Nasrettin Hocanın Dünyaya Bakış Açısı

Nasrettin Hocanın Dünyaya Bakış Açısı

Nasrettin Hocanın Dünya Görüşü

nasrkazNasreddin Hocanın şahsiyetinde şekillenen Türk halk düşüncesi, dünya görüşü, insan anlayışı ve toplum hayatında cereyan eden olaylara karşı alınan tavır ve tutumların genel yapısı fıkralara yansımıştır. Nasreddin Hoca’ya bağlı olarak anlatılan fıkralar âdeta Türk düşüncesinin olukları, çeşitli ifade kalıpları gibidir. Bu sebeple de Nasreddin Hoca, bir fıkra tipi olduğu kadar, Türk düşüncesini, dünya görüşünü, insan anlayışını en iyi şekilde anlatan, ifade eden bilgemizdir. Onun dün­ya görüşü akıl ile duygunun dengesine dayanır. O toplumun rahatsızlıklarını teşhis ederek bunlara espri gücü ile neş­ter atan, bir sosyal hekimdir.

Nasreddin Hoca fıkralarındaki dünya görüşü genellikle, Seyyid Mahmud Hayrani gibi, Yunus Emre gibi, Hacı Bektaş Veli gibi dervişlerin ve öteki tasavvuf erlerinin dünya görüşlerine benzer. Bunlar Halk Müslümanlığında bağımsız düşüncenin temsilcileridir. Bu tasavvuf erleri devletten ve servetten uzak kalmışlar, politikanın otoritelerine ya yaklaşmamışlar yahut ellerine fırsat geçmişse onlara karşı gelmişlerdir. Her zaman yoksuldan yana olmuşlar; kaba kuvvetle ve kılıçla değil, sevgi ile gönüllerde taht kurmayı yeğlemişlerdir. Sözlerinde, nefeslerinde her zaman halkın anlayacağı bir dil kullanmışlardır.

Adıyla bütünleşen nüktenin küçük hikayecikleri olan fıkraları ile insanoğlunun her iki dünya algısını, irade zayıflığını, düşüncelerini, erdemlerini, eleştirilerini, günlük hayata dair sevinçlerini ve kederlerini dile getirir; hayata ve hadiselere bakış açısını yansıtır. Nasreddin Hoca bir fıkra yazarı değil, bir fıkra anlatıcısı olmadığı gibi. Bugün fıkra adıyla bildiğimiz kıvrak bir zekanın ve nükte yeteneğinin ürünü olan bu küçük hikayecikler, Nasreddin Hocanın dünya algısını ve eğitim anlayışını somutlaştıran önemli metinlerdir.

Kitle İletişimi

Hocanın fıkraları günlük yaşamın, kişiler-arası iletişimin birebir yaşandığı, sosyal hayatın gerçek kesitleridir. Daha çok sözlü iletişim örneklerini gördüğümüz fıkralarda yazı ve mektup şeklinde iletişimden bahsedilse de, Hocanın karşılıklı iletişimi tercih ettiği görülür. Bu da onun insan ile iç içe olma, sıcak dostluklar kurma isteğinden kaynaklanmaktadır.

es-tersNasreddin Hoca, her şeyden önce kendisine öz-güveni olan, kendisini nasıl ifade edeceğini bilen, bilinçli, nüktedan, bilgelik vasıflarına sahip bir kişidir. O, sosyal hayatın aksaklıklarını sergilerken bir oyuncu, çözümler getirirken ana-baba, hadiselere bakış açısıyla bir psikologdur. “Hoca, ana-baba, yetişkin ve çocuk rollerini yerine ve zamanına göre kullanmasını bilir. Çoğunlukla da bunları aynı fıkra içinde kaynaştırarak sergiler.” Kadılık görevini yaparken, davacının kulağına “Yemeğin buharını satan, paranın şıkırtısını alır” sözleriyle adaleti sağlayan Hoca, Yetişkin rolünü üstlenir. Davacıyı eleştirdiği için Ana-baba, bütün bunları yaparken hem kendisi hem de izleyenlere keyifli vakit geçirdiği için Çocuktur.

Nasreddin Hocanın, derdini anlatan herkese “sen de haklısın” demesi onun “Her ağızdan bir laf” adlı fıkrasıyla aynı mesajı verir: “Her insanın kendine ait doğruları vardır ve saygı gösterilmesi gerekir. Nasrettin Hoca bir yetişkindir. Akılcıdır; fiziksel gerçeği ve sosyal kuralları aklını kullanarak test etmeyi sever. Bireyselleşmiştir; çevrenin otoritesine boyun eğmek yerine kendi aklımızı kullanmamızı önerir.”

Bazı kimseler, Nasreddin Hocayı sadece güzel esprileri olan bir kimse olarak tanırlar. Bu bakış açısı noksandır. Nasreddin Hoca, Anadolu kültürünü nakış gibi işleyen en güzel, en büyük, en yüce insanlardan biridir. O, hem bir âlim, hem bir bilge, hem de bir mutasavvıftır. Çok küçük yaştan itibaren bir yandan insan ruhunu, bir yandan toplumu anlayabilmek için olağanüstü bir çaba harcamıştır. İnsanlık kültür tarihinde Nasreddin Hoca kadar insan ruhunun derinliklerine inebilmiş çok az kimse vardır.

Nasreddin Hoca Eşeğe Neden Ters Binmiş ? Nasreddin Hoca bir gün eşeğe binmek istemiş ama önce sağ ayağını üzengiye geçirmiş. Eşeğe bu şekilde binmiş ama yüzü kuyruğa doğru bakıyormuş. O an orada bulunanlar:
-Neden ters bindin? diye sormuşlar.
Hoca cevap vermiş:
-Ben ters binmedim, eşek ters duruyor.

Nasreddin Hoca eşeğe ters biner. Bundan kasıt, nefsinin dediğini yapma! Zira, nefis ruhun bineğidir. Bu binek ruhun istikametinde gitmezse, inatçı bir “eşek” olacak anlamındadır.

Hocanın eşeğine ters binerek önde yürümesi, onun hem statüsüne uygun davrandığını hem de yüksek statüsü ile halk arasındaki kopukluğu önlemiş olduğunu gösterir.

Nasrettin Hoca düşünce ile gönül arasındaki ayrımı ortaya koymaktadır. Anadolu gönül üzerinden yürür. Nasreddin Hocanın yaptığı gündelik hayatın içinden gelen manzaralar yoluyla kelama mahsus hakikati anlatmaktadır. Güldürmek tarafından. Ağlatmak yoluyla da olur. Merkebe niye ters biner. Gösterir. Görün bakın der. Merkep sizin düşüncenize benzer. Siz düşündüğünüzde aynen merkebe ters binmiş biri gibi gidersiniz önünüzü görmezsiniz sadece katettiğiniz yolu görürsünüz, etrafı göremezsiniz. Düşünce böyle çalışır ama gönül başka türlü çalışır. Gönlün esası farklıdır. Düşüncenin esası farklıdır. Gönül söze gelmez. Düşünceye kapalıdır. Yani düşünmek yoluyla, dil yoluyla analitik olarak gönlü açamazsınız. Eğer bunu açmak mümkün olsaydı, Greko-Latin-Kilise diyarının düşünürleri, mütefekkirleri Anadolu’ya gönül ehli olurlardı. Oysa bu manada hiçbir mütefekkir Anadolu’ya gönül ehli değildir. Çünkü düşünmek yoluyla, analiz yoluyla, rasyonalite yoluyla hakikati çerçeveleyemezsiniz. Kelamı kuşatamazsınız, zapt edemezsiniz o anlamda.

Nasrettin Hoca Fıkralarına Farklı Bir Yaklaşım

Kapalı bir çeşmenin tıkacını şuursuzca açan hoca, üstünü başını berbat eder. O, bundan güzel bir netice çıkarır: Boşboğaz cahil bir kişinin söylediği şuursuz bir söz, tıkacı açılmış çeşmeye benzetilir. Böyle bir söz temiz bir insanı kirletir. Haksız dedikodulara sebep olur.

Bir Nasreddin Hoca fıkrasında, Dünyanın bir kocakarı olduğu ama onun cazibesinin kişiyi aldatıp kendini sattırdığı ifade edilir. Göle yoğurt çalmak, birçok kişiyi irşad etmeye çalışmak olarak, eşeğe alfabe öğretmek nefsi ilâhi bilgi ile eğitme, terbiye etme, ipe un sermek, ömrü heba etmek şeklinde şerh edilir.

Nasrettin Hoca fıkraları, bir kimsenin başından geçen gülünç olaylar olduğu kadar bir dünya görüşünün de olaylardan çıkardığı gerçeklerdir. Vehbi Cem Aşkun’un dediği gibi “Onun her sözüne gülenler, kendi durumlarını gördüklerinin farkına varamamışlardır. Nasrettin Hoca fıkralarında ince bir alayla beslenen, günlük yaşayışta görülebilecek her yeni duruma uyarlanan, kül yutmaz, uyanık bir zekânın kıvraklığı içinde, hoşgörüyü ve yaşama sevincini dile getiren, iyimser bir dünya görüşü hakimdir.

Fıkraların Tasavvufi Yönü

Dokuz akçe fıkrası ve buna yapılan yorum şu şekildedir: Bir gece rüyasında Nasreddin Hoca’ya dokuz akçe para vermişler. Hoca, hele on akçe olsun diye ısrar etmiş derken uyanıp bakmış ki elinde bir şey yok. Gözünü tekrar kapatarak elini uzatan Hoca, “Getir dokuz, akçe olsun.” demiş. Bu fıkranın tasavvufi izahı şu şekildedir: Bu fani dünya bir rüya alemi gibidir. Kavga ve dövüşle daha çok kazanmak için çalışmanız boşunadır. Elinizde iken sadaka ve hayratta bulunun, uyandığınız vakit eliniz boş çıkmasın.

Bir başka fıkrada Hoca bir bahçeye girer. Bahçedeki sebzeleri çuvalına doldururken mal sahibi gelerek: ‘Burada ne yapıyorsun?’ diye sorar. Hoca: ‘Beni bir rüzgar buraya attı!’der. Bahçe sahibi: ‘Peki bu sebzeleri kim kopardı?’ diye sorar. Hoca: ‘Rüzgar şiddetli olduğundan, beni oradan oraya attı ben de onlara tutundum, bu yüzden koptular.’ der. Bostancı: ‘Peki bunları çuvala kim doldurdu?’ deyince Hoca: ‘işte ben de onu düşünüyordum.’ der. Fıkra şu şekilde yorumlanır: Gerçek hayata göre, bir gölge bir hayal gibi olan bu dünya hayatında, düşünmeden, helal haram demeden, yarını düşünmeden tûl-i emel ile çalışan rızık toplayan kimseler, yarın bağbanı hakiki olan Cenab-ı Kibriyanın divanında öyle eğri büğrü sözleri kabul olunmayacağından, bu duruma düşmektense şimdiden tefekkür edip tedbir almalıdırlar.

Deveye kanat fıkrasında; Nasreddin Hoca: “Ey Müslümanlar Hak Tealâ’ya şükredin ki deveye kanat vermemiş. Eğer vermiş olsaydı evlerinize yahut bahçelerinize konarak başlarınızı yıkardı.” demiş. Yani Hak Tealâ’nın azamet ve ihsanını müşahede edin her kuluna mal ve mansıp vermediğine şükredin. Zira, herkesin kabiliyetine göre ihsan olunur. Farklı bir fıkrada Nasreddin Hoca bir gün uzak bir yerden gelirken merkebi gayet susamış. Birden önünde gölü gören eşek hemen göle doğru koşmaya başlamış. Yüksek bir yerden inilen göle hızla ilerleyen eşek tam düşecek gibi iken göldeki kurbağalar ötmeye başlamış. Eşek de ürküp geriye kaçmış. Hoca eşeği tutup kurbağalara hitaben: “Aferin göl kuşları deyip göle üç para atarak varın bununla helva alın yiyin” demiş. Bu fıkranın yorumu olarak “Sizlere ve mallarınıza bir ziyan gelmezse Allah’a şükredin. Sadaka verip ihsan edin, zira vereceğiniz sadaka nice belaları ve kazaları defedip sizleri sûrî ve manevi tehlikeden kurtarıp ömrünüzü ve malınızın çok olmasına delâlet eder.” denmiştir.

‘Hoca’nın körleri Sudan Geçirmesi’ fıkrası: Yedi kör bir nehir kenarından karşı tarafa geçmek istemişler; Oradan geçmekte olan Nasreddin Hocaya bizi karşıya geçir, sana para verelim diyorlar. Hoca olur diyor, adam başına iki mangır alırım. Körler razı oluyorlar. Hoca önde, körler arkada, el ele nehrin ortasını bulunca, iki körün ayakları kayar, suya düşerler. Arkadaşları feryadı basar. Aman iki arkadaşımız suya gitti! Hoca onlara dönerek; Siz de birkaç mangır eksik verirsiniz… diyor. Bu fıkranın şerhi şu şekilde yapılmıştır: Bu âlem de hiç durmadan akan zaman nehri içinden geçen bir geçittir. Bizler de, eğer Hakikati anlamamış, Rabbimizi görememişsek, birer körüz; yani akıl gözümüz kör demektir. Kur’ân da böyle söylemiyor mu? Burada kör olan, âhirette de kör, demiyor mu? Hz. Ali: (Ben görmediğim bir Rabbe ibâdet etmem,) diyor. Hz. Muhammed de: (Lev lelmürebbi mâ areftü Rabbi ) diyor. Yani: (Mürebbim olmasaydı, Rabbimi bilemezdim.) diyor. Eğer biz de bir (Mürebbî’nin) elini tutmazsak, bu geçidi geçemeyiz. Geçidi geçemeyenlerin kıymeti de iki mangırdan ibaretmiş!”

‘Damdan Düşeni Getirin’ adlı Nasreddin Hoca Fıkrası şu şekilde açıklanır: “İnsanın, irfan kapılarını açabilmek için, önce dinî eğitim alıp, ilmini geliştirmesi lazımdır. Mutad olarak, bir insanda ilmin gelişmesi, aynen bir çocuğun büyümesine benzer. Çocuk, büyümeye heveslenir, ama büyümeden, büyümenin ne olduğunu bilemez. Ne zaman buluğ çağına gelirse, o zaman büyümenin bilincine varır. Manevi ilimler de insanda tahakkuk etmedikçe, insan çocukluktan çıkmış sayılmaz. Ne zaman tahakkuk eder de insan o ilmin içinde yaşamaya başlarsa, o zaman gerçek durumunu idrak eder ki, bu duruma: “Tatmayan bilmez” denmiştir.

Nasrettin Hocanın damdan düştükten sonra halini soranlara: “İçinizde damdan düşen var mı, varsa benim halimi ancak o anlayabilir” deyişinin nedeni budur. Allah’ı bilmenin bir ikinci yolu da, Kendini bildirmek için verdiği işaretleri doğru algılamaktır. Burada aşk çok önemlidir ve bunu da tatmayan bilmez. Nasret­tin Hocanın, damdan düştüğü zaman “Benim halimi ancak damdan düşen bilebilir” dediği nokta burasıdır. İmanın tam olması, kişinin bu ilmi yaşamasıyla mümkündür.

***

Nasreddin Hoca ile ilgili diğer konular için tıklayın.

Derleyen: Murat SEVİMBAY

Kaynaklar: Akademik Makaleler
Nasreddin Hoca Fıkralarının Tasavvufi Yönü – Yrd. Doç. Dr. Hüseyin ÖZCAN
1- İsa ÖZKAN: Nasreddin Hoca Fıkraları, Ankara 1999
2- İbrahim Hakkı KONYALI, Akşehir, İstanbul 1945
3- Fahir İZ, Türk Edebiyatında Nesir
4- Şükrü KURGAN: Nasrettin Hoca, İstanbul 1996
5- Alpay KABACALI: Bütün Yönleriyle Nasreddin Hoca İstanbul 2000
6- Şükrü KURGAN: Nasreddin Hoca, Ankara 1999
7- Dursun YILDIRIM: Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Ankara 1999
8- Fikret TÜRKMEN: Nasreddin Hoca Latifelerinin Şerhi İzmir 1999.
9- Feyzi HALICI: Şair Burhaneddin’in Nasreddin Hoca’nın Fıkr. şerh, Ank.1994
10- Abdurrahman GÜZEL: Dini Tasavvufi Türk Edeb., Akçağ Yay.,Ankara 2004

Categories: Edebiyat, Nasrettin Hoca