Sivrihisar Masalları

SİVRİHİSAR YÖRESİNDE ANONİM HALK EDEBİYATI ÜRÜNLERİ

MASAL

Eskiden uzun kış gecelerinde Sivrihisarlıların en büyük eğlencelerinden biride komşuya misafirliğe gidip masal anlatmak veya masal dinlemektir. Eskiye nazaran masal anlatanların ve dinleyenlerin sayısı günden güne azalmış ve yok olma derecesine gelmiştir. Sivrihisar’da da masal anlatma geleneği kaybolmaya yüz tutmuştur. Sivrihisar’da anlatılan masallara bakıldığında zengin bir hayal dünyasının ve zengin masal motiflerinin yer aldığı görülmektedir.

Bir masal, dikkatle okunup irdelendiğinde görülecek ki; onda, ait olduğu toplumun kültürü, folkloru, inancı ve değer yargılarıyla ilgili önemli ipuçları görülebilir. Bir kaç masal örneği.

BİR GÖZE BİR GÜL

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken uzak ülkelerin birinde bir kadın ve eşi mutlu bir şekilde yaşarlarken kadın hamile kalmış. Fakat bu mutlu aileye nazar değmiş. Kadın hastalanmış daha doğum yapmadan ölmüş. Kadını mezarlığa gömmüşler. Adam başka bir kadınla evlenmiş. Aradan biraz zaman geçince mezarlığın yanından geçen bir adam bir mezardan ses geldiğini duymuş. Hemen köydekilere haber vermiş. Köylü gelip mezarı açınca bir de ne görsünler. Hamile iken gömülen kadın mezarda doğum yapmış. Bebek ölen annesini emerek hayatta kalmış. Hemen bu kız çocuğunu babası alıp eve götürmüş. Adamın ikinci karısından da bir kızı olmuş. Kızlar beraber büyümeye başlamışlar. Adamın ilk eşinden olan kız öyle güzelmiş ki güldükçe yanaklarında güller açıyor, ağladıkça gözlerinden inciler dökülüyormuş. İkinci karısından olan kızı ise öyle çirkinmiş ki yüzünde birde kocaman siğil varmış. Üvey annesi bütün işleri üvey kızına yaptırıyormuş. Bir gün güzel kız çeşmeye suya gidince oradan geçmekte olan padişahın oğlu kızı görür konuşurlar. Kızın güldüğünde yanaklarında güller açtığını görür ve kıza aşık olur. Saraya dönünce babasına bu kızla evlenmek istediğini söyler. Padişah gidip kızı ister. Kızı şehzadeye verirler. Bütün ülkede kırk gün kırk gece düğün yapılır.

Üvey anne yanına birçok tuzlu pasta yapar ve alır. Düğün bitince gelin, üvey anne ve kızı faytona binip saraya doğru giderken gelin kız acıkır ve üvey annesi tuzlu çöreklerden kıza yedirir. Kız az sonra susar. Üvey annesinden su ister. Üvey annesi de: “Bir gözünü verirsen sana su veririm” der. Kız bir gözünü çıkarır verir ve bir yudum su içer. Fakat bir yudum su yetmez. Tekrar içmek ister. Diğer gözünü de verip suyu içer. Ama kör olmuştur. Üvey anne ve kızı üzerindeki gelinliği çıkarıp onu arabadan atarlar. Üvey anne gelinliği kendi kızına giydirir. Saraya varırlar. Gerdek gecesinden sonra şehzade bu kızın o kız olmadığını anlar. Güldükçe yanağında güller açmadığını söyleyince kızın annesi: “Acele etmemesini birkaç güne kadar onlarında olacağını” söyler. Biz bu arada gelelim bizim güzel kıza. Arabadan atılınca oturup ağlamaya başlar. Ağladıkça gözlerinden yaş yerine inciler dökülür. Ağlama sesini duyan yoldan geçen ihtiyar bir dede kızı alır ve evine götürür. Kız başından geçenleri dedeye anlatır. Kız ağladıkça dökülen incileri, güldükçe açan gülleri dede pazarda satarmış. Kız bir gün dedeye: “Gülleri sarayın kenarında satmasını. Satarken de “Bir göze bir gül” diye bağırmasını ister. Dede gidip sarayın çevresinde: “Güzel gözlerim var. Bir göze bir gül veririm” diye bağırmaya başlar. Bunu duyan üvey anne ve kızı dedeyi yanlarına çağırırlar. Kızın gözlerini verip iki gül alırlar. Bu gülleri şehzadeye verip, güllerin çirkin kızın yanağından çıktığını söyleyip şehzadeyi kandırmaya çalışırlar.

Gözleri alan dede hemen eve gelir ve gözleri kıza verir. Kız gözlerini takar ve görmeye başlar. Dede ile birlikte hemen saraya giderler. Padişaha çıkıp başlarından geçenleri anlatırlar. Padişahta üvey anne ve kızını yanına çağırır. Onlara: “Kırk katır mı? Yoksa kırk satır mı?” istediklerini sorar. Onlarda: “Kırk satırı ne yapalım? Kırk katır eşya isteriz” deyince katırlara bunları bağlayıp saraydan kovalar. Şehzade ve güzel kız evlenirler. Mutlu ve mesut yaşarlar.

 * * *

KIZ BABASI ERKEK BABASI

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellâl iken, pireler berber iken ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir köyde altı tane kızı olan aile ile altı tane erkek evladı olan iki komşu aile varmış. Çocukları erkek olan adam her fırsatta oğullarını över, kızları olan komşusunu her zaman küçümsermiş. Bu yıllarca böyle devam etmiş. Yine bir gün aynı olaylar olunca kızların babası eve gelip ağlamaya başlamış. Küçük kızda babasına neden ağladığını sormuş. Adamda olanları anlatmış. Bunun üzerine küçük kız babasına komşusu kendi oğullarını övdüğünde istersen senin en büyük oğlunla benim en küçük kız bir aylığına çalışmaya gitsinler bakalım. Hangisi daha çok para kazanacak, kimin çocukları akıllı belli olsun diye söylemesini istemiş. Ertesi gün yine erkeklerin babası kendi oğullarını övüp kızların babasını küçümseyince kızların babası: “senin büyük oğlanla benim küçük kız bir aylığına çalışmaya gitsinler, bakalım hangisi daha çok kâr getirecek” demiş. Erkeklerin babası bunu kabul etmiş. Sabah olunca büyük oğlanla küçük kız yola çıkmışlar.

Biraz ilerledikten sonra kız, elbiselerini değiştirmiş ve erkek kılığına girmiş. Tekrar büyük oğlanın yoluna çıkmış. Nereye gittiğini sormuş. O da çalışmaya gittiğini söylemiş. Kız da adının Ali olduğunu kendisinin de çalışmaya gittiğini söylemiş. Yolda giderlerken büyük oğlan Ali’nin hareket ve gözlerine bakarak “Yandım Ali senin gözlerine. Sen erkek değilsin herhalde” demiş. Kız da erkek olduğunu yinelemiş. Biraz daha gidince oğlan: “ Bunun kız olup olmadığını nasıl anlarım?” diye düşünmeye başlamış. Oğlan kendi kendine demiş ki: “Ben en iyisi bunu altın dağına götüreyim kadınlar altını sever altını görünce dayanamazlar. Eğer altınları alırsa, severse bu kesin kızdır” diye düşünmüş. Altın dağına varmışlar. Kız altınlara hiç bakmamış bile. “Ben altın sevmem” demiş. Sonra oğlan: “Bir de bunu inci dağına götüreyim” diye düşünmüş. İnci dağına varınca kız incilere hiç elini sürmemiş. Bunun üzerine kız: “Silah dağı yok mu? Silah dağına gidelim” demiş. Silah dağına gitmişler. Kız Ali silahları almış, atmış, beline takmış, bakmış. Oğlan bunun erkek olduğuna iyice inanmış. Biraz daha gittikten sonra karşılarına bir nehir çıkmış. Yüzerek karşıya geçmeleri gerekiyormuş. Fakat oğlan yüzmeyi bilmediğinden orada kalmış. Kız ise yüzerek karşıya geçmiş. Kız karşıya geçince ayrılmışlar. Kız daha sonra üzerini değiştirip nehrin alt kısmından yüzerek karşıya geçmiş. Altın dağına varmış. Heybenin bir gözüne altınlarla, diğer gözüne inci dağından incilerle doldurmuş. Oğlanda nehrin kıyısında heybesine kaplumbağalar, solucanlar, yılanlar doldurmuş. Zaman dolunca her ikisi de köye dönmüşler. Köy meydanında bütün köylünün huzurunda her ikisi de heybelerindekileri boşaltmışlar. Kızın heybesinden altın ve inciler, oğlanın heybesinden yılan ve kaplumbağalar çıkmış. Erkek babası bu durum karşısında utanmış. O günden sonra komşusunu ve kızlarını küçümsememiş.

Tahsin ALTIN
Eskişehir İli Sivrihisar İlçesi Merkez Folkloru -2014
Sivrihisar Masalları

***

GÜLMEDİK GÜLBAHAR

Bir padişahın üç kızı varmış. Bu kızlar evlenecekleri delikanlıları seçmek için sığır sürmeye gidilen yere boca atarlarmış. Evvel zamanda iki kızı atmış zenginleri almış, bacıları onlara varmışlar.

Küçük kızınkini fakir bir çoban almış. Onunla evlenmişler; kız hamile olmuş. Çoban dağlarda sığır güderken kadının sancıları artmış. Gökten melaikeler gelmiş pala sermişler; pırtı sermişler; o yeri döşemişler; kadının doğumunu yaptırmışlar.

Melaikeler çocuğun ismini de koymuşlar. Biri “güldükçe yanaklarında güller açsın”, biri “yıkandıkça suyu altın olsun”, biri “ağladıkça gözlerinden inci boncuk dökülsün”, biri yürüdükçe yürüdüğü yerde çayır çimen bitsin” demişler. Melaikeler çocuğa Gülmedik Gülbahar ismini vermişler. Melaikeler bu çocuğu yıkamışlar. Yıkadıkları su altın olmuş.

Akşam çoban gelmiş:
-Ne oldu böyle?
Çocuk oldu; böyle böyle oldu, diye sevinmişler.
Fakir çoban zenginleşmiş. Kadının kardeşleri doğum yaptığını duymuşlar. Zenginlere varan kardeşleri “fakire bez götürelim, yazık” diye bohça hazırlamışlar. Bir de duymuşlar ki çocuğun yıkanılan suyu altın olmuş, zengin olmuşlar.
Bir padişahın oğlu gelmiş; Gülmedik Gülbahar’ı görmüş; onunla evlenmek istemiş. Gülmedik Gülbahar’ın teyzesi varmış. Teyze demiş ki:

-Ben Gülbahar’ın yanında yenge olarak gideceğim, demiş.

O zamanlarda iki üç günde erkek evine kağnıyla gelin götürürlermiş. Gülbahar’ın teyzesinin de alnında eşek siğilli kızı varmış; onu da yanına almış. Teyzesi kıza ayrı, kendilerine ayrı tuzlu çörek pişirmiş. Oğ¬lan evinde düğün olacakmış. Teyze kıza tuzlu çöreği vermiş, vermiş, yedirmiş. Kız “susadım teyze”, demiş. Teyzesi de:
-Bir göze bir su, demiş.

Çıkarmış gözünün birini vermiş. Tekrar yine “teyze susadım” demiş.

Evveli zamanın adamları konuşmaz ya; teyze yine “bir göze bir su” demiş. Çıkarmış gözünün tekini de vermiş. İki günlük yolda tuzlu çörek yeyince susamış. Yolda susamış onu da vermiş. Mola vermişler. Çalı kenarlarında deniz kenarlarında teyzesi o kızı indirmiş. Çuvala koyup ağzını bağlamış; çalıların dibine kakmış. Padişahın oğluna kendi kızını verecekmiş. Eşek siğilli kızı arabanın içinde gelinin giysileriyle giyindirmiş, kuşandırmış, saraya götürmüş. Saraya varınca orada düğün tutmuşlar. Gerdek olunca güvey gelin odasına girmiş. Güvey gelinin yüzünü açmış bakmış, demiş:
-Sen benim evleneceğim kız değilsin! Benim alacağım kız güzeldi, demiş. Kız da:
-Kışın ayazını yazın da sıcağını yedim karardım, çirkinleştim, demiş.
Adamın hiç gözü tutmamış. Daha sonra evlenmişler.

Gülmedik Gülbahar çuvalın içinde çalının dibinde yatarken ormana avcılar gelmiş. Avcıların içinde da koca bir adam varmış, dikiciymiş. Koca dikici çuvalı yanındaki köylülere göstermiş, demiş:
-Eğer can bulursak benim olsun mal bulursak sizin olsun, demiş. Hadi varmışlar. Çuvalın içinde bir gözsüz kız bulmuşlar. Koca dikicinin hiç çocuğu yokmuş; benim olsun demiş. Eve götürmüş o çocuğun elini yüzünü yıkamış.

Kız yıkandıkça suyu altın olurmuş yıkandıkça altın olurmuş. O Dikici Dede de zenginleşmiş.

Kızın ünü yine yayılmaya başlayınca teyzesi Gülbahar’ın Dikici Dede’nin kızı olduğunu duymuş. Teyzesi bunu duyunca tekrar Gülbahar’ın yanına gitmiş. Ben bu gece kızımla yatacağım, demiş; yatmışlar. Gülbahar’ın üç bileziği varmış; canı bu bileziklerindeymiş. Gözleri de teyzesindeymiş. Uyurken çocuğun bileziklerini de bileğinden almış; Dikici Dede’ye bildirmeden evden ayrılmış. Gülbahar’ın cam bileziklerinde olduğu için ölmüş. Kız, teyzesinin kendisinden haberdar olduğunu anlayınca dedeye vasiyet etmişmiş:
-Kırk kapılı ev yaptır, beni oraya defnet, demiş.

Dikici Dede sabah bakmış ki kız cansız yatıyor; teyzesinin yerinde de yeller esiyor; durumu anlamış; kırk kapılı ev yaptırmış; kızı oraya defnetmiş.

Evlendiği bey oğlu tekrar ava çıkmış. Kırk kapılı evin olduğu yere gelmiş. Kapılar açılıp açılıp bağırırmış. “Gülmedik Gülbahar” derlermiş kapanırlarmış. Bu bey oğlunun kulağına gitmiş. Ertesi gün yine gitmiş. “Burada böyle böyle diye bağırdılar tekrar yine gideceğim”, demiş. Ertesi gün yine gitmiş. Bir de varmış ki kapılar sonuna kadar açık!

Bu kapılar aslında kimseye açılmazmış. Sadece bey oğluna açılmış. Bey oğlu içeri girmiş, girmiş sonunda ortada bir mezar görmüş. Mezarın başına varmış. Mezarın bağrında da bir çocuk varmış. Çocuk ölünün bağrında emermiş. Bey oğlu çocuğu alıp evine götürmüş. Çocuk erkek çocukmuş ve evdeki sandığa ağlarmış. Sonra bey oğlu karısına:
-Çocuk sandıktan ne isterse çıkar, demiş. O da:
-Çıkarmam, deyince Bey oğlu varıp sandığı yıkmış; çocuğa vermiş:
-Al, ne yapacaksan, yap!

Çocuk gidip sandıktaki gözleri almış; bilezikleri almış; yine başlamış ağlamaya. Çocuk Bey oğlunun kucağına gidip “kalk gidelim kırk kapılı yere” diyormuş.

Sonra tekrar bey oğlu çocuğu kucağına alıp doğru kırk kapılı yere götürmüş. Çocuk varmış; gözleri annesinin gözlerine takmış; bilezikleri de kollarına takmış; kıza tekrar can gelmiş. Doğrulmuş; başından geçenleri Bey oğluna tek tek anlatmış; teyzesinin yaptıklarını söylemiş.

Bey oğlu kızı mezardan kaldırmış, saraya getirmiş. Öteki eşek siğilli kıza:
-Kırk katır mı istersin kırk satır mı, demiş. O da:
-Satırı ne yapacağım, kırk tane katır isterim, demiş. Beyoğlu annesiyle kızına kırk tane katır vermiş; arkasına kazan bağlamış. Kazanın arkasında teneke, tenekenin arkasında köpek, sürmüşler yollamışlar.

Bey oğlu ile Gülmedik Gülbahar ermişler muradına.

***

Eskişehir Masalları – Doç. Dr. Pervin ERGUN
Derleme Yeri: Eskişehir- Sivrihisar, 05.02.1993
Kaynak Şahıs: Zeynep Aytekin, Sivrihisar 1940, Garkın köyü
Derleyen: Serpil Cesur, Sivrihisar 1969

ESKİŞEHİR MASALLARI >

eml

Categories: Sivrihisar Kültürü