce Gülü” romanında 1950’lerden 1970’lere kadar Türkiye’nin toplumsal hayatına ışık tutar. Almanya ya işçi olarak giden Türklerin problemlerini, ağır çalışma koşulları ve yaşadıkları kültür çatışmasını, roman kahramanı Bayram’dan hareketle yurt dışına giden işçilerin ümit, arzu ve hayal kırıklıklarını ele alır (Dikmen, 2008: 26). Ayrıca sınır kapılarında, hastane gibi devlet kurumlarında yaşanan rüşvet olaylarının sıradanlaşmasına kapitalist anlayışın bireyde ve toplumda yol açtığı yozlaşma ve yabancılaşma da, romanın alt temaları arasında yer alır.

Fikrimin İnce Gülü, Türk edebiyatında ilk yol romanıdır. Başkahramanı Bayram’ın Almanya’dan Ballıhisar’a dönüş yolculuğu, tümüyle yolda geçer. Romanın olay zamanı bir Haziran gününün sabah saatlerinden akşam günbatımına kadardır. Ancak geriye dönüş, bilinç akışı ve iç monolog teknikleriyle Bayram’ın uzak ve yakın geçmişi anlatıya eklemlenerek roman bütünlenir. Bayram’ın büyüme hikâyesinde etkili olmuş alt öykü parçacıkları aynı zamanda onun büyüme hikayesini de ortaya koyar. (Eronat, 2004: 159)

Bayram, Sivrihisar’a bağlı Ballıhisar köyünde doğup büyümüştür. Her ne kadar küçük öksüz kaldıktan sonra amcası tarafından bakılmışsa da Bayram, aslında bir babadan alınması gerekli kültürel ve toplumsal kodlardan mahrum olarak büyümüştür. Köylülerin kendisiyle “Deloğlan, ayranı yok içmeye, İncegül Bayram” gibi lakaplarla eğlenmesi, bilinçli bir aşağılamadan öte, taşra gerçekliğinin bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Ancak bu gerçeklik, Bayram’ın hayatının hemen her aşamasında maruz kaldığı bir saldırı olması hasebiyle, onun kişiliğine, davranış kodlarına, tutumlarına doğrudan yansır. Öte yandan köylüleri olan Ballıhisar’lıların ona maddi veya manevi anlamda verdiği bir değer de yoktur. Bayram, bu anlamda bir babadan alınabilecek kodları, içine büyüdüğü toplumdan da alamadığı gibi, bireysel kurtuluş fikrine saplanıp, bencilleşmiştir.

Romanın anlatı ve hikaye zamanları içinde serpiştirilmiş olan anı parçalarından, Bayram’ın içine girdiği mücadele, onu sadece kendini kurtarma fikrine sabitlenir. Kendisi gibi öksüz olan Kezban’ın aşkına karşılık ver(e)meyişi, kişisel kurtuluş kaygısıyla yüklüdür. Aslında ideal eş adayı olan, dobra ve sağlam kişilikli Kezban, Bayram’ın bilincinde önemli bir etkide bulunmuş, onun güzel ve müreffeh zamanlarının vazgeçilmez arzu nesnesi haline gelmiştir. Bu durum, romanın başından sonuna kadar bütün açıklığıyla ortaya konur. Ancak bu düşlemeler, her defasında Bayram ın, alaylarına maruz kaldığı Ballıhisar’lılara karşı kendini gerçekleştirme düşüncesiyle kesintiye uğrar. Çocukluktan, Almanya’dan dönüş yıllarına kadarki anı kırıntılarında, Kezban’lı bir hayat, her defasında kendini köylülere ispatlama, onlara üstün gelme arzusuyla çatışır ve nihayetinde Kezban’ın bir balıkçıya gittiği bilgisinin, romanın sonunda ifşa edilişiyle bu çatışma çözülür.

Bayram’ın hayatı boyunca erişme düşünü kurduğu arabanın romana girişi, onun 1950 öncesine denk gelen bir anısından mülhemdir. Bu anı, aynı zamandan Bayram’ın güçlü şekilde bir psiko-seksüel iğdiş olma anma da denk gelir. Ford marka arabasıyla köye gelen Demokrat Partili, muhtemelen 1950 seçimi için, köylülere yüksek vaatler karşılığında destek çağrısı için gelmiştir. Demokrat Partilinin, köyün büyüklerinden gördüğü olağanüstü saygı, köylünün arabayla ilk karşılaşma anında ve sonrasında verdiği tepkiler Bayram’ı büyüler.

Arabanın köye ilk kez girişi, kovboyların kasabaya girişini andıran bir ironik bir bakışla verilir. Arabanın yakınlaşmasıyla birlikte, köylünün bakışından üzerine iki ‘güneş’ takmış, arkasından tozlar bırakarak ilerleyen tekinsiz bir cisimden haber verilir. Araba köyde durduktan sonra, bazı köylüler, bu yabancı cismin insana zarar verip vermediğini anlamak için dokunur, kimisi önüne ot atar. Bu ironik sahnenin ilerleyen kısımlarında Demokrat Partili ve araba için kurban kesilir. Kesilen kurbandan fışkıran kan, Bayram’ın alnına sıçrar.

Bu sahne romanda şöyle verilir:
“O arabayı ilk gördüğünde güneşin altında ikinci ve üçüncü birer güneş benzeri parlayan ön lambaların bombeli camlarını ilk seçtiğinde afallamış, yüreği çırpınmış epeyce korkmuştu. Kirli bacaklarında bir titreme. Güneş ve kil soluğu basma mintanı altındaki karnından kasıklarına doğru inen bir kaşınma. Göğsünden boyun damarlarına, oradan da yer yer bozarmış saçsız kafasına doğru horp horp çıkıp inen soğuyup ısınan, ısınıp soğuyan bir şey…” (FİG, 85). Bu karmaşık etkilenme, Uğurlu’nun (Uğurlu, 2010: 523-524) ifadesiyle sadece bilinmeyen bir aracın köye gelişinden değil; daha önce bu araç anıldığında, kulak misafiri olunan bir konuşmadan da dolayıdır: Yakın gelecekte milletvekili olacak ‘Düldülleri Osman Efendi’, Bayram’ın amcası Raşit’e, üç yıla kalmadan ‘bi otomofil taksi’ye kavuşacağı müjdesine karşılık, bir de söz almıştır: “ ‘Bak o zaman doğru Menderes’in elini öptürmezsem sana. Öptürmek ne? Şu Bayram’ı kurban kestiririm alimallah Menderes’in önünde ’ ”.

Bu konuşmadan Bayram, “kağnının iki kanat takınmışı, öküzlerin ayaklarına da yaldızlı tekerlekler bağlanmışı” şeklinde tasavvur ettiği bir nesneye kurban edileceğini ve böylece; “kanatlara binip” uçacağını, “kendini kurtaracağım düşünmüştür (FİG, 72). Bu kurtuluş düşü, Bayram’ın her türden hileyi göze alarak Almanya’ya gidiş düşüncesinin nüvesini ve aynı zamanda romanın yazılış gerekçesini oluşturmuş gibidir.

Romanın merkezine oturan bu sahnede, köyün büyükleri sıra ile Demokrat Partili’nin ellerini öper, ona yer verme yarışına girer. Bayram, o gün “[bjöyle bir aracın, içinde taşıdığı insana ne büyük bir saygınlık verdiğini sezinler.”(FİG, 148)

Köyde hep itilmiş kakılmış, hor görülmüş Bayram’ın, böyle bir araba sahibi olabilirse, herkesin takdirini, saygısını kazanabileceğine dair inancının temelleri, bu sahneden mülhemdir.

Bayram, hayatının bütün amacı ve anlamını sabitlediği bir otomobil sahibi olmak için hayatının hemen her aşamasında küçük kurnazlıklar yapmayı bir tür kazanç olarak düşünür.

Küçüklüğünden beri aileden veya toplumdan herhangi bir değer al(a)mamış olan Bayram insani değerlerden uzaklaşır, bencilleşir ve yalnızlığa iteklenir. Kendisini büyütmüş olan amcasının karşı çıkmasına rağmen, köydeki tarladan payına düşeni satarak onunla ilişkisini keser. Köylüsü ve arkadaşı olan İbrahim’i, rüşvetle çürüğe çıkartarak onun sırasını kapar ve Almanya’ya işçi olarak gider. Almanya’da çalıştığı BMW fabrikasında parası daha iyi olan montaj hattında çalışmak için Portekizli bir işçiyi kullanır. Kendini Portekizliye açındırarak onun aracılığıyla montaj hattına geçer. Ancak bu iyiliğine karşılık Bayram onu harcar, işten atılmasına neden olur ve onun yerine geçer. Arabasıyla, yol ücreti almadan Türkiye’ye getireceğini vadederek bedeninden yararlandığı Solmaz’ı almadan gizlice yola çıkar. Almanya dönüşü yolda kaza yapmış olan Veli’nin arabasını görmesine rağmen vicdanının sesini bastırarak onları geçer. “Dönsem… Dönmesine dönerim de, ölü, yaralı… Flepsi üstüme kalırsa?.,”(FİG, 114) diye düşünerek, zor gününde kendisine yardım etmiş olan insanlara yüz çevirir: “Bu tutumu; kendisine ev sıcaklığını, kadın şefkatini ve mutluluğu bile fazla görmüş topluma, kendi çapında bir tepki olarak görülebilir (Uğurlu, 2010: 521).

Onun toplumsal ilişkilerinin odağında arabası yer alır. Ancak arabasına ilgi gösteren insanlarla duygusal bir yakınlık hissedebilmektedir. Edirne’de otopark görevlisi Bayram’a “Hayırlı olsun. Güzel araba” ve konuşurken “beyim” deyince onun Kapıkule’de kırılan gururu onarılır gibi olur. Çünkü arabasına karşı herkesten beklediği ilgiyi, takdiri kimseden görmemiştir. Otopark görevlisinden duyduğu bu iltifat onu memnun etmiş yaralanmış olan egosunu bir an için tatmin etmiştir. Bu iltifata karşı “[bileyim diyen ağzına kurban olsun bu Bayram. İşte ben insanlıktan bunu anlar, bunu bilirim,”(FİG, 61) diye düşünür. Ancak onun ilgisi de başka bir arabanın gelmesiyle biter. Bu da Bayram için yeni bir hayal kırıklığı olur. Bunun üzerine park bekçisiyle ilgili düşüncesi hemen değişir: “Bununki de iş değil köpeklik. Tam kendine layığını bulmuş işte. Bizim taksilerimizin önünde havlayıp duracak böyle. Bin beter ol!”(FİG, 63) diye içinden geçirir.

Demokrat Parti milletvekili adayı Ballıhisar’a geldiğinde, arabasında Vedia Rıza’nın okuduğu “Fikrimin İnce Gülü” şarkısı, o zamandan beri Bayram’ın araba tutkusunun sembolü olmuştur. Bu tutkuyu bilen Kezban, Vedia Rıza’nın bu şarkıyı içeren kasetini hediye eder. Romanın anlatı zamanı boyunca arabada çalan bu şarkının Bayram için anlamı şu sözlerle verilir: “Direksiyona oturur oturmaz bu şarkı artık bir Bismillahtır Bayram için. Önce onu çalacak. Ardından ne gelirse gelsin.” (FİG, 65).

Zamanla Bayramda Kezban’ın aşkının sembolü haline gelen şarkı, adeta arabanın bayrağı, milli marşı gibi olmuştur (FİG, 67). Bu şarkının onun için ifade ettiği anlam zaman zaman değişse de, en nihayet bir otomobili çağrıştırır.

Bayram, kendisine alay ettirmeyecek bir arabaya sahip olmak için Almanya’da son üç yıl gecesini gündüzüne katarak çalışmış. Kendisi için tek saatini ayırmamış, parasını fenik fenik, mark mark biriktirmiştir (FİG, 21). En uygun arabayı almak, bu konuda en iyi tercihi yapmak için de aylarca acenteden acenteye koşturmuştur.

Bayram’ın bütün gayesi Ballıhisarlılara arabasıyla fiyaka yapmak, onların takdirini kazanmaktır. İtilip kakılmış, küçümsenmiş olan egosunu tamir etmek, kendisini köylülere kabul ettirmektir. Alacağı son model arabayı sınıf atlama vesilesi olarak görür. Mercedes’iyle köye gidişini şöyle hayal eder:
“Bayram böylece geliyor Ballıhisarlılar! Böylece. Haberiniz ola. Bir Mercedes işte, pırıl pırıl. Bir de ben temiz pak. Gördünüz mü sizin deloğlanı? Gördünüz mü ardından kikir kikir gülüştüğünüz İncegül Bayram’ı?” (FİG, 23).

Mercedes’iyle sevdiği kıza, yani Kezban’a da kendini kanıtlamayı, onun takdirini kazanmayı hayal eder. Kezban’ın onu arabasıyla görünce ‘“ben boşuna kaptırmadım gönlümü bu Bayram’a. Boşuna beklemedim’… Düşündüğümden yiğit çıktı. Helal olsun bu yaptıkları…” (FİG, 92) diye hayranlığını ifade edeceğini düşler. Ona göre “Bir araba hem istikbal, hem şan ve şeref’tir (FİG, 146).

Ancak 1950’lerin sonlarına kadar Türkiye’de otomobil bir zenginlik ve yüksek statü göstergesiyken 1970’lerden itibaren bu anlamını yitirir ve sıradanlaşır (Uğurlu, 2009: 1433). Bayram ise aradan geçen otuz yıla rağmen köye otomobille gelen Demokrat Partilinin kötü bir kopyası olduğunun bilincinde değildir (Uğurlu, 2010: 525).

Balkız ismini taktığı bal sarısı arabasını aldıktan sonra yıllık iznini geçirmek üzere büyük hayallerle Türkiye’ye doğru yola çıkar. Sadece Ballıhisar halkının değil onu gören herkesten büyük bir saygı ve hayranlık beklerken ilk hayal kırıklığını Kapıkule Sınır Kapısında yaşar. Sınır kapısına geldiğinde, buradaki memurlar tarafından büyük bir saygıyla karşılanmayı beklerken bir memur, kendisine “Cakayı bırak da yürü!” diye haykırır (FlG, 12). Bu onun yaşadığı ilk hayal kırıklığı olur.

Bütün hayatını adadığı arabası da sınır kapısında ilk darbeyi alır. Burada bir kamyonetin hafifçe değmesi sonucu Mercedes’in tamponunda beli belirsiz bir göçük oluşur. Bu küçük kazadan sonra da yol boyunca arabanın başına sık sık kazalar gelecektir. En büyük kazayı ise Sivrihisar’a yaklaşırken geçirir. Burada aniden yola çıkan bir biçerdövere çarpmamak için Bayram direksiyonu şarampole kırar. Araba takla atarak bir buğday tarlasına düşer. Bu, sınır kapısından içeri girdiğinden beri geçirdiği ufak tefek kazalarla kıyas edilemeyecek denli büyük bir kazadır. Arabanın aldığı her yara ile birlikte adeta Bayram’ın da vücudundan bir parça kopar. Hatta arabasına gelecek belaların kendisinin başına gelmesine razıdır: “Bir yerine bir şey olursa Balkız, bir yara bere, bir kırık, ben bittim demek. Kendimi artık şu akıp duran taksi seline koyveriym gitsin. Basıp geçsinler üstümden. Sürüsünler de beni, zerremi komasınlar ortalarda en iyisi… (FİG, 100). Bayram, toplumda bir saygınlık kazanmak için bir arabaya sahip olma mücadelesi verirken adeta benliğini bir araca mahkûm etmiştir. Araba, onun için tapınılacak bir nesne anlamıyla yüklüdür (Uğurlu, 2009: 1442).

Bayram, her şeye rağmen köye gidip kahvenin önünde geçmeye, herkesin takdirini kazanmaya kararlıdır. Ballıhisar’a üç kilometre kala bir çeşmenin başında durur. Burada üstüne başına çeki-düzen verip arabasını yıkayarak köye girmeye hazırlanırken bir çobana rastlar. Kezban’ın yeğeni olan çoban, kendisini tanımadığından, yaptığı bütün ihanetleri yüzüne karşı sayar: İbrahim’i nasıl çürüğe çıkarıp onun sırasını kaptığını, bunu duyan Kezban’ın ondan ümidini kesip bir balıkçıya vardığını ve bütün köylünün bu olan bitenden haberdar olduğunu anlatır. Köylünün dilinde “Ballı’nın yetimi bir Bayram,” şimdi bir “deyyus” olmuştur (FİG, 297).

Çeşme başında sürü çobanın ona anlattıklarının Bayram’daki yansımaları şu sözlerle verilir: “Fikrine taktığı bir ince gül, tek tek kopup dağılıyor yapraklarından. Yolboyu düştü. Şimdi son kalan yaprakları… Tek tek düşüyor. Düştükçe, çılgın bir titreme alıyor Bayram’ı.” (FİG, 296).

Bayram üç yüz metre kadar yakınına gitse de, köye girmeye cesaret edemez. Çünkü artık köyde yüzüne bakacağı hiç kimse kalmamıştır. Takdirini kazanmak istediği insanların gözünde tamamen itibarsızlaşmıştır. Bir arabaya sahip olma hırsı, onun gerçekleri kavramasına ve vicdan muhasebesi yapmasına engel olmuştur. Son bir defa “Fikrimin İnce Gülü” şarkısını çaldırmayı dener; ancak araba takla attığında teybi bozulmuştur. Bayram bir araba için her şeyi tüketmiş, kendisi de arabası da tükenmiştir. Arabanın milli marşı niteliğinde olan bu şarkının artık çakmaması da, bu tükenişin ifadesidir.

Büyük hayallerle Almanya’dan Ballıhisar’a doğru yola çıkan Bayram, yol boyu büyük hayal kırıklıkları yaşamış, burada ise son ümidini de yitirmiştir. Dönüşün ağır hezimeti, arabanın eski gücünü yitirişi ile birlikte verilir. Araba, onun gözünde,“ bir fikrin ince gülü olmaktan çıkmış, güzelliğini ve anlamını yitirmiş, neredeyse bir buçuk ton ağırlığında çelik, demir, montaj, lastik, yay, tel, cıvata karması” (FİG, 308) haline gelmiştir. Artık Bayram’ı taşıyan değil, Bayram tarafından taşınandır.

Bayram, Sivrihisar’ın önündeki geniş dört yolda bitkin, korkular, tedirginlikler içinde beklerken roman biter. Ne tarafa gideceğine karar veremez, hiçbir yöne sapmayı göze alamaz. Köyün dibinde yalnız ve yabancıdır: “Kendisini bu Mercedes’in içinde bu Bayram olarak görmekten kıvanç duyacak tek kişi düşünemiyor.” (FİG, 308).

Roman, kapitalist düzenin ve tüketim ekonomisinin insanı kendine ve topluma nasıl yabancılaştırdığını, insani değerlerden uzaklaştırdığını ele alır. Nitekim Adalet Ağaoğlu bir söyleşisinde “Fikrimin İnce Gülü” romanı için “tüketim ekonomisinin kendisine yabancılaştırdığı insanı yazmak istediğim için örnek olarak aldım,” der (Ağaoğlu, 2005: 289). Bayram toplumda saygın bir yer edinmemiş, hor görülmüş biri olarak Demokrat Partili örneğinde olduğu gibi bir otomobilin insana sağlayabileceği saygınlığa şahit olmuş. Bu nedenle bütün amacı kendisini toplumda saygın kılacak bir araca sahip olmaktır. Bütün hayatının anlamını, kendi varlığını buna bağlamıştır. Bu amacına ulaşmak için bütün insani ve ahlaki değerleri yok saymış. Bu durum onu onulmaz bir narsisizme itmiş (Uçar, 2012: 150) ve amacının tersine onu insanlardan uzaklaştırmış, derin bir yalnızlığa itmiştir. Hayatı boyunca vicdan muhasebesinden kaçınan Bayram, sonunda varmak istediği yerden yani köyünden de kaçmak durumunda kalmıştır. Kapitalizmin çarkı altında ezilmiş olan Bayram büyük bir hayal kırıklığı, boşluk ve belirsizlik içinde görülürken, roman şu sözlerle son bulur: “Hiçbir yolun ucunda, kimse Bayram’ı beklemiyor.” (FİG, 308).

Bayram’ın bütün hayallerinin yıkıldığı bu an, aynı zamanda kendisi için bir aydınlanma anıdır (Atlı, 2011: 63) O, bütün insani değerler feda edilerek elde edilen bir otomobilin veya herhangi bir metanın insana mutluluk getiremeyeceğini sonunda kavramıştır.

“Fikrimin İnce Gülü ” Romanında Sivrihisar

“Fikrimin İnce Gülü” romanında Sivrihisar’a, Ballıhisar köyünden olan Bayram’ın burada geçen çocukluk ve ilk gençlik yıllarının hatıraları aracılığıyla yer verilir. Ayrıca Bayram’ın Almanya’dan köyüne döndüğü 1975’te buraların geçirdiği değişimlere değinilir. Romanda, Sivrihisar’la ilgili küçük değinmelere yer verilse de roman kahramanının doğup büyüdüğü Ballıhisar asıl anlatılan mekandır.

Sivrihisar
Romana göre 1970’lerin Sivrihisar’ında yoksulluk, ekonomik imkânsızlıklar belirgindir. Burada birçok insan, o sırada Türkiye’den işçi göçü alan Almanya’ya gitmeyi bir kurtuluş olarak görür. İnsanlar köy kalkındırma kooperatiflerine üye olup para yatırarak yurtdışına gitmek için sıra kaparlar. Bayram, Edirne – İstanbul arasında gördüğü fabrikalar ile Sivrihisar’ın yoksul durumunu şöyle karşılaştırır: “Buralara çok dokuma, çok yağ fabrikaları kurulmuş baksana. Adımbaşı. Ee, Bakımlı yerler. Zengin yerler. Ekmişler günebakanı, ekmişler mısırı, buğdayı… İşlek bir yol üstünde de… Tabii. Paraları var. Her şeyden haberleri var. Bizim oranın kooperatifleri kursa kursa ne kurabilir sanki? Ya mozaik ocağı, ya yonga pres, saman pres… Biz kaç kişiydik ki a Balkız? Kaç kişiyiz az buçuk canını kurtarmış, Almanya yüzü suyu hürmetine?” (FİG, 79). Kendi can boğazlarını doyurmakta bile zorlanan köylüler sakatlanan atlarını yem pahalılığından veya yem kıtlığından dolayı vururlar.

Romanda çizilen bu yoksulluk manzarası, Sivrihisar’ın yetiştirdiği, Türk kültür ve bilim dünyasının mümtaz şahsiyetlerinden Mehmet Kaplanın 1930’lu yıllardaki maddi imkansızlıklarını anlattığı hatıralarıyla da örtüşür. (Kerman, 1984: 15- 16) ?

1950’lerde motorlu taşıtların yeni yeni görüldüğü Sivrihisar’da 1960’larda araba lastiği yamama, oto tamirciliği, benzin pompacılığı gibi otomotiv sektörü ile ilgili iş alanları açılır. 1970’lerde ise Sivrihisar’da, köy yollarında otomobil, traktör, kamyon gibi taşıtlara sıkça rastlanabilmektedir. “Motorluların, elektriklilerin, makinelilerin dilinden anlamak yeni bir uğraş” olmuştur (FİG, 288). 1950 seçimleri öncesi Ballıhisar’a gelen Demokrat Partilinin otomobili karşısında, ilk defa otomobil gören köylüler büyük bir şaşkınlık ve hayranlık duyarlar. Ancak 1975’te Bayram köye dönerken çeşme başında rastladığı çobanın arabalarla ilgili bilgisine şaşırır. “Yahu bu önünde sonunda bir bozkır çobanı. Nerden anladı bizim Balkız’ın Mercedes olduğunu? Gözü açık baksana,” (FİG, 289) diye düşünür. Şartlar değişmiş, artık motorlu taşıtlar bir anlamda sıradanlaşmıştır.

1970’lerde Türkiye’de devam eden sanayileşme hamleleri, küçük üretici ve köylüyü ezmiş, onları bezdirmiştir. Bu yıllarda, Türkiye’de çiftçilik ve hayvancılığın giderek cazibesini arttırmaya başlayan sanayi tesislerine bıraktığı görülür. Aynı zamanda çoğu insan artık elindekine kanaat etmemektedir ve daha büyük hayallerin sevdasındadır. Bu değişimden Sivrihisar da payına düşeni almıştır. Bu durum, Bayram’ın önündeki seçenekler babında şöyle ifade edilir:
“Sütçülük mü? Yoğurtçuluk mu? Balcılık mı? Niye uğraşacaksın? Baksana Afyon’da, Eskişehir’de Sivrihisar’da herkes apartmanlar oturtmak sevdasında artık. Hem sütçülük, yoğurtçuluk, balcılık demek de artık fabrika, depo, duvar, baraka demek. Çok tuğla, çok kireç, çok mozaik, çok mermer demek.” (FİG, 276).

Ballıhisar
Ballıhisar; romanda toprak damlı evleri, ağaçsız ve ak kireçli topraklarıyla “ [b] ir anayoldan yirmi kilometre içerde” kurulmuş; “eski uygarlıkların kalıntılarında dünyaya kapanık bir köy” olarak yansıtılır. (FİG, 81)

Civardaki eski bağ evleri, bu yörede bir zamanlar bağcılık yapıldığına işaret eder. Pessinus’ta çıkarılan küpler de burada bir zamanlar şarapçılık yapıldığını haber verir. Bu uğraşının son bulması ise şöyle ifade edilir; “Pessinus’tan miras kalan şarapçılık, adı günahkâra çıkarılana dek yaşamış buralarda.” (FİG, 275). Şimdi ise (yani olayın anlatım zamanı olan 1975) çevredeki mozaik, mermer, kireç ocakları ve tuğla harmanlarının sıklığı bu eski bağ evlerini silikleştiriyor (FİG, 276).

Ballıhisar’a üç kilometre kala, bir zamanlar bir “düzlüğün göbeğinde çakılmış bir odun parçasının oyuğundan incecik akan” pınarın yerine güzel bir çeşme vardır. Çeşmenin üstünde kocaman bir mermer levha yer alır. Üstüne “Gayret Çeşmesi, Sebebi; Hacı Ömer, Ustası: İsmail Usta” yazılmıştır (FİG, 281).

Roman’a göre Ballıhisar köyünün güzel bir turşusu vardır. Bu turşular büyük antik küplere konulur. Bunlar eskilerin İbranilerden, Asurlulardan; yenilerin Romalılardan kaldığını söyledikleri küplerdir (FİG, 192). Buranın balı da meşhurdur (FİG, 213).

1968’de Bayram, Ballıhisar’a döndüğünde, tepeden aşağı inerken Ballıhisar’ın toprak damları, kireçli tarlaları arasına yayılmış elleri kazmalı, başlan şapkalı adamları görünce köyü cinlerin bastığını zanneder. Köyde arkeolojik kazılar başlamıştır. “Bazen bir toprak dam, çok eskilerden çıkagelme bir sütunun ayakucunda. Bazen bir mermer baş, bir yarım gövde, iki toprak damın ayakucunda. Eski mezarlar ve küpler…”(FİG, 275). Çocuklar artık tarlalarda değiller. Bu eski taşların, mermerlerin, küplerin arasına saçılmışlar. Kazıcılar onları ne kadar kovalasa da büyük bir serüven duygusunun verdiği cesaretle bu kazılmış topların çevresinden ayrılmazlar. Onla-rın uğraşıları, kaçamak elde ettikleri eski süs eşyalarını ve bakır paraları derlemektir.

1975’te Bayram, Ballıhisar’a dönerken buraların büyük değişimler geçirdiğini görür. Havaalanı genişliğindeki dörtyol ayrımı Bayram’ı ürkütür. Balıhisar’ı işaret eden “Pessinus’a gider” levhası karşısında şaşırır. Bir an yanlış yola sapmış olabileceğini düşünür. Köye giden eski kağnı yolu genişletilmiş, çakıllanmış, kumlanmıştır.

Artık yollarda kamyon, traktör gibi motorlu taşıtlara ve sayısı artmış olan benzin pompalarına rastlamak mümkündür. Ballıhisar’ın altında bulunan antik Pessinus kenti yavaş yavaş gün yüzüne çıkarılmaya başlamıştır (FİG, 275). Köyde bir tarihi eser müzesi kurulmuştur (FİG, 300). Bayram yol kenarındaki direklerden telefon ve elektriğin de köye geldiğini anlar. Bailıhisar bazı önemli değişiklikler geçirmiştir ve Bayram’ın gözünde belirsiz, silik bir tablo gibi görünür:

“Şurası amcamın evi mi, bir Frigli’nin dükkânı mı? Kezbanlar’ın evi nerede? İsmail Usta’nın yani? Dilden dile söylenen o eski duvarcının? Onun damı, Roma tiyatrosunun dibinde kalmış. Yeni olan tek yapının üstünde ise bir bayrak sallanıyor. Yapının yanını yöresini doldurmuş heykeller, sütunlar, sütun başları, çeşme taşları, küpler küpler… Yapının altında ise, taa tepeden bile seçilebilen “MÜZE” yazısı. Remzi Abim burada bekçi demek… Kahveye çıkmaz mı? Kahve nerede?” (FİG, 304).

Ballıhisar, kazı çalışmaları neticesinde her ne kadar bazı değişimler geçirmişse de bu görüntüyü silikleştiren asıl etken Bayram’ın yaşadığı yabancılaşmadır diyebiliriz.

Köylü – Siyesetçi İlişkisi
1940’ların sonları, yani Demokrat Parti iktidarının hemen öncesi, Ballıhisarlıların dünyası adeta köylerinden ve köy kahvesinden ibaretmiş gibi yansıtılır. Dünyadaki gelişmeleri de köy kahvesindeki radyodan öğrenirler: “Kahvede radyo, uçaklardan, trenlerden, vapurlardan, seçim kampanyalarından, yılda şu kadar Chevrolet’den, bu kadar Ford, şu kadar Plymouth’dan söz ediyor.” Köy büyükleri Menderes’in iktidara gelmesiyle ülkeye Amerika yardımlarının başlayacağından, Amerika’nın Türkiye’ye cip, tank, top; traktör, biçerdöver vereceğinden söz ederler. Menderes yönetimine bağlanan umutlar bununla sınırlı kalmaz. Düldüller’in Osman Efendi: “Bakın siz, Menderes bi geçsin başa, bu köyde herkesin altına bi taksi, tarlasında bir traktör. Nah şuraya yazıyorum. Amerika arkamızda olunca…” FİG, 82). diyerek büyük vaatlerde bulunur. Böylece Demokrat Parti döneminde Amerika ile kurulan sıkı ilişkilere ve Menderes yönetiminin arkasında Amerika’nın olduğu ima edilir.

Tek parti iktidarına ilk büyük muhalefet olarak ortaya çıkan ve 1950 seçimlerinde iktidara gelen Demokrat Parti, köyleri oy deposu olarak gördüğü için köylere yönelik yeni politikalar geliştirir. Tek parti döneminde ihmal edilen köylüler, en azından seçim dönemlerinde ilgi odağı haline gelir: “Köylü tek parti iktidarının esirgediği yakınlığı ve ilgiyi yeni siyasal oluşumda bulur. Öte yandan yeterli olmasa da köylünün üzerindeki vergi, angarya gibi baskılar da azalır.” (Gündüz, 2013:460).

1950 seçimleri öncesi Ballıhisar’a gelen Demokrat Partili ile köye ilk defa bir siyasetçi; aynı zamanda ilk defa bir araba gelmiştir. Bu araba aslında propaganda aracı olarak kullanılır, Demokrat Parti iktidarında herkesin böyle bir araca veya traktöre sahip olabileceği propagandası yapılır. Köylünün büyük bir saygıyla karşıladığı bu siyasetçi büyük vaatlerde bulunur. Ayrılmadan önce halka bir nutuk çeker. Köylünün kurtuluşunun Demokrat Parti’nin iktidarıyla gerçekleşeceğini iddia eder. Şu vaatlerde bulunur: “İşte o zaman isteyin bizden su, isteyin bizden yol! Size kredi, size cami, size toprak! İş mi, iş. Para mı, para. Bize oy vermek, kendinize oy vermektir! Bize oy verene traktör, bize oy verene kamyon, bize oy verene işte bundan güzel bir araba! Sefalete paydos! Buğdayınız yüksek fiyatla satın alınacaktır. Baylar, paşalardan ne gördünüz? Ölüm, zulüm! Artık hepsine paydos! Hepsi yeter olsun! Yeter deyin! Yeter!” (FİG, 151).

Menderes döneminde herkesin altında bir taksi ve bir traktör olmasa da, Ballıhisarlılar ilk defa onun döneminde köylerinde otomobil görürler. Ondan sonra da sık sık cipler, traktörler görülecektir. Köye ilk gelen partici de Demokrat Partilidir. Daha önceleri köylüler büyük makam diye bir kolcuyu, bir de tahsildarı bilirler. Tek parti döneminde halktan kopuk olan devlet yöneticileri bu dönemde halkla irtibat kurmaya başlamıştır. Bu nedenle Ballıhisar köylüleri de Menderes’ten vazgeçmezler. Ondan sonra ise Demirel’den…” (FİG, 107).

Ancak Demokrat Parti de zenginleri, büyük toprak sahiplerini daha da büyütmüştür. Bunlar Eskişehir’de evler almış, Ankara’da apartmanlar kurmuşlardır. (FİG, 108) Yoksulu ise farkında olmadan daha da yoksullaştırmış, insanlar arasındaki sınıf farklarını keskinleştirmiştir: “Geliri çok az bir ailenin ferdi olan Bayram da bu dönemdeki sınıf farklılıklarından kaynaklı ezilmişliğini bir araba alarak gidermeye, alacağı bu araba sayesinde sınıf atlamaya meyleder.” (Atlı, 2011: 163).

1969 seçimlerinden önce Demirel’in adamları köyün yolunu asfaltlamak üzere iki makine gönderirler: “Ardından ha geldik, ha geliyoruz; ha asfaltladık, ha asfaltlıyoruz derken bunlar hükumet olaraktan, bu yılı öteki yıla atıp dururlarken” 12 Mart Muhtırası olur ve hükümet istifa eder (FİG, 276).

Kente Göç
Demokrat Parti’nin liberal ekonomik politikaları uygulamaya başlamasıyla birlikte, daha önceleri başlamış olan köyden kente kitlesel göçler daha da artar. Bunun neticesinde büyük kentlerin çevresinde gecekondulaşmalar da hızla çoğalır (Orcan, 2009: 34). Sivrihisar köylerinden birçok insan Eskişehir, Ankara, İstanbul gibi büyük şehirlere veya yurt dışına göç eder. Kezban’ın ağabeyi İsmail de Ankara’ya göçmüş, burada tek odalı bir gecekondu evi kiralamıştır. Bayram’ın çeşme başında rastladığı çobanın anlattığına göre, 1970’lerin başında Ballıhisar’da devam eden kazı çalışmaları için Ballıhisar’dan ve civar köylerden kazmacılar toplanır. Ancak iyi bir yevmiye verilmesine rağmen, yeterli sayıda çalışacak adam bulunamaz. Çünkü Ballıhisar’da ve civar köylerde pek kimse kalmamıştır. Eli iş tutabilecek insanlarır çoğu Ankara, İstanbul, Afyon gibi şehirlere göç etmiş. Köyde ise genellikle yaşlı in sanlar kalmıştır (FİG, 291).

Eğitim sorunu

Demokrat Parti iktidarından önce Ballıhisar’da bir ilkokul ve bir öğretmen olsa da Bayrama göre öğretmen köylüyle mesafelidir, onlardan biri olamamıştır, Köylü de ona ısınamamış. Neticede Ballıhisar halkı okulla kaynaşmamış. Varlıklı Düldüller’in çocukları Sivrihisar’a, Eskişehir’e giderken, geriye kalan çocuklar ise tarlada çalışmak zorunda kalmışlardır (FİG, 108). Bu da eğitimsizliğin köyde hüküm sürmesine zemin hazırlamıştır.

Bayram ve onun doğup büyüdüğü Ballıhisar o günkü Türkiye’nin köy gerçeğini yansıtır (Eronat, 2004: 174). Köylünün içinde bulunduğu yoksulluk ve cehalet, dünyadaki gelişmelere karşı ilgisizlik, varlıklı ve bürokraside yer alan kişilere karşı duydukları eziklik ve onlara karşı duydukları aşırı saygı Ballıhisar örneğinde Türkiye’de köy gerçeğinin bir yansımasıdır. Bayram’ın trajedisinin arkasındaki asıl etken de köyün ve köylünün içinde bulunduğu bu durumdur. Anne ve babasını küçük yaşta kaybetmiş bir çocuğa karşı gösterilen acımasız muamele, onun dışlanması, hor görülmesi; köye otomobiliyle gelen bir siyasetçiye gösterilen olağanüstü saygıya şahit olması Bayram’ın bir otomobil sevdası uğruna yaşadığı trajediye zemin hazırlayan etkenler olarak görülebilir.

Sonuç
Ballıhisar köyü, “Fikrimin İnce Gülü”nde 1950’li yıllardan 1975’e kadar olan zaman diliminde çeşitli yönleriyle yansır. Romanda Sivrihisar’la ilgili küçük değinmelere yer verilse de daha çok Ballıhisar anlatılır. Köyün sosyo-ekonomik durumu, zaman içinde köyün ve köylünün geçirdiği değişimler, büyük kentlere ve yurt dışına göç gibi konulara değinilir. Ayrıca eğitimsizlik, yoksulluk ve bunun yol açtığı sorunlar ele alınır.

1960’lı yıllarda başlayan kazı çalışmalarının köyün çehresini değiştirmesi, köylünün sanayi ürünleriyle tanışması ve bunun sonuçları romana konu olmuştur. 1950’lerden 1970’lere Türkiye’nin siyasi hayatındaki değişmelerin köye yansıması ve köylü – siyaset ilişkisi romanda yansıtılır. Ballıhisar örneğinde, tüketim ekonomisinin ve kapitalizmin Türk köylüsünde yol açtığı kültürel yozlaşma ve yabancılaşmaya işaret edilir.

***

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE SİVRİHİSAR
Zafer KOYLU – Haşim ŞAHİN
Sivrihisar Belediyesi Kültür Yayınları -2-
Kutbettin Turan – Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Öğrencisi

Categories: Makale ve Yazılar

Yorum Yaz

Mail adresi yazarsaniz yayinlanmayacaktir.
Gerekli alan*