Necip Fazıl’ın Gözüyle Yunus Emre

Anadoluculuktan Yunus Emre’ye

Yunus Emrenin Milli Edebiyat döneminden itibaren aydın ve sanatkârlarımız arasında birdenbire “popüler” bir şahsiyete dönüştüğünü, hemen herkesin ondan bir şekilde beslendiğini, onun takipçisi olmak gibi bir gayretin içine girdiğini biliyoruz. Fuat Köprülü ve Rıza Tevfik’in yazılarıyla başlayan bu ilgi sürekli olarak artmış ve Yunus Emre, asırlar boyu halk arasında gördüğü rağbeti bu defa aydınlar katında da görmüştür. İşte Necip Fazıl da Yunus Emre’ye çok özel ilgi gösteren, onun adeta manevi bir takipçisi olarak eserler veren bir şairdir.

Gerek o devir sanatçılarının gerekse Necip Fazıl’ın Yunus’a duydukları bu yakın ilgi nasıl açıklanabilir? Bu noktada devrin şartlarına bakmak gerekmektedir. Bilindiği gibi Tanzimat, yönümüzü Batı’ya çevirdiğimiz bir dönemdir. Ardından gelen Servet-i Fünun ve Fecr-i Âti dönemlerinde de bu durum devam eder. Milli Edebiyat devrine gelindiğinde ise o güne kadar ne batılı olabilmiş ne de kendi köklerine eğilebilmiş dolayısıyla “arafta kalmış” aydınlar, kendi kültür ve medeniyetlerine yeni bir dikkatle yönelirler.

Bu ilgi, ilk etapta hece vezni ve sade Türkçe ile milli konularda yazmak şeklinde kendini gösterir. Bu anlamdaki gelişmeler Cumhuriyet devrine kadar devam eder. Bütün bu süreçte divan edebiyatı gayr-ı milli sayılarak redde mahkûm olduğu iç in dikkatler halk ve tekke şiirine yönelir. Konu olarak da Anadolu hayatı işlenmeye başlar. Hareket noktası bu olunca da geçmişte bu anlamda örnek alınacak tek bir isim vardır aslında. O da Yunus Emre’dir. Bu Türkmen dervişi sade Türkçe ve hece vezni ile yazdığı şiirlerle tam bir Anadolu şairidir.

Yunus: Anadolu’nun Ruhu

Yunus, Necip Fazıl için de ilk bakışta bu anlamı ifade eder. Nitekim, daha şiir hayatının başlarında onunla ilgili bir şiir yazacak, daha önemlisi şiirini hem şekil hem de muhteva olarak Yunus ikliminde kuracaktır. Ama biz önce Necip Fazıl’ın Anadoluculuk bağlamında Yunus Emre’ye bakışını görelim. Bunu anlamak için bize yol gösterecek metin, 1962 yılında Milliyetçiler Derneği’nin Yunus Emre Günü’nde yaptığı “Yunus Emre Hassasiyeti” başlıklı konuşmadır. Necip Fazıl, bu konuşmanın bir yerinde şiire ilk başladığı yıllarda Yunus Emre’nin aydın ve sanatkarları nasıl etkilediğini şöyle anlatır: “Üniversitede felsefe talebesiyim… Bir kaç arkadaş “Anadolu” mecmuası isimli bir dergi çıkarıyoruz. Davamız, bütün tarihi seyri ve kıymet hükümleriyle Anadoluculuk. Şairliğimin başındayım.(.) O zamanki fikir, sanat ve edebiyat havamızın üstünde, bir Yunus Emre soluğudur esiyordu.(.) Bir Yunus Emre günü tertiplendi. Benden bir şiir istediler. Okudum.”

Bu şiire birazdan temas edeceğiz ama ondan önce Necip Fazıl’ın “Anadoluculuk” adına Yunus’ta ne bulduğuna bakalım. Ona göre devlet ve cemiyet hayatımızın aşk ve vecd çağında üç önemli isim vardır. Bunlar Aşık Paşa, Süleyman Çelebi ve Yunus Emre’dir. Bu isimler, bir arada cemiyetin ilmini, aklını ve ruhunu ifade eden üç mana kahramanıdır. Yunus Emre, derinliğine bir ruhtur, Anadolu’nun ruhudur. Yunus, olunması gereken şeylerin tâ kendisidir.

Yunus’u Anadolu ruhu yapan özellikler ise kullandığı dil ve “Anadolu’yu, Allah, dünya, zaman, mekân, ölüm, hayat, hasret, ideal gibi temel meseleler üzerindeki en ince ve en derin görüş ve duygusuyla, renk ve ışık mahşeri bir menşur halinde billurlaştırması” ve bu şekilde anlatmasıdır. Üstelik sadece manevi bir coğrafya da değildir bu. Anadolu maddi coğrafyasıyla da onun şiirlerinde yer alır. “O, Anadolu’yu, stepleri, harabeleri, mamureleriyle ve dağ dağ, taş taş, kubbe kubbe, bütün renkleri, çizgileri, yankıları ile de sarmaş dolaş içinde gezdirir.” Yunus Emre bu tavrıyla öncelikle “milli” bir şahsiyettir.

Necip Fazıl, Yunus’la ilgili olarak bu tespiti yaparken onu sadece geçmişe ait bir değer olarak değerlendirmez ve bugüne taşınması gerektiğini belirtir. Ona göre: “Yunus Emre, bizim maneviyat timsalimizdir.” Manevi değerlerle bağımızın koptuğu bu zamanda Yunus Emre, bizim kurtarıcı değerimiz olabilir. Yunus Emre’ye malik olan bir cemiyet hiçbir şeyden mahrum kalmaz. Bunun için görevimiz “Yunus Emre’yi taş basması resimler gibi (standardize ederek) yeni Türk evinin duvarına asmak” olmalıdır. Bunun için de bu topraklarda yeniden bir “Yunus Emre” iklimi oluşturmaya ve “Yunus Emre’ye yükselecek merdiveni inşa edici bir nesil yoğurmaya çalışmalıyız.”

Metafizik Bir ilgi

Necip Fazıl, Yunus Emre’ye sadece millilik vasfı bakımından bakmamakta ve onun şiirlerindeki muhtevaya da dikkat çekmektedir. İşte bu durum, Necip Fazıl’la Yunus Emre münasebetinin asıl sebebini ortaya koyar. Necip Fazıl da gerek irsiyet özelikleriyle gerekse, felsefeye duyduğu yakın ilgi sebebiyle şiirlerinde Allah, ölüm, korku, vehim, yalnızlık, gurbet. gibi Yunus’unkilere benzer konuları işlemektedir. İkisinin de dünyası mistik ve metafizik bir dünyadır. Nitekim bu müşterekliği onun henüz 21 yaşında iken, yani şairlik hayatının başlarında yazdığı ve biraz önce sözünü ettiğimiz toplantıda okuduğu “Yunus Emre’ye” başlıklı şiirinden de anlaşılmaktadır.

YUNUS EMRE

Kaç mevsim bekleyim daha kapında
Ayağımda zincir, boynumda kement.
Beni de, piştiğin bela kabında
Kaynata kaynata buhara benzet!

Bekletme Yunus’um bozuldu bağlar,
Düşüyor yapraklar, geçiyor çağlar,
Veriyor ayrılık dolu semalar
İçime bayıltan acı bir lezzet!

Rüzgâra bir koku ver ki hırkandan,
Geleyim izine doğru arkandan.
Bırakmam tutmuşum artık yakandan,
Medet ey şairim, Yunus’um medet!

Bu şiirde şekil, vezin bakımından Yunus Emre şiiriyle olan yakınlık hemen kendini göstermektedir. Ama burada asıl olan muhtevadır. Necip Fazıl, Yunus’u kendini yüksek oluşlara erdirecek bir “mürşid” olarak görmekte ve onun “izinin takipçisi” olduğunu söylemektedir. Dolayısıyla, bu şiir Necip Fazıl’ın Yunus Emre ilgisini Anadoluculuktan çok öte bir noktaya taşımaktadır. Daha çocuk yaşta iken kendine “mesele” olarak gördüğü konularla ilgili benzer bir durumu Yunus Emre’de de görmüş, bu sıkıntılı ruhsal durumlardan kurtulmak için bir çare ararken, Yunus Emre, onun için kurtarıcı bir adres olmuştur. Başka bir söyleyişle Necip Fazıl’ın yaşadığı ruh bunalımı, “entelektüel kriz” yolunu ister istemez tasavvufa çıkarmış, seziş yoluyla da olsa Yunus’a yaklaşarak çarenin onda ve onun yolunda olduğunu görmüştür.

Tasavvufa ilgi

Necip Fazıl’ın Yunus Emre’nin dünyasını daha yakından keşfi ise tasavvufla münasebetinden sonra gerçekleşmiştir. Şairimiz, bu konuda ilk işaretleri aslında daha öğrenci iken almıştır. Darülfünun matematik hocalığını yapan İbrahim Aşki Bey, ona Semerat’ül Fuad ve Divan-ı Nakşi isimli iki eser vererek bu dünyanın kapılarını açmıştır. İrsiyeti dolayısıyla tasavvufi bir duyarlığa sahip olan Necip Fazıl’ın bu eserler aracılığıyla tasavvufu zihninin ve gönlünün önemli bir meselesi haline getirdiği bir gerçektir. Ama bu aşamada henüz denizin kıyısındaki bir insan durumundadır. Suların içine girememiş fakat denizin derinliğini tahayyül edebilmekte, ruhu akşam ıssızlığına çevrilmiş vaziyette ve kendi ifadesiyle “baş mesele” olarak Allah’ı düşünmektedir.

Bu arayışın bir sonraki durağı ise Necip Fazıl’ın “efendim, kurtarıcım, müjdecim” dediği şeyhi Abdülhakim Arvasi ile tanışmasıdır. 1934 yılı başında gerçekleşen bu tanışma ile Necip Fazıl bahsini ettiğimiz denizin içine girer. Yunus Emre ile asıl buluşması bu süreçte gerçekleşir. Artık şairin fikir ve sanat hayatının önündeki ışık hep Yunus Emre olacak, onunla olan ünsiyetini bir ömür boyu sürdürecektir. Nitekim 1972’de Yunus Emre’yle ilgili olarak “Bizim Yunus” adını taşıyan ikinci şiirini yazar:

BİZİM YUNUS

Bir zaman dünyaya bir adam gelmiş:
Okunu kör nefsin, kılıçla çelmiş…
Bizim Yunus,
Bizim Yunus…

Bir zaman dünyaya bir adam gelmiş;
Ölüm dedikleri perdeyi delmiş…
Bizim Yunus,
Bizim Yunus…

Bir zaman dünyaya bir adam gelmiş;
Eli katile de kalkamaz elmiş…
Bizim Yunus,
Bizim Yunus…

Bir zaman dünyaya bir adam gelmiş;
Zaman, onun kemend attığı selmiş…
Bizim Yunus,
Bizim Yunus…

Bir zaman dünyaya bir adam gelmiş;
Toprakta devrilmiş, göğe çömelmiş…
Bizim Yunus,
Bizim Yunus…

Bir zaman dünyaya bir adam gelmiş;
Sayıları silmiş. BİR ‘e yönelmiş…
Bizim Yunus,
Bizim Yunus…

Bu şiir, diğerinden yaklaşık yarım asır sonra yazılmıştır. Yunus Emre, Necip Fazıl için örnek ve önderliğini, “sufi” terimiyle ifade edecek olursak mürşitliğini yine devam ettirmektedir.

Yunus Emre Piyesi

Necip Fazıl’ın Yunus Emre’ye duyduğu bu müstesna ilginin bir tezahürü de 1966 yılında yazdığı Yunus Emre piyesidir. Eser, Yunus’un menkıbelerle örülü hayat öyküsünü tiyatro yoluyla temsil etmeye yönelik bir gaye ile kaleme alınmış üç perdelik bir oyundur. Eserde menkıbelerle birlikte Yunus’un şiirlerinden de çokça yararlanılmıştır.

Şairin burada da asıl meselesi bir öyküyü anlatmaktan çok Yunus’u metafizik bir kimlikle ele almaktır. Bu amaçla onu “mutlak hakikat”i arayan bir mutasavvıf olarak değerlendirir. Buna göre Yunus Emre, Moğol zulmünden kaçarak Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen ve burada ölümsüzlüğü arayan bir şehzade olarak takdim edilir. Yunus, bu amaçla Anadolu’ya gelince Sakarya kıyılarına yerleşmiş ve Tabduk Emre’ye bağlanmıştır.

Eserde Yunus’un bir hakikat arayışı olarak takdim edilmesi karşımıza “mistik arayışlar” içinde bir Necip Fazıl yerine, tasavvufu tanımış ve bu konuda belli kanaatler oluşmuş bir Necip Fazıl çıkarır. İşte onun, bu fikri değişim sürecinde Yunus Emre çok etkileyici bir isim olmuştur.

Kaynakça: Mustafa Özçelik – YENİeski Kültür dergisi, Mayıs 2011
Necip Fazıl Kısakürek, Hitabeler, İstanbul, 1989
Necip Fazıl Kısakürek, Yunus Emre, İstanbul, 1976
Necip Fazıl Kısakürek, Çile, İstanbul, 1983
Mustafa İsen, Ötelerden Bir Ses, Ankara, 1974

Necip Fazıl’ın Aynasından Yunus Emre

Categories: Yunusemre
Tags: Yunus Emre