Siliban Pekmezi

Siliban Pekmezi

“Haydi, Siliban (İstiklalbağı) Pekmezi yiyelim,” dedik. Sivrihisarlı Rahmetli Titrek Doktor’un, “Her derde deva,” dediği pekmezi bulmak için düştük eski yıllara…

Yıl 1960 Kardeşlerimle birlikte arabaya bindim. Büyükbabamın yeddiği dört tekerlekli öküz arabası Harman Yerinde ilerlerken, gökyüzünün titreyen maviliklerine daldım, “Bu mavilik, acaba dünyanın başka yerinde var mı?”

Dünyanın başka yerinde bu kadar güzel, böylesine özel, bu kadar dinlendirici mavilik var mı, bilmiyorum, ama işte bağımıza geldik! Siyah, beyaz, mor, kırmızı; küçük taneli, yuvarlak, söbe üzümler bizi bekliyor. Her Silibanlı çocuk gibi, hangi bağda, hangi bağ dibinin, hangi çeşit üzüm verdiğini bilenlerdenim!

Otuz yamalıklı giysilerimizle boyumuzdan büyük sepetleri sırtlandık, bağ sıralarının başına geçtik. “Üzümleri önce tadalım da, sonra sepetlerde toplarız!” En çok tercih edilen dip, kırmızı üzüm veren, köyde “narenciye” denilen çeşit. Mor salkım, kekre, mor feslikan da favorilerden… Kardeşlerim, o dipten o dibe koşuştururlarken, ben sepeti doldurmaya başladım bile… Amcalarım, dolu sepetleri arabaya dolduruyor… Giderken yaya gideceğiz!

Büyükbabamın, “Hadi gidiyoz!” emriyle dönüş başladı. Yılan kaydı, sıçan kaçtı, kuş uçtu, çıplak ayaklarıma diken battı, kardeşimin entarisi yırtıldı. Altımızda “değnek” atımız, elimizde sopamız, yüzümüz gözümüz toz duman, “kişneyen” aygırlarımızla öküz arabasını geçtik… Dünya tatlısı büyükannemizin kucağı bizi bekliyor.

Dedeüstü altındaki evimizin taş avlusuna girdik. Büyükannem, yosun gözleriyle sardı, kucakladı, “Guzuum, guzularım!” Şınaları şangır şungur ses çıkaran öküz arabası girdi büyük kanatlı kapıdan….

Üzümler, “şaraphana”ya dolduruldu. Tozlu ayaklarımızla şaraphanaya girerek üzümlerin üzerinde tepinmeye başladık! Büyükannem, “Anahh, oolum, böyle olmaz, hadi çıkın bakiin!” dedi. “Olur,” dedik. Annem, Nenem çıplak ayaklarıyla girdiler şaraphanaya, üzümleri çiğnediler, çiğnediler. Üzüm şıraları helkelerle, avlunun kenarına, ocakların üzerindeki kocaman bakır kazanlara dolduruldu. Büyükannem, üzüm şırası doldurulan kazanların altını ateşleyince kızıl alevler sardı isli kazanların çevresini… Kaynayan kazanlara “pekmez toprağı” atan “büyük anam,” kocaman bakır kepçelerle kaynayan kazanları karıştırmaya başladı. Kepçeyi daldırıyor, bırakıyor, daldırıyor bırakıyor…
“Ana, datlı ne zaman olcak?”
“Daa var, daa var! Anaah, ne sabırsızsınız oolum!”

Kazandaki üzüm şırası kaynaya kaynaya belirli bir kıvama gelince, ateş söndürüldü. Küçük kazanlardan birine bir tutam güzel kokulu reyhan atıldı.

Yayılımdan dönen sağmal koyun sürüsü, başlarında sağmal keçilerle avludan içeri daldı. Büyükannem, “Gülistaan, Hikmeeet hadi gızım, samal geldi, şunları sağıverin!” diye ünledi! İki elti, şarapanadan çıktılar, koyun ve keçileri sağmaya gittiler.

Eylül ikindi vakti, hava sıcak. Mermer merdivenlerin kısık gölgelerine yatıp geviş getiren Ankara keçilerinin sarkan memelerinden süt emerken uyuyakalmak mı? Bilmiyorum, belki uykuların en tatlısı!

Siliban Pekmezi, hâla böyle mi yapılıyor, bilmiyorum, ama “datlı” bizim her şeyimizdi. Büyükannemin de, annemin de, nenemin de işleri başlarından aşkın olduğu için öğle yemeği filan yoktu! Datlı, neyimize yetmemiş… Bütün aile, sadece akşamları yemek yüzü görürdü. Sabahları, öğleleri Siliban datlısı, Siliban Katığı, turşu… Okuldan dönüşü turşuyla birlikte, ya nardenk, ya da datlı konurdu önümüze. Bazen, bir baş soğan, “çörek otuyla süslenmiş gatık” konulduğu da olurdu!

Yoğurt Pazarında Siliban Pekmezi bulamadık, ama Murat’ın dükkanına gelen “Temirin oğlu”nda varmış, ısmarladık… Demek ki, “her derde deva, özel, dövülmüş, altın sarısı Siliban Pekmezi” hâla üretiliyor! Sağ olasın, Temirin oğlu, Temir!” Allah rahmet eylesin, senin atan Temir’de iyi adamdı! Üretene can kurban!

***

Sivrihisar, 01. 12. 2004 Nadir YAZ

 

Categories: Makale ve Yazılar