Sivrihisar Halk Hekimliği

Halk hekimliğinin temelini, “Halkın sağlığı, Allah’ın insanlara verdiği en büyük armağandır.” İnancı oluşturmaktadır. Bu inançta İslam dininin etkisini görmekteyiz. Bununla birlikte, halk hekimliği uygulamalarında kültür izlerimizi görürüz.

Halk arasında “Koca karı”, “Ocaklı”, “Efsuncu” vb. olarak bilinen ve kendine göre tedavi uygulamaları bulunan kişiler aslında birer halk hekimidirler. Bu kişilerin yaptıkları ilaçların ve uygulamaların hastalıkların tedavisi ile doğrudan doğruya ilgisi bulunmazken, bazılarının uygulama ve ilaçlarının olumlu sonuçlar verdiği de görülmektedir. Bunlar çoğunlukla deneyimli kişiler olup tedavi yöntemlerini büyüklerinden öğrenmişlerdir. Bu kişiler tedavilerini evlerinde yapmakta ve halkın kendilerine verdikleri “Ocak” “kırık-çıkıkçı”, “ara ebesi“ gibi isimleri kullanmakta ve “Ağırlık atmak” olarak tanımlanan bir ücret karşılığında tedavilerini yapmaktadırlar.

Sivrihisar’da da pek çok hastalık (insan-hayvan hastalıkları) halk hekimliği yöntemleriyle iyileştirilmekte ve bu yöntemler günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Sivrihisar’da karşımıza çıkan halk hekimliği uygulama ve pratikleri şunlardır;

“Eskiden köy yerlerinde inekler hasta olurdu. “Hort hort” diye ses çıkarırlardı. Babamda su vardı. O suya okurdu. İneklere içirirlerdi daha sonra geçerdi.”

“Vücudumuzda ufakken kırmızı kırmızı sulu sulu yaralar çıkardı. Kaşınırlardı kaşıyınca su çıkardı. Babam biraz ocağımızın külünden, biraz nane, bal, yavşan otu atardı. Kaynatırdı karıştırırdı yaralarımıza sürerdi, yarayı iyileştirirdi.”

“Annem yağlama ocağıydı. Yağlama dediğimiz şeyi doktorlar bilmez. Bu üşüme ile olur. Nazar ile olur. Gelibolu’da biri vardı kocası astsubaydı 12 sene bebesi olmamış 12 sene sonra olmuş. Bebekte durmadan ağlar, burnunu siler, durmadan ağlar. Birde ağzına bir şey verince öğürür çıkarırdı. Bir de kakasını yağlı yağlı yapıyordu. Kadına dedim sana bir şey diyeceğim ama kocan yapar mı izin verir mi batıl inanca inanır mı? dedim. O da dedi ki teyze inanır vallahi dedi. Ne oldu dedi. Senin beben yağlama olmuş dedim. Cuma günü çocuğunu yağlayalım dedim. Nasıl yapacağız emine teyze dedi. Kocan kızar mı dedim. Kızmaz dedi. Azıcık tuzsuz sarı yağ eritirsin. Azıcık sarımsak kabuğu atarsın birazda çörek otu atarsın. Daha sonra bunları karıştırırsın. Çocuğun her azasına pamukla sürersin. Daha sonra tekrar pamuğu alırsın bu malzemeleri pamukla beraber çocuğun ağzına verirsin çocuk öğürür. 3 gün hiç öpmezsin yıkamazsın 3 gün öylece durur. 3 gün sonra çocuğu yıkarsın. Birde böyle kil var ya çamaşır kili o kili su ile karıştıracaksın bulanık bir şekilde çocuğun başından aşağı dökersin ve yıkarsın. Sonra çocuğu giydirirsin. Vallahi doktordan çekildiler.”

“Eğer bir çiftin çocukları olmuyorsa, 250 gr maydanoz tohumunu alacak robotta onu iyice çekecek. Daha sonra onu hem kadın hem kocası az az yiyecekler hamile kalma durumu çok fazla”.

“Çocukların ateşi çıkınca, ateşlenince elbiseleri yoğurt suyuna batırırlardı, giydirirlerdi bu çocuğun ateşini alırdı. Daha sonra yine çocuğun ateşi çıkınca sirke sürerlerdi”.

“Öksürük olunca, gazeteyi delerdik, ispirto dökerdik, gazeteyi çocuğun sırtına bağrına sokardık. Öksürüğü geçirirdi”.

“Bebek kabız olduğu zaman kullanılmamış sabunu inceltirdik ve çocuğun makatına sokardık. Bir yerimiz yandığı zaman patatesi rendelerdik ve yanık yerin üzerine sarardık. Çocuk düştüğü zaman kafası şişmişse, şeker ile ekmeği çiğnerdik ve şişen yerin üzerine koyardık şişini alırdı”.

“Eskiden birisi saplıcan (zatürre) olduğu zaman tilki kanı içirirlerdi. Tilki vurulurdu. Daha sonra tilkinin kanı bir çaputa alınır. Çaputu tilkini kanına batırırlar.

Daha sonra o çaputu kanlı bir şekilde kuruturlardı. Bir kişi zatüre olunca o çaputu alıp sıcak suya atarlardı. Kan suya dağılırdı ve daha sonra o kanlı suyu içip şifa beklerlerdi”.

“Yine bir kişi zatüre olduğu zaman eşek pisliğine boynuna kadar gömerler ve terlemesini sağlarlardı. Böylece zatürrenin geçeceğine inanılırdı”.

“Kafan ağrıdığı zaman ya taş ısıtırdın ya da kiremit onu kafana sarardın sonra da yatardın. Ağrısı geçerdi”.

“Bir kişi korkaksa dışarıya çıkamıyorsa her şeyden korkuyorsa canavarı (kurt) vurup onun yüreğini yedirirlerdi. Böylece korkusunun gideceğine inanılırdı”.

“Eskiden dişimiz ağrıdığı zaman bal mumu derler işte o bal mumunu dişimizin çürük yerine koyardık. Arıların balının peteklerini kaynatırlardı balını aldıktan sonra kaynatırlardı. Onu getirirler tülbentte süzerlerdi sıktırırlardı altına tabak tutarlardı sarı cacık kırmızı cacık çıkardı akardı tabağa. Daha sonra onu dişe geçirirlerdi. Dişin ağrısını keserdi. Dişin dibindeki suyu alırdı. Dişin iyi olurdu”.

“Gözümüzde it dirseği (arpacık) çıkınca tabii göz kapağının hem altında hem üstünde çıkabilir. Sivilce gibi ucu irinli olur. Onu geçirmek için bir parça ekmeği alırız. Bir de tülbent alırız. it dirseği çıkan gözün üstüne tülbenti örteriz, üstüne de bir parça ekmeği koyarız. Sonra köpeğe o ekmeği oradan aldırırız. Böylece geçer. Birde köpeğin su içtiği yalaktan su alırız it dirseğinin çıktığı yere süreriz”.

“Dudağımız da uçuk çıkardı, O zamanda uçuğun üzerine sıcak çaput basardık. Sıcak su buharına tutardık ya da taş veya kiremit ısıtırdık uçuğun üzerine basardık. Uçuğu sıcakla korkuturduk. Yara büyüyemezdi sonra kabuk bağlar geçerdi”.

“Kafamız ağrıdığı zaman kafamıza yazma sarardık. Daha sonra patatesi yuvarlak yuvarlak keserdik, kabuğuyla birer tane ortaya birer tane kenarlara koyardık sarardık ağrısını alırdı”.

“Eskiden bir yerimizde yara çıktığı zaman; çam sakızı, bal mumu, sarı yağ, sabun bunları karıştırıp eritirdik ve yaranın üzerine çalardık. Eğer yara midende ise sabunsuz yapardım ilacı ve yutardım”.

“Eskiden çocuk olunca dünyaya gelince toprak getirirdik. Toprağı sobanın üzerinde ısıtırdık. Daha sonra da toprak ılıman olunca çocuğun bezini sererdik çocuğu yatırırdık, çocuğun bacak aralarına, kasıklarına toprağı sererdik, toprakla kapatırdık. Böyle yapınca kemiklerinin, kasıklarının pek olacağına inanırdık”.

“Eskiden başımız ve boğazımız ağrıdığı zaman kaynatıp ensemize elma sarardık. Zerdali kurusu ve erik kurusu kaynatıp sararlardı”.

“Çocuk saplıcan (zatürre) olduğu zaman kara tavuk keserlerdi ve karnına o kara tavuğu çiğ çiğ sararlardı. Böylece iyi olacağına inanılırdı”.

“Boğazın ve bademciğin ağrıdığı zaman başparmağı damağının ortasına sağına, soluna basarsın. Daha sonra saçını yukarı doğru çekersin. Sıcak havluyu ensene basarsın, koyarsın. Kulaklarını da yukarı doğru çekersin”.

“Eskiden kabız olduğumuz zaman efelek (lapada) var ya onu pişireceksin güzelce yıkayacaksın, temizleyeceksin, pişireceksin kavuracaksın hiç acı suyunu almayacaksın. Suyu ile beraber onu yiyeceksin. Kabızlığa birebir”.

“Zamanında birisi romatizma olduğu zaman arpayı kaynatırlardı, suyunu süzerlerdi adamı yatırırlardı arpayı hastanın üzerine sererlerdi. Arpa hastayı yakar ve ısıtırdı. Sonra iyileşirdi”.

“Kulağın ağrıdığı zaman dombayın (manda) kulağından kulak pisliğini alırdık getirir kendi kulağımıza koyardık. Daha sonra yine kulağımız ağrıdığında emzikli bir kadından süt sağardık kulağımıza ve üzerine biraz tuz ekerdik o ağrısını alırdı”.

“Sırtımız ve belimiz ağrıdığı zaman bardak vururduk, bardak çekerdik. Gazete ile vururduk genellikle. Gazeteyi yakar, bardağın içine atardık, gazete bardağın içinde yanarken hemen ağrıyan yerimize getirir kapatırdık. Daha sonra ise bardakları kaldırırdık çekerdik”.

“Eskiden zatürre olunduğu zaman katran ve sarı yağ (tere yağ) eritip bir beze döküp karnımıza sarardık. Daha sonra eşek pisliğini ısıtıp, bir beze koyup karnımıza sarardık”.

“Dişimiz ağrıdığı zaman mercimek, nohut koyardık. Onlar orada koyduğumuz yerde şişecek ve ağrısını alacağına inanırdık”.

“Kulağımız ağrıdığı zaman katran dökerdik kulağımıza. Belimiz ağrıdığı zamanda tuzu ısıtırdık belimize sarardık”.

“Hayvan hasta olduğu zaman samanı kaynatırdık, yem yediği torbasına sıcak sıcak koyar ağzına geçirirdik. Sıcak samanın buharıyla hayvan terler sancısı ağrısı geçerdi. Hayvanlar zehirlendiği zaman toprağı su ile karıştırıp hayvana içirirlerdi akıtırlardı. Daha yine bir zehirlenme olduğu zaman eriği kaynatıp hayvana içirirlerdi”.

“Herhangi bir uzvumuz çıktığı zaman çıkan yer ur yapınca orayı yumuşatmak ve uzvu tekrar yerine koymak için karaağaç kökünü süt ile kaynatıp çıkan uzvumuzun olduğu yere 3 gün boyunca ılık ılık sarardık ve çıkan uzvu tekrar koyardık”.

‘”Dişimiz ağrıdığı zaman ağrıyan yere karanfil koyardık. Daha sonra sarımsakta koyardık. Sarımsak ağrıyan yerin suyunu alıyor ve ağrısını kesiyor”.

“Mayasıl (hemoroid, bağsur) olduğumuz zaman sığır kuyruğu dediğimiz otu kullanırız. Sığır kuyruğu otunu kaynatacaksın ve sıcak sıcak onun buharına oturacaksın. Böylece bağsura birebir gelir”.

“Eskiden nezle olunca meşe korunun üzerine toz şekeri dökerdik. Sonra şeker buharlaşınca, tütünce o buharı burnumuza çekerdik. Nefes almamız kolaylaşırdı”.

“Eskiden çocukların karnı ağrıdığı zaman su yolaklarından solucan bulup getirirdik. Daha sonra o solucanları ezerdik ve çocuğun kamına sarardık. Ağrısını keserdi ve çocuk iyi olurdu. Çocuğun altı pişik olduğu zaman toprak getirir ve sarardık. Kabız olduğumuz zaman eşek papatyasını kaynatırdık ve şırınga ile makattan içeri akıtırdık. Sonra kabızlık geçerdi. İshal olduğumuz zaman patatesi kaynatıp yerdik ya da pirinç kaynatırdık lapa yapardık ve yerdik”.

“Kına üçer gün arayla olmak üzere iki sefer yakınılır. İlk seferde kınanın içine tuz, yumurta konulup karılır ve yakılır. İkinci seferde ise sadece kına yakılır. Kına, başa, ayaklara ve ellere yakılır. Başa yakıldığı zaman nezle, grip olunmayacağına inanılır. Daha sonra saçları güçlendirdiğine ve baş ağrısını geçirdiğine inanılır. Ellere ve ayaklara yakıldığında kaşıntıyı, ellerdeki çatlamayı, topuklardaki çatlama ve yarıkları ve hemoroit gibi rahatsızlıkları iyileştirdiğine inanılır”.

“Eskiden öksürük olunca zeytinyağı ile sırtını ovup, gazete kağıdı koyardık. Daha sonra havluya hiç kullanılmamış sabunu sürüp sırtımıza ve bağrımıza koyardık. Yine öksürük olunca sırtımıza ispirto veya gaz yağı sürüp ovuştururlardı. Bunun sebebi ise derimizi ısıtıp öksürüğü dindirmekti”.

“Dişimiz ağrıdığı zaman bengilik otu koyardık. Bengilik otunu kaynatırlardı. Daha sonra kaynayan suyun buharını dişimize tutardık ağrısını alırdı”.

“Kulak ağrıdığı zaman nohut büyüklüğünde kulağın içine tuzlu sarı yağ(tereyağı) konulurdu. Diş ağrıdığı zaman dişin oyuğuna sarımsak, zeytin ve tütün koyardık. Baş ağrısına ise tuzu ısıtırdık ve daha sonra başımıza sarardık”.

“Elimizi bıçak kestiği zaman bir bez parçasını yakıp külünü kanayan yere basıp kanı dindirirdik. Yaraya ise; kese yoğurdunu kullanmadık sabun ile karıp merhem yapıp yaraya sarardık”.

“Gözümüze çöp saman gibi şeyler gittiği zaman bu işten anlayan bir kişiye giderdik. Göz kapağını çevirir ve diliyle yalardı. Sonra iyi olurdu. Gözümüze kurt sineği çarptığı zaman gözümüze et parçası koyardık. O etin kokusuna kurtlar çıkardı ve ete yapışırdı. Böylece kurtulurduk”.

“Gözümüz acığıdı zaman limon damlatırdık. Karnımız ağrıdığı zaman sabun ile ovarlardı. Nazar değdiği zaman örümcek ağı ve tuzu üzerliğin içine koyup tütüdürdük. Birisi korktuğu zaman toprak binalardan toprak kazıp su ile karıştırıp içirirdik. Böylece korkusu geçerdi”.

“Gözümüz acıdığı zaman asma budanınca asmanın suyunu damlatırdık. Dişimiz ağrıdığı zaman tuz basardık. İshal olan çocuğa, yetişkinlere tuz ile sodayı karıştırıp içirirlerdi. Vücudumuzun herhangi bir yerinde yara çıktığında oraya lokum sararlardı. Daha sonra yaranın üstüne kelem yaprağı sararlardı. Soğanı közleyip yaraya sararlardı”.

“Vücudun herhangi bir yerinde yara çıktığı zaman kuş konmaz dikenini yakarlar, onun külüne koyun gözünü atarlar ve iğne ile gözün suyunu akıtırlar. Daha sonra o kül ile göz suyunu kararlar ve yaraya çalarlar”.

“Ebe gümeci otu çocuğu olmayan kadınlarda kullanılırdı. Ebe gümeci otunu köküyle getirip sıcak suda kaynatacaksın, kaynadıktan sonra onu bir leğene alacaksın, bunun ardından çocuğu olmayan kadını getirip leğenin içine ılık suya oturtacaksın. Böylece çocuğun olacağına inanılır. Aynı suyu 3 gün ısıtıp oturtacaksın. Kadının rahmini, damarlarını açıp çocuğunun olacağına inanılır”.

“Bir kişi ishal olduğu zaman ayva yaprağını kaynatıp suyunu içerlerdi. Yine ishal olunca patatesi haşlayıp yerlerdi ve kahve içerlerdi”.

“Gözler ağrıdığı zaman çayı demleyip çayın buharına gözlerini tutarlardı”.

Yılancık Ocağı:

yilantas
Resim: Yılancık Taşları

“Yılancık vücudun çeşitli yerlerinde görülen bir hastalıktır. Aynı yılan gibi vücudunda dolanır gezinir. Bir hafta perhizi var. Bulgur aşı, soğan, sarımsak, acı, turşu, yemeyeceksin. Bir hafta yıkanmayacaksın. Şimdi bu tedavi işleminde yılancık taşları var. Onlarla yapıyorsun bu işi. Hasta geliyor rahatsızlığı nerede ise taşları oraya koyuyorsun. Daha sonra taşlar oraya yapışıyor. Üç defa “Ne kesiyorsun?” diye soruyor. Her defasında “yılancık kesiyorum” diye cevap veriyorsun. Taşlar yapışık durumda iken bıçakla aralarını çiziyorsun. Taşlar yaklaşık 30 dakika yapışık kalıyor. Daha sonra bıçağın ucu ile taşları kaldırıyorsun. Bu işi para için değil Allah rızası için yapıyorlar. Tabii ki atalarımızın “Çalacaksız yoğurt tutmaz” sözüne istinaden 3- 5 lira veriyorlar. Gönüllerinden ne koparsa. Ocaklı kişide o parayı alır. Daha sonra elinden bir bardak su içiyorlar ya da ekmek yiyorlar. Sonra gidiyorlar.(yılancık taşları arpa ununun içinde duruyor”. Mehmet amca bu taşların unu yediğini söylüyor. Taşları suya da koyduğunu ve su içtiklerini de belirtiyor.

Sığama Ocağı:

“Baba tarafımda sığama ocaklığı var. Sığama, yel, tutma ocağı da denir. En basitinden hastanın omzu ağrıyor. Benim o hastanın omzunu tutmam gerekiyor.

Ağrıyan yere avcumun ortasını koymam gerekiyor. Ben elimi çekmeden zaten hasta hisseder ne olduğunu. Zaten adamın vücudundan bana geçtiğini hissediyorum. Avcumun ortasına iğne gibi dürtmeye başlar. Ondan sonra ben onun ızdırabım iki üç gün çekerim. Ben kimseden el almadım. Allah tarafından verilmiş bir şey bana. Sonradan öğrendim. Evde, dışarıda kahvede nerede olursa olsun hiç fark etmez her yerde bu işlemi yapabilirim. Tedaviyi yaparken çeşitli dualar okurum, hep dua okuyarak tutarım. Ovmam sadece ağrıyan yere avuç içimi kapatırım. Sonra onun acısının bana geçtiğini hissederim. Daha sonra suya okurum. O suyu da hastanın ağrıyan yerine sürerim. Tedaviden sonra bir bardak ocak suyu içiririm. İnsanlara fayda ettiği gibi hayvanlara da etki ediyor. Onları da iyileştiriyor. Kendi hayvanlarım üzerinde denedim. O hastanın ağrısı bana geçince sabahlara kadar ellerimi duvarlara sürerim. Olmazsa buz koyarım. O zaman biraz iyi oluyor. Zaten tedaviden sonra elimi soğuk suya tutarım. Herhangi bir perhizimde yok. Herhangi bir maddi bir beklentim yok. Sadece Allah razı olsun desin yeter”.

Temre Ocağı:

“Biz bu işin ocağıyız. Bu iş babaannemim babası-gilden geliyor. Kan bağıyla geliyor. Ben bu işi aklım erdiğinden beri sürdürüyorum. Babam ölünce bu iş bize kaldı. Babamdan öğrendim. Babam bana “el verdi”. “Elimi sana veriyorum” dedi. Ellerimi elleriyle tuttu, okudu, üfledi ve tükürdü. Bende bu tedaviyi yapmaya başladım. Fatiha ve İhlas surelerini okuyorum ve yüzüne ya da temrenin olduğu yere tükürüyorum. Hasta sonra gidiyor. Tedaviyi her yerde yapabilirim. Çarşıda, pazarda, evde fark etmez. Hasta nerede isterse orada tükürürüm. Kınaya tükürüyorum. Kınaya okuyorum, üflüyorum ve tükürüyorum. Daha sonra hasta o kınayı temre nerede çıkmışsa orasına yakıyor. Allah tarafından geçiyor. Tabii bir yerde bu inanma itikat meselesi. Daha sonra perhiz var. Bir hafta bu perhizi tutacaksın. Acı, eksi, turşu, sarımsak, soğan, bulgur pilavı yemeyeceksin. Daha sonra tedavi bitince ocak ekmeği yediriyoruz ya da bir bardak su içiriyoruz, “çalacaksız yoğurt tutmaz” hastanın gönlünde ne kadar koparsa ne kadar verirse onu alırız. Bu işi Allah rızası için yapıyorum”.

Gelincik Ocağı:

“Biz bu gelinciğin ocağıyız. Benim ebem ananem ocakmış. Oradan anneme oradan da bana geçti. Ben annemden el aldım. Kızım sana elimi vereyim dedi. Ellerimi elleriyle tuttu dualar okudu üzerime üfledi. Daha sonra elimi sana veriyorum dedi ve ağzıma tükürdü. Sonra bende bu derde bakmaya başladım. Gelincik denen dert çocuklarda ve yetişkinlerde görülür. Vücudunun her yeri mosmor olur ve ağrır. Tedaviyi her yerde yapabilirim fakat en uygunu evde olmasıdır. Hasta gelir yatar vücudunun çeşitli yerlerine bıçakla az az göz göz keserim kan çıkar. Üç kere hasta bana “ne kesiyorsun” der. Bende ona üç kere “gelincik kesiyorum” derim. Daha sonra çeşitli dualar okurum ve üzerine üfler tükürürüm. Hastaya ocağımızdan ekmek yediririz ve su içiririz. Daha sonra hasta gönlünden ne koparsa onu verir. Bu işi para için yapmam Allah razı olsun desin yeter”.

Köstü Ocağı:

“Vücudun çeşitli yerlerinde avuç içi büyüklüğünde morluklar olur. Bu morluklara köstü denir. O morluklar ağrı yapar, akıntı olur. Ocağına gidersin. Ocağında hastaya dua okunur ve daha önceden vurulup öldürülen köstü(köstebek) etinden ocaklı kimse hastaya yedirir. Daha sonra köstebeğin tepmiş olduğu 3 öbekten toprak alınır ve su ile karıştırılıp hastaya içirilir. Ocaklı tarafından ocak suyu içirilir ve ocak ekmeği yedirilir. Tabii perhizi de vardır. 7 gün boyunca ekşi, turşu, acı, soğan, sarımsak, domates, et ve mayalı ekmek yemeyeceksin. Perhize dikkat edeceksin. Ocaklı kimseye gönlünden ne koparsa bir miktar para verirsin”.

Buğday Püskürmesi Ocağı:

“Vücudun çeşitli yerlerinde fasulye büyüklüğünde ve şeklinde fasulyeye benzeyen kabarcıklar meydana gelir. Buna buğday püskürmesi denir. Bu kabarcıklar kaşınır. Daha sonra ocağına gidersin. Burada ocaklı kişi önce dua okur. Daha sonra ağzına buğday ya da bulguru alıp çiğner ve öğütür. Daha sonra hastanın yüzüne ve vücuduna ağzındaki buğdayı ya da bulguru tükürür. Ocaklı kişi hastaya ocak ekmeği yedirir ve ocak suyu içirir”.

Siğil Ocağı:

“Vücudun çeşitli yerlerinde nohut büyüklüğünde et parçaları oluşur. Buna siğil denir. Siğil çıkınca ocağına gidersin. Ocaklı kişi siğilin etrafını bir iple bağlar ya da bir kalemle çizer. Daha sonra bir at parçasına ya da bir ota okur. Bunları siğilin üzerine sürer. Daha sonra dua okur ve hastanın yüzüne ya da ağzına tükürür. Et ya da otu hastaya verir. Bunları bir yere asmasını saklamasını ister. Bu et ya da ot kuruyunca siğilinde kuruyup gideceğine inanılır. Son olarak da ocaklı kişi ocak suyu ya da ocak ekmeği verir. Bunları yer ve içersin. Gönlünden ne koparsa verirsin”.

Sarılık Ocağı:

“Vücudun her yeri gözlerin beyaz kısımları da dahil her yeri limon gibi sapsarı olur. Sarılık ocağına gidersin. Ocaklı kişi elindeki bıçakla vücudun çeşitli yerlerini çizer. Çizerken hasta üç kere “ne kesiyorsun?” diye sorar. Ocaklı kişi de “sarılık Kesiyorum” cevabını üç kere verir. Daha sonra çeşitli dualar okur, üfler.

Ocaklı kişi hastanın yüzüne sapsarı renkte yazma örter. Böylece sarılığın o yazmaya geçeceğine inanılır. Ocak ekmeği yedirilir ve ocak suyu içirilir”.

* * *

Tahsin ALTIN
Eskişehir İli Sivrihisar İlçesi
Merkez Folkloru -2014

Categories: Sivrihisar Kültürü