Sivrihisar Fıkraları

Niye Yemezsin?

“Hoca memleketi Sivrihisar’a gitmiş, Akşehir’den… Karnı acıkmış… Cebinde para da yok… Varmış bir ekmek fırınının karşısına.
Merhaba hemşerim, demiş.
— Merhaba, demiş, adam…
— Bu fırın senin mi?
— Benim…
— Ekmek mi pişiriyorsun?
— Evet…
— Doğru söyle, bu fırın, bu ekmekler hepsi senin mi?
— Evet…
— Be adam, niçin oturup yemiyorsun?”

Ramazan Hilali

Hoca bir gün Akşehir’de akşam vakti bir grup insanın yüksekçe bir tepede toplanıp ufukta bir noktaya dikkatle baktıklarını görür. Yaklaşıp neye baktıklarını sorar. Cemaatten biri, “Bilmiyor musunuz hocam, Ramazan geliyor, bugün Şaban ayının son günü, hilali gözlüyoruz” deyince Hoca, “Bu kadar adam toplandığınıza göre bari bir şey görüyor musunuz?” diye sorar. Tepedekiler, “Evet Hocam, bakın işte tam karşıda hilal, demek ki yarın Ramazan’ın birinci günü” diyorlar. Hoca bu sefer, “Yahu hepiniz toplanmış şu incecik, kıl gibi aya mı bakıyorsunuz?” diye takılır. Adamlar, “Hocam o nasıl söz, yeni ay böyle incecik olur zaten” deyince Hoca; “Şu Akşehirliler tuhaf adamlar doğrusu, incecik bir hilalin başına bir sürü adam toplanıyor, şu bizim Sivrihisarlılar ise araba tekerleği kadar ayı görürler de dönüp bakmazlar bile” demiş.

***

Bu Kadar Tavuğa Bir Horoz Lazım

Sivrihisar’daki çocuklar Nasreddin’den bıkmışlardı aralarında karar verdiler. Nasreddin’e bir oyun oynayacaklardı. Nasreddin’i hamama çağırdılar ve hamamda hep beraber anlaştılar. Herkes soyundu yıkanıyo biri çıktı:
– Arkadaşlar hadi yumurtlayalım, yumurtlamayan hamam parasını ödesin!
Olur mu olur herkes yanın da getirdikleri yumurtaları bıraktılar. Nasreddin ne yapsın başladı horoz gibi ötmeye arkadaşları:
– Nasreddin ne yapıyorsun? dediler.
Nasreddin lafı yapıştırdı:
– Eee… Bu kadar tavuğa bir horoz lazım, yoksa nasıl yumurtlardınız?

***

Horoz ve Yol

Hoca bir gün tavuklarını kafese doldurup Akşehir’den Sivrihisar’a doğru yola çıkmış, bakmış hava çok sıcak, hayvanlar sıkılmasınlar kafeste, kendi kendilerine Sivrihisar’a gitsinler diye kafesin kapısını açıp hepsini teker teker salmış. Tabii tavuklar sağa sola kaçışmışlar, hoca, durumu görünce öfkelenmiş ve eline bir sopa alarak horozu kovalamaya başlamış, bir yandan da horoza bağırıyormuş:
– Be kerata gece karanlığında sabahın olacağını bilirsin de Sivrihisar yolunu niçin bilmezsin?

***

Hoca İle Hakim

Hoca, Sivrihisar’da hatip iken, Hakim ile kavga eder, nasılsa hakim döşeğinde ölümle pençeleşmektedir. Hocaya:
– “Gel, telkin ver”, derler. O da:
– “Başka bir hoca bulun, o benimle kavgalıdır, sözümü tutmaz!”

***

İnşallah

Hoca akşamdan ertesi günün planını yapıyordu.
– “Eğer yarın hava güzel olursa ormana ağaca giderim, iyi olmazsa hamama.” Karısı Hoca’yı uyarır:
– “İnşallah de Hocam.” Hoca:
– Hanım ne var bunda yarın hava ya iyi olur ya kötü ne var bunda.
Ertesi gün olur ve güneşi gören Hoca ormanın yolunu tutar. Köyden epeyce uzaklaşmıştır ki askeri bir birlikle karşılaşır. Askerler Hoca’ya Sivrihisar’ı tarif etmesini isterler fakat askerle uğraşmak istemeyen Hoca bilmiyorum deyince komutan kızar. Kavuğundan utan bir de yalan söylüyorsun! Çabuk düş önümüze ve en kısa yoldan bizi Sivrihisar’a götür.! Hoca askerlerle birlikte onca yolu teper ve Sivrihisar’a ulaşıp serbest kalınca tekrar evinin yoluna koyulur. Ancak gece yarısından sonra eve varabilen Hoca ayaklarına karasular inmiş, yarı ölü vaziyette kapının önüne yığılır. Kapının tokmağını güçlükle çalar. Karısı içeriden “kim o ?” diye seslenince, Hoca:
– İnşallah benim karıcığım.

***

Eşeğe Ters Binme

Günün birinde Nasreddin Hoca, Sivrihisar’a gitmeye karar vermiş ve eşeğine binmiş. Fakat binerken hata yapmış ve eşeğin üzerine ters olarak oturmuş. Babası kızmış ama o kendini şöyle savunmuş:
– “Tek suçlu ben miyim? Neden eşeğe bağırmıyorsun? Eğer o ters dursaydı, ben de doğru binecektim.”

***

Minare

Küçük Nasreddin ve ailesi şiddetli bir depremden dolayı, Sivrihisar’ı terk etmek zorunda kalmış. İlk olarak vardıkları yerde bir cami görmüş. Hoca, bir adamın minareden bağırdığını görünce şaşırmış.
Nasreddin Hoca daha fazla dayanamamış ve:
– “Hey sen! Yardım için bağırdığını biliyorum. Fakat bunu, bu dalsız yüksek ağaca tırmanmadan evvel düşünmeliydin” diye bağırmış.

***

Göl Yerine Otlak

Hoca gençliğinde, Sivrihisar’dan Akşehir’e ilk gelişinde Akşehir gölünü görünce şaşakalmış. Yanındaki arkadaşına:
– Eğer buraya su doldurmamış olsalardı hayvanlar için ne güzel bir otlak olurdu, değil mi?… demiş.

***

Deniz

Hoca bir gün kayıkla yola çıkar. Kayıkta bir sürü yolcu daha vardır. Dümenin yakınlarına kurulur; biraz bakar, bu işi kolay bulur. Şöyle, kendimi göstereyim diye, yavaş yavaş sokulur dümenciye

-Ahbap! der, belki tanımazsın beni. Ama korkma, bu işi bana bırak; kendin de bir kenarda keyfine bak. Bak nasıl kullanacağım dümeni.

Dümenci de saf! Ne bilsin, inanır; verir dümeni, yan gelir uzanır. Bir yol kazasız belasız gidilir, baş vere vere mavi dalgalara. Tam kıyıya yaklaşıldığı sıra yan taraftan büyük bir dalga gelir, gelir gelir, hızla kayığa vurur. Kayık, haşmetle karaya oturur. Yolcularda bir telaş!… Bağırırlar:

-Ne oluyor? Hey? Ne yaptın, efendi? Hoca, gayet ciddi, cevabı basar:

-Ben bir şey yapmadım, deniz tükendi.

1. AKŞEHİR GÖLÜNE OVA DEME

Ne Güzel Mera Olurmuş

Nasreddin Hoca, Sivrihisar’dan Akşehir’e geldiği zaman, Akşehir Gölü’nü ilk kez görünce: “Burası davar otlatmak için güzel mera olurmuş. Ama ne yazık ki içine su doldurmuşlar.” demiştir. (DUMAN, 2008: 347-348)

2. AYA BAKMA

Bizim Akşehir’de Araba Tekerine Bile Bakmazlar

Nasreddin Hoca bir Ramazan ayının yaklaştığı günlerde doğduğu Sivrihisar’daki yakınlarını ziyarete gider. Şehrin girişine vardığında bir de ne görsün, herkes toplanmış gökyüzünde Ramazan ayı doğacak mı, doğmayacak mı, ona bakıyor. Hoca dayanamayıp; “Hayırdır, neye bakıyorsunuz?” deyince, halk toplu halde; “Ramazan ayına bakıyoruz.” der. Bunun üzerine Nasreddin Hoca; “Yahu hemşehrilerim, bizim Akşehir’de bunun araba tekeri gibi olanına bile bakmazlar, siz incecik ayı göreceğiz diye vaktinizi boşa harcıyorsunuz!” der ve yoluna devam eder. (SAKAOGLU-ALP- TEKİN, 2009: 181-182)

3. BÖREKLERİN İÇİNE HAVA DOLDURUP SATMA

Hacı Süleyman Ağa

Nasreddin Hoca, bir işi için Sivrihisar’a gitmişti. İşini bitirip döneceği gün cebinde bir akçesi kalmıştı. Eşeğine atlayıp Akşehir’in yolunu tutmuştu. Tam şehirden çıkacağı sırada bir seyyar börekçi görmüştü. Börekçi, nar gibi kızarmış sıcak börekler satıyordu. Hoca, böreklerin fiyatını sormuş. Dördü bir akça imiş. Hoca dört börek almış ve kalan son akçesini de adama vermiş. Fakat börekleri ağzına atınca birden sönmüşler ve Hoca bunlarla karnını doyuramamış. Börekçiye: Böreklerin pek kabarıkmış, dişimin kovuğuna bile gitmedi Hacı Süleyman Ağa. demiş. Börekçi şaşkınlıkla, Hoca’ya: “İsmimle, hacılığımla sen beni nereden tanıyorsun Hoca Efendi?” diye sorunca, Hoca gülerek şu karşılığı vermiş: “Hacılığını düzenbazlığından, Süleymanlığım da böreklerin içine hava doldurup satmandan…” (DUMAN, 2008: 353-354)

4. CİĞERİN YENMESİ

Bir gün Hoca Sivrihisar’da baltasın sanduğa koyup kilitlemiş. Avrat aydur: “Niçün baltayı sanduğa korsın?” demiş. Hoca: “Kedi almasun.” der. ‘Avratı: “Kedi baltayı alur mı?” demiş. “Be hey avrat! Buçukluk ciğeri [alan], on akçelik baltayı almaz mı?” demiş. (BORATAV, 2006: 168)

5. DEVENİN KANADININ OLMASI

Nasreddin Hoca bir gün Sivrihisar’da cami’de menbere çıkup va’z u nasihat ederken ayıtmış: “Müslimanlar! Varun Tanrı’ya şükr eylen kim deveye kanat vermemiş. Eğer kanadı olaydı uçup bacalanmıza konup yıkardı.” demiş. Söz dahi burada tamam olur. (BORATAV, 2006: 111)

6. FERACENİN ALINMASI

İçkici Kadı

Sivrihisar Kadısı gece – gündüz içki içen biriymiş. Bir gün bağında içmiş, içmiş, öte berisini bir kenara bırakıp sızıp kalmış. Nasreddin Hoca, öğrencisi İmad ile bağlarda dolanırken bu durumu görmüş, Kadı’nın sarığını alıp ortalıktan kaybolmuş. Kadı uyanıp da ayılınca çevresindeki adamlarına:
– Sarığın çalınmış, demiş, kimde görürseniz alın getirin.
Ertesi gün Hocayı yakalayıp Kadı’nın huzuruna çıkartmışlar.
Kadı:
– Bu sarık senin mi ey Hoca? diye sormuş.
Hoca pişkin pişkin:
– Vallahi Kadı Efendi, demiş, benim olmasına benim değil, öğrencim İmad ve birkaç arkadaşıyla bağlarda gezmeye çıkmıştık. Bağın birinde ilmiye sınıfından birini gördüm. Sarhoş olup sızmış, üstündeki her şeyi çıkarıp bir kenara koymuş. Hırsızların eline geçmesin diye kavuğunu alıp başıma geçirdim, görür görmez de kendisine verecektim, şayet tanıyorsan bana bildir. Bunun üzerine kadı:
– Hoca, demiş, mesele halloldu, gidebilirsin! (TOKMAKÇIOĞLU, 1981: 168-169)

7. GİYECEĞİNİ UNUTMA

Bir gün Sivrihisar’a bir araba gider imiş. Hoca dahi çıplak evden çıkub seyir ederken üzerine çıkar bile gider. Arabacılar Sivrihisar’a yakın gelicek şehre haber gönderirler Hoca bu araba[da] geliyor deyu. Anlar da buna karşu çıkarlar, Hoca’yı üryan görürler. «Hoca Efendi nedir bu hal?” dediler. Hoca eydür: “Sizi pek sevdiğimden giyeceğim unuttum.” demiş. (Duman, 2008: 199-200)

8. HOCANIN ACIKMASI

Emek

Hoca memleketi Sivrihisar’a gitmiş, Akşehir’den… Karnı acıkmış… Cebinde para da yok… Varmış bir ekmek fırının karşısına.
– Merhaba hemşerim, demiş.
– Merhaba, demiş, adam…
– Bu fırın senin mi?
– Benim…
– Ekmek mi pişiriyorsun?
– Evet…
– Doğru söyle, bu fırın, bu ekmekler hepsi senin mi?
– Evet…
– Be adam, niçin oturup yemiyorsun? (Tokmakçıoğlu, 1981: 118)

9. HOCANIN KAVGALI OLMASI

Hoca ile Hakim

Hoca, Sivrihisar’da hatip iken, Hâkim ile kavga eder. Henüz olayın üstünden fazla zaman geçmemişken hakim döşeğinde ölümle pençeleşmektedir. Hocaya:
– Gel, telkin ver, derler. O da:
– Başka bir hoca bulun, o benimle kavgalıdır, sözümü tutmaz!

10. SİVRİHİSAR VE KARAHİSAR’A GİTME

Saru Saltıh andan Akyanos şehrine gitdi / (…) Pes Server andan durdı. Hvvaca Nasraddin evine geldi. Kapu kakdı. Hatum kapuardına gelüp: “Kimsiz?” dedi. Server ayıtdı: “Ben Şerif Saltıh’ım. Kanı, Hvvaca kandadur?” Pes hatun ayıtdı: “Server, Hvvaca Sivri-Hisar’ave Kara-Hisar’a gitdi”. Server ayıtdı: “Ol yerler kafırlıkdur; anda n’eyler?” Hatun ayıtdı: “Sivri-Hisar’un musarrifleri haber gönderdiler, dahi ayıtdılar: Gelsün, bize bir az ‘akıl koysun, biz dahi iller gibi uslanalum. Ve dahi Kara-Hisar’da olan Ermeniler ayıtmışlar: Nasraddin bir ‘akılsız Türkdür, kim gerekse anun sakalına güler. Vay! Bunda gelse biz de gülerdik; demişler. Pes anda gitdi kim vara anlarun sakalına gülebirez.” dedi. Pes Server ayıtdı: “Hayıf! Bize birkaç nasihat ede derdim.” (BORATAV, 2006: 108-109).

11. İKİ KADININ HOCANIN HUZURUNA GELMESİ

Hoca Sivrihisar kadısı iken iki âşüfte hanım Hoca’nın huzuruna çıkup biri: “Efendim! Ben bu hanıma bayağı ip ısmarladım. O şu saçım gibi ince ince şeyler bükmeğe başlamış. Nümûnesini gösterdi. Böyle yapacaksa ben sözümden döndüm. Versin paralarımı…” diye nice ‘işve-i nâz ile yüzünü nîm açup sırma saçlarını Hoca’ya ‘arz eyledi. Hoca: Subhânellah.” diyüp diğer hanıma teveccühle: “Sen ne duyurursun?” demekle diğeri sesine bir ihtizaz, bir harâret vererek, sanki pek hiddetlenmiş gibi: “Efendim! Bizim mukaavelemiz şu parmağım kalınlığında bayağı çamaşır ipi idi. Yoksa – kolunu sıvayup- bileğim kalınlığında kendir bükmek değildi.” diyince mütebessimane her ikisini de baştan ayağa kadar süzüp: “Haydin kızlarım! Uzlaşın!” dedikten sonra müdde’â-aleyhâya hitaben: “Sen de bir az kalınca tut. O kadar inceltme ki Hoca’nızn gönlü gibi çabucak üzülmesin.” demekle fettâneler gülüşerek çekilip gitmişlerdir. (BORATAV, 2006: 292-293)

12. KİRPİYİ KOCAMIŞ BÜLBÜL SANMA

Eyitirler ki, bir kere adamlar Sivrihisar dağında bir kirpi bulmuşlar. Biri birine ey itmişler ki: “Bu ne ola?” demişler. Her biri bir nesne söylemişler. Ahır içlerinden biri eyitmiş: “Biz bunu Hoca’ya alıp iletelim” demişler. Ahir-i kâr kirpiyi alıp Hoca’ya getirmişler. Hoca’ya vasfeylemişler ki: “Hunun gibi bir nesne bulduk. Bilmeziz nedir.” demişler. Hoca dahi eyitmiş ki: İmdi bana gece mühlet verin. Kitaplarda mütalaa edeyim de yarın size cevap vereyim.” demiş. Ertesi gün herifler gelmişler. Hoca eyitmiş ki: “Var ise bu kocamış bülbüldür.” demiş. (DUMAN, 2008:248)

13. MİNAREYİ AĞAÇ SANMA

Hoca merhum çocukluğunda memleketi olan Sivrihisar’dan Akşehir’e, geldiğinde minarede müezzinin ezân okuduğunu görmekle aşağıdan bağırarak demiş ki: “Ne yapayım a babam, pek dalsız budaksız bir ağaca çıkmışsın. Ben sana nasıl imdâd edebilirim.” (ARSLAN-PAÇACIOĞLU, 1996: 137)

14. MOLLANIN HOCAYA SORU SORMASI

Bir Molla Arab’ı, Acem’i, Hindistan’ı, yedi iklimi gezer. Kimse bunın meselesine cevab veremezler. Bir adam buna eyitdi: “Rum’da bir Nasreddin Hoca derler bir Efendi vardır. Cevab verirse ol verür.” dedikde, ol molla kalkub toğri Sivrihisar’a gelüb, bir akçalık nar alub Hoca’nın evine gelüb sordukda, karısı eyitdi: “Çifte gitti” dedi. Molla dahi varalım şuni bulalım, deyub vardı. Hoca’yı gördü ki ayağına bir çarık giymiş, arkasına bir keçe çift sürer. Molla yanma varub selâm verdi. Hoca elin alub eyitdi: “Molla Efendi neye geldin?” Molla, eyitdi: “Bir mesele sual edeceğim, bilür misin?” Hoca eydür: “Bilürüm” dedikde, filân nedir, dedi. Hoca Efendi eyitdi: “Anan babana bile söylemez. Ne verirsin?” dedi. Molla elindeki narı çıkarub verdi. Hoca dahi meselesine cevab verdi ve hem narları birer birer yedi. Hiçbir dane kalmadı. Molla eyitdi: “Bir sualim dahi var.” dedi. Hoca eyitdi: “Yürü halt etme nar dükendi.” dedi. Molla eyitdi: “Rum’un delisi böyledir. Ya uslusu nice olur.” demiş. (DUMAN, 2008: 185-186)

15. TAVUKLARI SALIVERME

Horoz ve Yol

Hoca bir gün tavuklarını kafese doldurup Akşehir’den Sivrihisar’a doğru yola çıkmış. Bakmış, hava çok sıcak, hayvanlar sıkılmasınlar kafeste, kendi kendilerine Sivrihisar’a gitsinler diye kafesin kapısını açıp hepsini teker teker salmış. Tabii tavuklar sağa sola kaçışmışlar. Hoca durumu görünce öfkelenmiş ve eline bir sopa alarak horozu kovalamaya başlamış, bir yandan da horoza bağırıyormuş:
– Be kerata gece karanlığında sabahın olacağını bilirsin de Sivrihisar yolunu niçin bilmezsin? (TOKMAKÇIOGLU, 1981: 201)

Categories: Edebiyat

Yorum Yaz

Mail adresi yazarsaniz yayinlanmayacaktir.
Gerekli alan*