Sinan Paşa ve İnsan

Sinan Paşa’nın Tazarru-namesinde “İnsan”

XV. yüzyıl Anadolu sahasında gelişen sanatlı nesrin ilk ve en güzel örneği olan Tazarru’-nâme Allah, insan ve yakarış ekseni üzerine kurulu bir eserdir. Dolayısıyla insan; yaratılışı, güzellik unsurları, dünyaya gönderiliş amacı ve kul olarak konumu itibarıyla eserin bel kemiğini oluşturan konulardan biridir. Sinan Paşa insanın yaratılışını, mahiyetini, maddi ve manevi yönünü eserinde etraflıca anlatır. Bunu yaparken söyleyeceklerini güçlü kalemiyle inşa türünün bütün imkanlarını kullanarak sanatkarane bir üslupla ve çeşitli benzetmelerle dile getirir.

Bu çalışmada insanın yaratılış ve dünyaya geliş sürecinden başlayarak maddi alemdeki serüveni, ruh ve nefs gibi insanı “insan” yapan iyi ve kötüye meyilli iki yönünün çatışması ve kemale erme yolunda yapması gerekenler Tazarru’-name’’de anlatıldığı şekliyle ele alınmıştır. İslam ve tasavvuf anlayışındaki insan tanımını sanatkarane bir bakış açısıyla ortaya koyan Sinan Paşa anlattıklarıyla aynı zamanda klasik edebiyatımızdaki insan modeline de ışık tutmaktadır.

Arapça “ins” kelimesinden türeyen “insan” kelimesinin aslı bir görüşe göre “unutmak” manasındaki “nesy”den türeyen “insiyan”dır. Bu görüşü ileri sürenler İbni Abbas’a nisbet edilen “İnsan ahdini unutması sebebiyle bu ismi almıştır” şeklindeki rivayete dayanırlar. Bu kelime alışmak, uyum sağlamak anlamına gelen ve Türkçede “ünsiyet” olarak kullanılmakta olan “üns” mastarı ile de irtibatlandırılmıştır.

Tazarru‘-nâme’de insan en kutsal ve en yüce varlık olarak yerini alır. İnsan hakkında bahsedilenler ayet ve hadislerle örtüşür ve yapılan tasvirler arasında sık sık ilgili ayet ve hadisler zikredilir. İnsan topraktan yaratılmış ve Allah ona kendi ruhundan üflemiştir; ona eşyanın isimlerini öğretmiş ve meleklerin ona secde etmelerini emretmiştir. Değersiz bir maddeden yaratılıp yaratılmışlar içinde “eşref-i mahlukat” olarak nitelendirilip en üst sıraya konan ve halife kılınan insan, kendisine verilen akıl nimeti dolayısıyla kendi hakikatini kavrayıp bunun üzerinde tefekkür ederek kemale erme kabiliyetine sahiptir. O, bu özelliğiyle meleklerden dahi üstün bir seviyededir. Halife olma özelliğine karşılık insanın bir diğer vasfı da kul olmasıdır. Yaratılmışların en şereflisi kılınan insan değersiz ve adı anılmayacak bir haldeyken kendisini meleklerden dahi üstün kılan Allah’a kulluğunun bilincine vararak itaat etmeli ve vazifelerini yerine getirmelidir.

İnsanın Yaratılış Amacı ve Yaratılışı

Klasik edebiyatta yaygın olarak geçtiği üzere Allah’ın insanı yaratması hadisesi kudsi hadis olduğu kabul edilen “Gizli bir hazine idim, bilinmek istedim de yaratılmışları yarattım” anlamındaki bir söze dayandırılmaktadır. Tazarru’-nâme’de bu söz ve inanış etrafında geliştirilen tasvire göre insanın yaratılış amacı şöyle tasvir edilmiştir: «Küntü kenzen mahfîyyen, fe-ahbebte en u‘rife, fe-halaktü-l halka li-u‘rife»

Yukarıdaki tasvirde Allah kudsi hadiste de belirtildiği gibi gizli bir hazineye benzetilmiştir. Bu hazine, onun birer örtüye benzetilen sıfatları ve zatının birliği perdeleri altına gizlenmiş bir şekilde tahayyül edilmiştir. Tasvire göre insanın yaratılış hikmetlerinden biri cömertlik ve nimet verme hazinesinin açılmasıyla rahmet ve yaratma bulutunun saçılmasının istenmesidir. “îcâd” kavramının tek başına insanın yaratılıp varlık sahasına çıkarılmasını karşılaması yanında, insanın yaratılışıyla birlikte onun yaşayışını devam ettirebilmesi için nimet verme, cömertlik, rahmet ve merhamet gösterme özellikleri devreye gireceğinden böyle bir tasvir yapılmış olmalıdır.

Cömertlik ve nimetlendirme hazinesiyle rahmet ve yaratma bulutunun ortaya çıkışını dilemesi Allah’ın kendi varlık, sıfat ve nurlarını yokluk iklimi içinde ortaya çıkarmak istemesine bağlanır. Sonsuzluk çarhı güneşinin ezel doğusundan doğması, ezeli nurların feyzinin ebed arsasında parlaması, zatın ışığı nurlarının varlık sarayı küçük penceresinden ve sıfatların parlayışları akisleri ışıltılarının cömertlik denizi yüzeyinden yokluk içinde açılması ve yokluk aynasının yüzünde aşikâr ve belli olmasıyla kastedilen budur. Bulutlu ve yağmurlu bir gökyüzünden sonra güneşin ortaya çıkması nasıl bir aydınlık ve göz kamaştırıcı bir parlaklık arz ediyorsa yaratma ve icad bulutunun serpilmesinden sonra Allah’ın zatı ve sıfatlarının nuru belirdiğinde de işte böyle bir parlaklık arz etmektedir.

Dikkat edilecek olursa yukarıda Allah’ın kendi sıfat ve nurlarının açığa çıkması için ebediyet çarhı güneşinin “maşrık-ı ezelden tâli ” yani ezel doğusundan doğmasını dilediği belirtilmektedir. Tâli kelimesi ‘‘doğan” anlamında olup aynı zamanda tasavvufta kulun huyları üzerine İlâhi ve kevni isimlerden doğan şey manasındadır. Tasvirin devamında “eşi“a-i levâmi‘-i zât” ifadesi geçer. “Levâmi” de temiz kalp sahibinin gözüyle gördüğü nurlardır. Bu nurlar Hakk’a yönelişiyle basiretinin keskinliği ve Hak’tan huşu eden ve tecellisini kabul eden kalp odacığı arasında gerçekleşen çarpmaların eserlerinden ortaya çıkar. Bu tecelliyle kalbin etrafı aydınlanır; göz güneşlerin, ayların ve yıldızların ışıkları gibi parlak nurlar görür. Tasvir, her biri içerdiği mana itibarıyla derinlik arz eden kelimelerle insanın İlahi nurların parıldaması, görünmesi ve ortaya çıkması amacıyla yaratılmış bir varlık olduğunu ifade etmesi yanında onun bu nur ve parıltıları görmeye ve almaya müsait bir varlık, bir tecelligah olarak da yaratıldığını göstermektedir.

Kâinatın İnsan İçin Yaratılması

Tasavvufi anlayışa göre insandan murad “kâmil insan” ve ondan da murad hakkında “Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım” sözü söylenen Hz. Muhammed’dir. Kainat ve bütün varlıklar onun için yaratılmıştır. Sinan Paşa’nın ifade ettiği şekliyle bütün âlemin yaratılmasındaki hikmet onun varlığı, bütün cihanın ibadetinden maksat onun secdesiydi. İnsan bu manada yücelerin yücesi bir varlık olmuş, yaratılan her şey onun için yaratılıp, hepsi onun hizmetine sunulmuş ve âdeta kâinat onun gelişi için hazırlanan bir mesken olmuştur.

Yrd. Doç. Dr. Esma Şahin
Mardin Artuklu Üniversitesi

***

Sinan Paşa’nın Maarif-namesinde Âkil Adam

Ma‘ârif-nâme 15.yy.da yazılmış tasavvufi içerikli bir ahlâk kitabıdır. Eser Münâcaat, Na’t (Hz. Muhammed, Aşere-i mübeşşere ve Dört Halifeye); Sebeb-i Tahrir-i Kitab, Metin ve Açıklamalar bölümlerinden oluşmaktadır.

Metin kısmında çeşitli konu başlıkları veriliyor, o konu başlıkları ile ilgili görüşler beyan edildikten sonra mesele ile ilgili bazı örnekleyici hikâyeler anlatılıp Tevbihat (Paylamalar ve Tenbihat (Uyarılar)’a geçilerek mevzu tamamlanıyor. Kitabın sonuna kadar aynı sistem ufak tefek değişikliklerle devam ediyor.

Kitapta yer yer aklın tanımı yapılmaktadır: Akıl öyle bir sultandır ki ondan ulu sultan olmaz; ona itaat etmeyen her sultanın sultanlığı durmaz (s. 699).

Tenbihat kısımlarında o durum karşısında akıllı adamın nasıl davranacağı, ne yapması gerektiği vb. durumlar anlatılıyor. Bugünkü sistemde pek yeri olmayan bu anlatım biçimini bu çalışmamızla paylaşmak istedik. Yazımızda Mertol Tulum neşri esas alınmış olup sayfa numaraları bu esere aittir.

1) Akıllı Adamın Sözü

Sinan Paşa kitabın yazılış sebebini (Sebeb-i Te’lif) anlattığı ilk bölümde ömrün geçip gitmekte olduğunu fark edip yalnız yaşama arzusuna kapılmış, ancak sosyal konumunun buna izin vermediğini belirtmektedir. Bu vesile ile kendisini dini ilimlere ve Tanrı dostlarıyla ilgili kitaplara vermiş ve bu yola da düşünce yolu ( tarîk-i fıkr) demiştir. İlim adamının meseleleri mütalaa ederken uzun uzun düşünmesi gerektiğini, bazı zamanlarını boşa geçirmek zorunda kalacağını belirttikten sonra akıllı adamın o vakitleri boş geçirmiş olmayacağım vurgular. Çünkü akıllı adam, ahiret ile ilgili bir iş yapmasa bile, nasıl güzelleşeceğini düşünür. Cihana ibret gözüyle bakar ve halkın faydasına birkaç söz söyler. Bu sözden herkes alacağını alır, o sözün sevabı nice yıllık ibadet yerine geçer. Çünkü o söz gönülden söylenmiştir ve dinleyene mutlaka tesir eder. Yok olmaz, kıyamete değin durur.

2) Akıllı Adamın Dünyaya Karşı Tavrı

Ma‘ârif-nâme’de dünyanın faniliği (geçici olması) anlatıldıktan sonra âkil adamın tavrı şu şekilde anlatılmıştır:

a) Akıllı ona derler ki dünya güzeli giyinip bezenip kendini arz ettikçe… o tarafa dönüp bakmaz… Dünya bir fahişedir, her kim onunla birlikte olursa kirlenir, belki yalnızca tenine değmekle kimileri mezhebince abdesti bozulur (s. 81). Bir başka yerde de dünyanın yerilmesi (zemmi) anlatılırken onun kötülükleri tek tek sıralanmış, hatta dünya bir fahişeye benzetilmiştir. Akıllı kimsenin ona yapışmaması ve ondan uzak olmak gerektiği üzerinde durulmuştur. s.99)

b) Akıllı kimse odur ki dünya ile alış verişini kırlangıç ile insan ilişkisine benzer yapar; kırlangıç insan olmayan yerde yuva yapmaz, ama insandan yine de ürküp kaçar (s.83).

c) Dünya Hârût ve Mârût’tan daha fazla sihirbazdır, karıyla kocayı ayırır, kişiyi Rabbi’nden uzaklaştırır. Dünya Kârun’u ve Dahhâk’ı bile alt etmiştir, bu güç karşısında akıllı kimsenin ciğeri kan ile doludur( s. 83).

d) Bunların dışında dünyada çeşitli yönlerden güç sembolü olan peygamber, hükümdar ve kahramanlık sembolü tipler (Süleyman, Yûsuf, Şiş, Nûh, İbrâhim, Âdem, Musa, İdris, İsâ, Dârâ, Kisrâ, Behrâm-ı Çûb, Rüstem-i i Dâstân, Erdeşir, Enûşirvân, Feridun) sayıldıktan sonra dünyada “cihanın övüncü olan Hz. Muhammed’e bile ondan bir vefa erişmediği vurgulanır. Var oluşun sebebi Hz. Muhammed olmasına rağmen onun da kılık değiştirip dünyadan gittiğini (don değiştirme) haber verir (s. 85).

e) Her şey geçicidir. Akıllı insan bugünkü sağlığını nimet bilmelidir (s.87).

f) Tergıbü Musahabeti’s-Sulehâ (İyi Kimselerle Görüşmeyi Özendirme) Bölümünün Tenbihat (Uyarılar) kısmında dünyanın zevklerine aldanmamak gerektiği anlatılıp bir rahip hikâyesi ile örneklendirildikten sonra; Hepsi bitip tükenici ibretlik şeyler /Ahmaktır ona veren değer denilmiş ve akıllı adam için uyarılar şöyle sıralanmıştır:

Ne var ki insan onsuz da olamaz; beden tat almayı sürdürmedikçe diri kalmaz, ancak akıllı olan onu gerekli ölçüde tutar, aşırıya kaçmaz, onu elde etmek için ardına uyup durmaz. Çünkü onlar geçici lezzetlerdir akıllı adam geçici bir lezzet için bunca kalıcı lezzetleri bırakmaz (s. 129).

g) Dünyada hâsıl olmayan muratlara hayıflanmak akıl kân olmadığını anlamak akıllı adam işidir. Birkaç bir şey bilmekle kendini akıllı sanmak, kendi kendini ateşe atmaktır (s. 131).

h) Dünya nimetleri o kadar değerli nesne midir ki kişi ona inanıp aldanır, hayat rahatı ne derece huzur vericidir ki akıllı onunla neşelenir (s. 241)

i) Akıllı olan bu günkü duruma aldanıp yarın da böyle olur veya engeller olmaz sanmamalı. Fırsat varken biriktireceğini biriktirmeli, çünkü çare yok, dünya aynı durumda kalmaz (s. 309).

j) Akıllı olan, her zaman sonunda olacakları düşünmelidir; dünyada olan, her gün başına geleceklerin korkusunu hissetmelidir. Dünyanın gurur verici şeylerine hiç aldanmamalı, zamanın sevindirici işlerine inanmamalıdır. Kolaylık vaktinde zorluğu, bolluk deminde darlığı anmalıdır (s.421).

k) Akıllı olan bilir ki dünya bir gurur yurdu ve üzerinden geçilen bir köprüdür (s.443).

l) Akıllı kimse dünya için mal biriktirmeyendir ( s. 453).

m) Akıllı kimse cihanın hallerini bilir ve onlara değer vermeyip göz tokluğunu sermaye edinmeli; cihana kulak asmayıp ahreti emellerine yuva edinmelidir (s. 533).

n) Dünya nedir ki akıllı kimse ona aldansın, ömür sürekli midir ki kişi ona inansın? (s. 537).

o) Akıllı olan, hiç bir gönle ilişmemek gerek (s.745).

3) Af ve Şefaat Konusunda Akıllı Adam

Bilindiği gibi dinimizde şefaat hakkı sadece Hz. Muhammed’e verilmiştir. Bu hassasiyet beyan edildikten sonra akıllı adama lazım gelen işler şöyle özetlenmiştir:

Ona erişebilmek için gerekli olan belirtilere ulaşmaya çalışmak, Hz. Resulün yolunu seçmek, sünneti kendisine araç edinmek ve şeriat gereğince amel etmek… s.93).

4) Akd ile Vehmin Karşdaştırması

Âkil kimsenin tab’ı selîm olmalı, mütefekkirin ise doğru dürüst düşünme yeteneği olmalıdır. Yoksa her ikisi de vehmin hükmünü aklın sanırlar. Bu konuda ölçü şeriattır, şeriatın doğrulayıcı gücü aklı güçlendirir. Şeriata uygun hükümler güvenilirlik kazanır. Bu vesile ile hem akla hem de şeriata güvenmelidir. Böylelikle kökle dal birleşmiş olur (s. 136).

İlim eylem ve çabayla; marifet mükâşefe ve müşahede ile kazanılır. Akıllı kimseler şeriatın belli ve açık konularında te’villere değer vermezler. Akıllı kişi basiret gözünü iyice açar ve o gözle varlığı gözleyip inceler. Bu yolla âlemi, Rabbini ve kendini tanır (s.141).

5) Aklın Hevesten Üstün Tutulması

İnsanoğluna akıl ve heves olmak üzere iki araç gereklidir. Akıl iyilik menzillerine gitmekte arkadaş olurken heves onu kötülük menzillerine sürükler. Biri bilgili bir basiret eri, öteki bilgisiz bir kördür. Biri yüz aklığı, öteki azgınlık ve serkeşlik aracı olur. Biri dininde, dünyasında yararlı olurken öteki her durumda zarar verir.

Eğer önemli bir iş karşına çıkacak olursa; bu ikisinden hangisinin buna meyledeceğini, konunun çözümünde hangisinin destek vereceğini görmek gerek. Eğer akıl sana destek veriyorsa, çaba göstermeli, o desteğe dört elle sarılmalı, o işi sona erdirmelidir. Nefsin engellerine kapılmamalıdır Çünkü akıllı kişi kendisi için kazançlı olanı seçer. Sevabı olan acı, acı veren tatlıdan yeğdir (s. 183-185).

6) Mecliste Söz Söyleme Adâbı

Akıllı kimse bir mecliste söz söyleyecek olduğunda Allah’ın duyacağını düşünendir; gizli bir iş yapacak olsa onun göreceğini akla getirendir. Gönlünde bir nesneyi gizlese onun bildiğini hatırlayandır; bir kimseye öfkelense; Allah’ın hilmini (yumuşaklık, vakar, sükûn) hatırlayandır… Bütün bunları yapana âkil demek doğru bir adlandırma olur (s. 193).

7) Akıllı Kimse ve Duygulara Hâkimiyet

İnsanoğlunda hisler bilgiye ulaşmakta aracılık etmesi için vardır, âlim olmak için değil. Akıl ışık, his karanlıktır. Duygusal bakıldığında yanılma ihtimali yüksek olur, oysa akılın gözüne perde yoktur. Duygu çocuk, akıl erişkindir. Sadece olanı bile duygu akılın girdiği sıkıntıya girmez. Melekte akıl olur, arzu ve heves olmaz; itte heves olur, akıl bulunmaz. Heveslerini bastıran kişinin değeri melekten üstün olur, hevesine kapılıp ona mağlup olan kişi itten aşağı düşer. Nitekim iki büyük melek olan Hârût ile Mârût heveslerine mağlup olup melekliklerini kaybettiler; oysa Ashâb-ı Kehf’in iti (Kıtmir) onlara yoldaş oldu, onlardan sayıldı ( s. 195). Belki bu noktada tövbe gerek. Tevbe de zamanında gerek, hazırlık da gününde gerek (s. 199).

8) Akıllı Kimse ve Nefisle Hesaplaşma

Hz. Peygamberin büyük cihat dediği nefisle mücadele her mümini hatta her insanın yapması gereken bir davranıştır. Akıllı kimse daima nefsiyle hesaplaşır ve içine düştüğü durumları görüp gözetir. Nefsin on kurduğu tuzaklara düşmez. Şeytan şeytanlığını nefsin kuvvetiyle yapmaktadır (s. 203). Bütün tarikat büyüklerinin kanaatine göre; Hakka ulaşmak isteyen kişi; nefse karşı koymalı onunla savaşmalıdır ( s. 205).

9) Akıllı Kimse ve Bilime Vakıflık

Akıllı kimse zat ve sıfatın tanıklarını kendi vücudunda (varlığında) görür. İlâhî ilimleri cilt cilt kitapların içinden bulup çıkarır ve okur. İlahî kokuları ruhların esintilerinden koklar. Gönül kitabından dersini beller, kalp odasında okur, inceler (s. 213).

10) Akıllı Kimse ve Ölüm

Akıllı, nefsine her gün ölümün nasıl yere çalacağını anlatandır ve her saat gözünde ölümün nasıl bir şey olduğunu canlandırandır (s. 230).

11) Kime Âkil Denmez?

Sinan Paşa eserinin bir yerinde (s. 161) Tevbihü’l-Gâfılîn (Gâfilleri Paylama) başlığı ile kimlere akıllı denmeyeceğini haber vermiştir. Buna göre, Gözünü yiğitlikte kör edip şehvet ve aşırı istekler tozuna bulaştıran, beden güçlerini gençlik ateşi ile kül eyleyip savuran, yaşı ilerlemesine rağmen nefsini daha çok besleyen, akıl filozofunu kendisine hekim etmeyen, fikir kılavuzunu kendisine delil edip akıl bülbülünün gönül gülüne yönelmesi için kutsal gülistana gitmeyen, ömür baharını ganimet bilip, gönül baharında gezip marifet çiçekleri derleyip koklamayan, hayat soluğunu rahmet bilip can gülzârına girmeyen, safa çemenlerine bakmayana âkil denmez. Hatta bunları yapamıyorsa ona âdem de denmez.

Bu dünyada birkaç gün sıkıntı çekip de sonunda rahata erip oturmayan kimse akıllı sayılmaz. Böyle kimseler bulundukları yerde niçin bulunduklarını dahi bilmezler:
Aden’e gider inci getirmez, Mısır’a gider şeker getirmez. Bağdat’a varır hurmasını sormaz, Herat’a varıp kemhasından haberi olmaz.
Ka’be’ye varsa yalvarıp yakarmayı bilmez, Mescid-i Aksa’ya girip iki rekat namaz kılmaz, Medine’ye ziyarete varır, salavat getirmeyi bilmez. Mekke’de ibadet etmeyi düşünmez … (s. 173).

12) Akıllı Kimse ve Ruh Tabipleri

Ruh tabipleri sanatlarını icra ederler ve bu sanat dalında erişkin gönül erleri vardır. Bunlar gönül nabzını tutup ruhun hallerini bilirler ve nefis şişesine bakıp ahlâkın karışımını (nelerden meydana geldiğini) bilirler. Akıllı kimseler onlardan yardım dilemeyi kesmezler, kutlu kişiler gece gündüz demeyip onların eşikleri beklerler. Çünkü onlara hizmet etmek iki cihan izzetidir; onların eşiğinde başını taşa koyup yatmak dünya ve âhire- tin huzurudur. Onların her nefesleri rahmet, sohbetleri ganimettir (s.209).

13) Akıllı Adam ve Kararlılık

Dünya devamlı kazanılacak bir kâr evidir, tembellik ve gevşeklik yap-madan kararlı bir şekilde dünya evinde kazanca devam etmelidir. Ömür tarlasına tembellik ekenler, hastalık ve sıkıntı demlerinde pişman olurlar; ama üzülmenin ve pişmanlığın faydası yoktur.
Akıllı adam bugünkü duruma aldanıp yarın da böyle olur sanmamalı; fırsat varken biriktireceğini biriktirmeli, çünkü dünya asla aynı kalmaz( s.309).

14) Akıllı Adam ve Var Olanla Yetinme

Dünyaya gönül verenler dinar ve dirhem kulları olurlar; onların kölelikten kurtulmalarına çare yoktur.
Akıllı isen, hırsı bırakıp da varınla yetin, sen bugünü gör, kim bilir erişir misin yarına?(s.311).

15) Akıllı Adam ve Öğrenmede Önem Sırası

Elde dolaşan kitaplardaki bilgileri hikmet sanmamak gerekir, çünkü hikmet kudret eliyle gönül levhasına yazılandır.
Alemde Ebu Ali ve Farabî yetişmiştir, ancak bunlar zâhir ilimlerine mensuptur. Bilgeler gönül erleri olup yerleri arşın civarındadır. Bilge kişi gönül kitabında okur; hikmet duyan bir kişi dedi koduyu bırakır.

Bu dünyada bölünmez en küçük parça (atom) varmış, aklın on kategorisi varmış veya daha çokmuş. Bunların dine bir faydası yoktur. Eğer bu bilgilerin elde edilmesi güzeldir denirse, buna benzer bilgiler çoktur, ancak bunların öğrenilmesine ömür yetmez.

Akıllı kimse önemli işlerini bırakıp boş işlerle oyalanmamak, zira ömür sona erip ölüm yetişecektir ( s.323).

Akıllı kişiye gerekli olan iki mertebeden biridir. Ya çaba gösterip ilimlerin en önemlisi ile uğraşsın ya da yalnızlığı seçip gönül gözünü açmaya çalışmaktır (s.327).

16) Akıllı Kimse ve Günahlar

Akıllı kimse hiçbir günahı küçümsemez, hiçbir suçu küçük görmez. Çünkü yasaklayanın ululuğuna bakar, yasaklananın küçüklüğüne bakmaz (s.339).

17) Akıllı Kimse ve İç Dünyasının İmarı

Akıllı kimse iç dünyasının imarı ile uğraşandır. Dış dünyasını güzelleş-tirmek, onu düzüp düzenleyip gözetmekle bir şey edilmez (s. 343).

Sürekli gaflet içinde olan akıllı kimsenin işini devamlı savsaklayan ca-hilden farkı yoktur( s. 353)
Akıllı olan kimse öfke canavarını hilm (yumuşaklık) zinciri ile denetler; şehvet kapısını takva bekçisi ile gözetir (s.361).

18) Akıllı Kişi ve Uyanık Olma Durumları

a) Niyet yüreği gafil olmamalı
b) Kararlılık yıldızı batmamalı
c) Sözünün eri olmaya çalışmalı
d) İnandığı ile yaptığı bir olmamalı
19) Akıllı Kimse ve Davranış Biçimleri
a) Toplantı adabını gözetmek
b) Bir söz söylerken susup dinlemek
c) Mecliste büyük bir kimse varsa, ona daima iltifat etmek
d) Dostunu kırmamaya ve önemsiz bir mesele için onu üzmemeye çalışmak
e) Eğer yola getirmek için kınamaktan başka yol kalmamışsa kitapla kınamak (sözle kınamak doğru değildir, zira sonu kavgaya varabilir) (s.367).

20) Dünya düzeninden yarar sağlamaya çalışmak akıllı kimseye yaraşır (s.369).

21) Akıllı kimse her hayvandan bir güzellik almalı, her birinden bir huy öğrenip onunla huylanmalı.

22) Her hayvanın huyunu anlatmak uzun sürer, kitap uzar gider. Akıllı kimse bu kadardan hisse kapar. Arif olana bir sinek vızıltısı yeter (s. 287).

23) Akıllı Kişi-Derviş-Bilgin

Akıllı kişi derviş olmayınca, hiç olmazsa bilgin olur; onu da olamazsa, kutluluk cevherini elden çıkmış bulur. Ama bilgin bir sürü gereksiz terim okuyana verilen ad değildir, nereden geldiğini ve nereye gideceğini hisseden kişidir (s. 387)

24) Akıllı Kişi ve Havf ü Recâ

Havf ü recâ bilindiği gibi “beyne’l-havf ü ve’r-recâ” “korku ile ümit arasında olmak” düsturunda karşımıza çıkmaktadır. Bir müminin imanı korku ile ümit arasında olmalıdır.

Akıllı belki ona denir ki ne umutsuz olur ve ne bunalıma düşüp işlediklerini boş sayar, ne de emeline kavuşmuş olarak ve duyduğu güvene da-yanarak bir şey yapmaz olur… Akıllı olan kişi yaşadıkça “vah vah” demeli ve gözü yaşı dökmeli ve yazıklanıp olan bitenden ders çıkarmalı (s. 393).

25) Akıllı Kişi ve Eflâtun

Ma’ârif-nâme’de Eflâtun’dan sözler de aktarılmıştır:
“Akıllı olan bir aynaya bakmalı; eğer yüzü güzelse, o güzel yüzünü bir kötü huyla çirkinleştirmesine hayıflanılmaz mı, ve eğer çirkinse çirkin suratına bir de içinin çirkinliğini katması anlamsız olmaz mı?”
“Hiçbir akıllı adama arkadaştan zarar gelmez ve hiçbir dosttan ziyan erişmez.”
“Akıllı kimseye yaraşan, hiçbir akıllı kimseyi abartarak övmemektir değerinden fazla; o akıllı kimse kendisini bilsin ve onun övmesini iki yüzlülük, ya da vermiş olduğu sözden dönme amacıyla yapılmış şeklinde yorumlamasın diye.”
“Bir kimse değerinden yüksek mertebeye çıkarılırsa, halk inkâr eder olur iyi huylarını da.”
“Akıllı kimse her zaman kendi yanlışını büyük görüp doğrusunu küçük görmeli ve iyi işlerini küçümseyip kötü işlerini önemsemelidir.”(s.401).

26) Akıllı kimse sır saklama alışkanlığı olmayan bir büyüğün sırrını öğrenmeye çalışmaz. Çünkü beklenen bir durumdur ki bir kişiye daha söyler sonra “ortaya dökülmesi şendendir” der (s. 409).

27) Akıllı Kimse ve Musibetler

Akıllı olanın her musibette bir korkusu olur; hikmet nedir bilenin her matemde bir düğünü olur (s. 437).

28) Aklı olan, hasta edecek şaraptan tatmaz, nezle edecek gülü koklamaz (s. 457).

29) Dostunun ayıbına bakan akıllı değildir; yârinin eksiğini arayan yar bulamaz. Kendi ayıbını gören uslu, kendisini bırakıp başkasını arayan eblehtir (s. 463).

30) Kişi rızkını yemelidir, henüz kendisini akrepler yemeden; akıllı malını üleştirmelidir, kendinden sonra yakınlar üleşmeden (s. 463).

31) Akıllı olan günaha pişmanlık duymak gerek ve kulluğunu devam ettirmek gerek (s.517).

32) Bilgisi olmayan kişinin esenlikte olamayacağı gibi akıllı olmayan kişi de zengin sayılmaz. Erdem akılla, ahlâkla olur; ocakla, soyla olmaz (s.555).

33) Câhil olan mala talip olur; akıllı olan erginlik kazanma yoluna ko-yulur. Akıllı kimsenin görmesi basiret gözüyledir; cahilin görmesi (beden) gözünün görüşüyledir (s.561).

34) Akıllı Kimse ve Aklını Kullanma

Akıllı kimse yapıp ettiklerine her zaman güzel bir kılık giydiren ve onları biçimlendirendir ve de emek ve çabasını her dem yerli yerinde kullanandır (s. 563) … Akıllı kişi işinde hep doğru yolu bulur ve görüşü her zaman doğru olur. Akıllı kişinin sözü doğru olur; işi övgüye değer bulunur (s. 565).

35) Akıllı Kişi ve Edep

Edep akıllı kişinin malı olur; onu kullanması yetkinliği olur (s.563).

36) Akıllı Kimse ve Düşünce

Akıllı olan uzak düşmemeli düşünceye; elde ettiği gizli sırlardan her gün alabilsin diye; insanların yapıp ettikleriyle ilgilenmemeli ve olur olmaz kimselerle düşüp kalkmaktan sakınmalı (s.569).

37) Akıllı Adam ve Söz Söyleme

Çok konuşmak ve gereksiz söz söylemek akıllı adamın kârı değildir. Kılıcın açtığı yaradan daha beterdir dil yarası. Çirkin söz söylemek bilgelik belirtisi sayılmaz, bu sebeple akıllı kimse özlü ve yararlı söz duyurmak dışında diline köstek vurmalıdır (s.575).

38) Akıllı Adam ve Bilgi

Akıllı adamın yanlış ve yersiz düşüncesi (zann), cahilin kesin bilgisinden çok daha iyidir… Bir cahili kendine yol gösterici edinmeyegör; seni sürekli yanlışa yönledire durur (s.643).

39) Akıllı Adam ve İstişare

Başkasından görüş istemek serzenişe uğramaya ve küçük görülmeye yol açar; görmüş geçirmiş kimselerle fikir alış verişinde bulunmak bilmezlikle suçlanma ve horlanma sebebi olur. Bunun bir sonucu olarak da daima kendi düşüncesine dayanır; kendisine çıkar yol gösterene değer vermez olur. Her vakit şaşkınlık karanlığında olur; her dem sıkıntı ve arayış içinde kıvranır durur; ama akıllı olan çıkar yol aramayı utanılacak bir şey saymaz, yardım istemekten kaçınmaz.

Bir çözümsüzlüğe uğradığında ve çözümü güç bir meseleyle karşılaştığında, akıllı kimselere sığınır; tecrübeli kimselerle danışıp görüşmeye yönelir (s. 649).

40) Akıllı İnsan Dost-Düşman Münasebeti

Akıllı insan, gayret gösterip de kimseyi kendisine düşman etmeyendir; ama bunun yanı sıra da her gördüğünü kendisine sırdaş edinip güvenilir saymayandır. Düşman az oldukça kalbin huzuru çoğalır; dostlar yüzünü gördükçe gönlün sürürü çoğalır. Ve eğer kişinin düşmanı varsa da çaba gösterip dostluğunu kazanmalı; ondan gelmesi beklenen zararı dostlukla savmalı (s. 653).

Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz:

Başlıca iki kaynağa (Din ve Tasavvuf) dayalı olarak yazılmış Maarif-nâme’de âkil insan bugünkü anlamda ideal insan tipidir. Sinan Paşa bunu bize ilgi dünyası ve bilgi dağarcığının yanı sıra hayal dünyasının genişliği; merak, dikkat ve gözlem derinliği ile rahatlıkla anlatabilmiştir. Hayatın içindeki canlı-cansız varlık ilişkileri ile soyut-somut değerlendirmelerini bize aktarmıştır.

***

Yrd. Doç. Dr. Süleyman Solmaz
Pamukkale Üniversitesi
Kaynakça
Sinan Paşa Ma‘ârif-nâme Özlü Sözler ve Öğütler Kitabı (Haz. Prof. Dr. Mertol TULUM) Ank. 2013

173-185

Categories: Sinan Paşa

Yorum Yaz

Mail adresi yazarsaniz yayinlanmayacaktir.
Gerekli alan*