Nasrettin Hoca ve Mizahı Üzerine

Nasreddin Hocanın Yaşayan Mizahı

Nasrettin Hoca gerçekte kimdir? Onu sağlam kaynaklara dayanarak nasıl anmak daha doğru olur?

Nasrettin Hoca, kimilerinin iddia ettiği gibi “efsanevi” değil 13. asırda yaşamış “tarihi” bir şahsiyettir. Hakkında pek çok yazılı kaynakta bilgi mevcuttur. Buna göre 1208 yılında Sivrihisar’ın Hortu (bugünkü adıyla Nasreddin Hoca Beldesi) Köyünde doğmuş. Sivrihisar ve Konya’da tahsil görmüş, devrinin ileri gelen ilim ve irfan hocalarından dersler almıştır. Ardından kısa bir dönem Sivrihisar’da gölge kadılığı (kadı adayı) yaptıktan sonra hocası Seyyid Mahmut Hayrani’nin daveti üzerine Akşehir’e gitmiş. Nasreddin Hoca hakkında bilgi veren en eski kaynak Saltuk-name’dir. Gerek bu eserdeki gerekse hakkında bilgi veren diğer eserlerdeki malumat ve halkın onu algılama tarzı dikkate alındığında Türk-İslam kültürünün değerler dünyasına bağlı, çağının sorunlarına vakıf, onlar karşısında bir duruş sergileyen, problemleri nükte gücüyle aşmaya çalışan bir toplumsal önder, bir halk bilgesidir. Öne çıkan vasfı “nüktedanlık” olduğu için daha çok bir “mizah” büyüğü olarak ün yapmıştır.

Nasrettin Hocanın Mizah Anlayışı. Nasrettin Hoca mizahını neye/nelere borçludur, fıkralarının beslendiği, etkilendiği kaynaklar nelerdir ?

Nasrettin Hocayı bu manada anlayabilmek için yaşadığı devrin şartlarına, o dönem Anadolu’sunun dil, din. kültür yapısına ve Hocanın ilim ve irfan adamı olarak şahsiyetine bakmak lazımdır. 13. asır. Anadolu’da büyük bir karışıklık dönemidir. Moğol saldırıları merkezi otoriteyi çökertmiş, adalet, ekonomi ve eğitim sistemi iyice bozulmuş, zulüm, haksızlık artmış, bunların üstüne bir de ciddi anlamda bir yoksulluk eklenmiştir. Nasrettin Hocayı bir mizah adamı yapan buhran dolu böylesi tarihi ve toplumsal şartlardır. Hoca, böyle bir dönemde çağının diğer önderleri Mevlana ve Yunus Emre gibi bir misyon üstlenmiş, onların şiir yoluyla yaptıkları uyarıcılık görevini, o da mizah vasıtasıyla yapmıştır. Çünkü mizah; gülünç, çelişkili olaylar üzerine yapılabilir. Onun bizdeki ilk etkisi “güldürme” olsa bile ardında yatan derin “düşünme”, “şaşırtma”. “eleştiri” özellikleriyle “uyandırıcı”, “aydınlatıcı” bir sonuç doğurur, Hoca, mizahını işte bu şartlara da borçludur. Tabi doğuştan gelen bir mizahi yeteneğinin olduğunu da burada söylemek lazımdır. Hocanın mizahi kişiliğinin oluşmasında onun değerler dünyasının da etkili olduğu muhakkaktır. Güler yüz, muhatabının kişiliğini rencide etmeden onu yanlışları konusunda ikaz etme, doğruyu bulmasını sağlama, hoşgörü, sevecenlik Hocanın inandığı dinin temel prensipleridir. O aynı zamanda tasavvufi bir eğitimden de geçtiği için dünyaya ve olaylara bir sufinin penceresinden bakar. Bu da dünyayı çok da fazla ciddiye almamayı, “dünyaperest” olmamayı gerektiren bir bakış tarzıdır. Dolayısıyla Nasrettin Hoca, bu değerler dünyası itibarıyla Türk-İslam medeniyetinin “gülen yüzü”dür. Merhamet, sevgi ve hoşgörü kültürünün bir temsilcisidir.

Batı’da kralın soytarıları var, kralın hoşunu giden ve eğlendiren soytarılar. Bizde Timur’a sözgelimi esirgemeyen bir Hoca. Aradaki farkı nasıl açıklayabiliriz?

Hoca, Timur’un çağdaşı değildir ama onun çağında da Timur gibi zalim beyler, yöneticiler vardı, Timur adının özellikle zikredilmesi ise onunla ilgili bir algının neticesidir. Orta Asya Türklüğünün aksine Osmanlılar, Timur’u kendisini sıkıntıya sokmuş, fetret döneminin yaşanmasına sebep olmuş biri olarak alırlar. Bundan dolayı Osmanlı Türklüğü onu, Nasreddin Hocanın zekası ve mizah gücü karşısında aciz bırakarak ondan bir tür öç almış olmaktadır. Fakat adı ne olursa olsun burada önemli olan Timur’un zalimliğin sembolü oluşudur. Nasrettin Hoca, zalim karşısında pasif, korkak, ürkek biri değil tam aksine “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” anlayışına uygun olarak zalim karşısında susmayan, zulüm ve haksızlığı eleştirebilen bir “cesur yürek “tir. Onun bu tavrı ile Batı’daki kral soytarılarının tavrı, aslında iki ayrı medeniyet arasındaki duruş farkını gösterir.

Soytarılık, muhatabının egosunu besleyen, onu daha da gururlu, kendini beğenmiş hale getiren bir tavırdır. Batı insanı böyle bir gelenekten geldiği için gerçekten de kibirlidir. Doğu insanı ise yine inandığı değerler dünyasının bir gereği olarak tevazuyu benimser. Övülmekten hoşlanmaz. Bilir ki bu durum nefsin hastalıklarındandır. Bu bakımdan Hoca, bu cesur tavrıyla hem kendi onurunu korumuş, hem de zalime haddini bildirmiştir. Yani mizahçı, eleştirici, yol gösterici tavrını bu konuda da göstermiştir.

Nasrettin Hoca bir gün… diye başlayan pek çok fıkra var. Hoca’ya ait olanla olmayan fıkraları ayırt etmenin ölçütleri nelerdir?

“Nasreddin Hoca, zaman içinde Türk halkının ortak mizah tipine dönüştüğü için ona bağlanan fıkralarda da çok ciddi bir artış olmuştur. Bu bakımdan onu dün eşeğe biner, elindeki baltayla odun keserken görürken bugün uçağa biner, bilgisayar kullanır vaziyette görmekteyiz. Bu Hocanın her çağda yaşayan canlı bir kişilik olduğunu, hangi çağda yaşarsak yaşayalım ona daha doğrusu onun mizahi tulumuna ihtiyaç duyduğumuzu gösterir. Bu yüzden üretilen her fıkra yaşayabilmek için onun adına ihtiyaç duymuştur. Bu bir bakıma olumlu bir durumu ifade eder fakat diğer yandan Hocanın tarihi kişiliğinin üstünü örtmekle, karşımıza farklı Hoca tipleri çıkarmaktadır. Bu durum, şüphesiz bir yozlaşmayı da ifade edeceği için olumsuz sonuçlar doğurmakta, Hoca’ya müstehcen mizahın yahut ilköğretim seviyesi çocuklara hitap eden biraz da alıkça olan fıkraların kahramanı durumuna getirmektedir. Bu mahzurları ortadan kaldırmak için hangi fıkraların Hoca’ya ait olduğunun belirlenmesi son derece hayati bir meseledir Bu konuda konunun uzmanları kimi ölçüler ortaya koymuşlardır. Bunları şöyle özetleyebiliriz: Fıkralar, Hocanın kişiliğine, dünya görüşüne uygunluk taşımalıdır. Yaşadığı çağın tarihi ve toplumsal yapısına ve yaşantısına uygun düşmelidir. Yapay, kurgusal, zihinsel üretiminin ürünü değil hayatın canlı dokusundan türemiş olmalıdırlar. Bunlar kısa metinlerdir. İncelik, iyimserlik, genel ahlaka uygunluk, barışçılık, hoşgörü, sevecenlik, toplumsal ve bireysel çarpıkları sorgulama ama bunu yaparken hiciv ve alaydan kaçınma, sağduyu ve mantığa dayanma, yanlış inançlardan uzak durma. akla ve bilime önem verme gibi nitelikler de Hocanın fıkralarının belirgin yönleridir.

Yüzyıllar önce yaşayan Nasreddin Hocanın kendisi ve fıkraları üzerine zamanla halk tarafından bir çerçeve çizildiği, aslından bambaşka bir güldürü ustası anlatılageldiği, bu coğrafya insanının kendi mizah anlayışıyla Hocanın fıkralarını inşa ettiği söylenebilir mi?

Fıkra, her kültürde olan sözel bir üründür. Türk kültüründe de çok zengin bir fıkra geleneği mevcuttur. Kimileri İncili Çavuş, Bekri Mustafa yahut Nasreddin Hoca fıkraları gibi kahramanlarının isimleriyle vardırlar. Kimilerinde ise bu şekilde belli şahıslar yoktur. Türk halkı bunlar arasında en çok Nasreddin Hoca fıkralarını benimsemiş olmalı ki, mizah anlayışını Hocanın fıkraları üzerine kurmuş, zaman içinde Nasrettin Hoca adına bağlayarak yeni fıkralar üretmiş böyle kendi mizah anlayışını yansıtan bir fıkra külliyatı meydana getirmiştir. Bu yüzden Türk halkının mizah anlayışını öğrenmek isteyenler, işe Nasreddin Hoca fıkralarından başlamak durumundadırlar. Bu halk, hayata, olaylara nasıl bakar? Sorunları nasıl çözer? İnsan, tabiat, eşya ilişkileri nasıldır? Bunlar ve benzeri soruların cevapları bu fıkralardadır. Dolayısıyla bu metinleri sadece gülmece ürünü olarak değil, tarihsel, eğitsel, düşünsel, sosyolojik, psikolojik yönde incelenmesi gereken metinler olarak görmeliyiz. Bu metinlerde Hoca, halkın sesidir. Fıkralarda konuşan tip, Hoca’nın kimliğine bürünmüş halktır. Anlatılan trajikomik hayat, halkın hayatıdır. Dahası Hoca, zaman ve mekan ustu bir şahsiyet haline getirilerek evrensel bir şahsiyete dönüştürülmüştür. Nasreddin Hoca, bu yönüyle farklı coğrafyalarda, farktı kültür ve inanış çevrelerinde kabul görmüş, evrensel ve insancıl damarıyla sadece bizim coğrafyamızı değil bütün bir dünyayı eğitmiştir.

Nasrettin Hoca’ya eşeğinden ayrı düşünemiyoruz. Bunun önemli bir nedeni var mıdır?

Eğer, Hoca’dan bahsedeceksek mutlaka eşeğini de bu bahse konu etmemiz gerekir. Bunun birçok sebebi vardır. Bazılarını şöyle sıralayabiliriz. O dönem Anadolu’sunda binek aracı doğal olarak at ve eşektir. At, daha çok zenginlerin, soyluların; eşek ise halkın ve yoksulların binitidir. Hocanın binit olarak eşeği seçmesi onun halkla iç içe hır hayat sürmesinin bir sonucu olsa gerektir. Fakat daha önemlisi, eşeğin bir figür olarak taşıdığı anlamdır. Eşek, mecazi olarak kabalığı, bilgisizliği, inatçılığı, nefsi, akıl ve irade yoksunluğunu temsil eder.

Bu sebeple insanlarda görülen pek çok kötü huy, eşek sembolüyle ele alınıp eleştirilmektedir. Başka bir deyimle Hoca, insanlarda ayıplayacağı huyları eşeğinde ayıplar. Yani eşek hikayede hayvan maskesi takınmış bir insandır. Aslında Hocanın eşeğinin gerçek varlığının yanı sıra bir sembol olarak kullanması olayı fıkralarındaki diğer hayvanlar için de geçerlidir. Sayıları az da olsa kimi fıkralarda geçen at, okuz, kedi, köpek gibi hayvanlarda tembellik, açgözlülük, saldırganlık gibi, insanlara ilişkin kimi olumsuz özellikleri simgelerler. Zaten bu anlatım tekniği doğu hikayeciliğinin de bir özelliğidir. Pek çok yazarda hayvanların İnsanlar yerine birer sembol olarak görülmesi sıkça rastlanan bir durumdur. Burada Hoca’nın eşeğine neden ters bindiği hakkında da bazı şeyler söylenmelidir.

“Nasreddin Hoca, bir gün mollalarıyla camiye giderken eşeğe ters binmiş. Mollaları “Hoca efendi” demişler: “Niye böyle biniyorsunuz?” Hoca “Eğer doğru binersem, siz benim arkamda kalacaksınız. Siz önde gitseniz ben arkada kalacağım. Yüz yüze gelemeyeceğiz. En doğrusu böyle binmektir demiş.” Bu fıkrada yine Hocaya özgü bir incelik ve bir hikmet görülmektedir. Her şeyden önce insanlara saygı vardır bu tavrında. Arkasını onlara asla dönmüyor. Yüz yüze iletişimi tercih ediyor. Yine, eğitimleriyle ilgilendiği kişileri sürekli denetlediği gibi bir sonuç da çıkarabiliriz. Ayrıca bu fıkrada onun öğreticiliğinin her şartta ve durumda devam ettiği, görevine bir an bile ara vermek istemediğini de görmekteyiz. Sembolik olarak bakıldığında ise burada Hoca ile eşek farklı şeyleri sembolize etmektedirler. Sufi gelenekte eşek, nefsi temsil eder.

Hoca, ona ters binerek, nefsin isteklerine aykırı hareket etmenin doğru olacağını belirtmek istemektedir. Bir önemli husus da. alışkanlıklara tutsak olmamayı, farklı bakış açılarıyla meselelere yaklaşmak gerektiğini de bir mesaj olarak bize verdiğini söyleyebiliriz. Sonuç olarak Hocanın bu tavrı bir “komiklik” değil bir bilgelik olarak anlaşılmalıdır,

“Komik adam” yargısı için ne söylenebilir?

Hoca, akıllı, bilgili, tecrübeli bir kişiliktir. Onu budala, aptal yahut kurnaz olarak tasvir etmemiz mümkün değildir. Eğer durum böyle olsaydı fıkraları bizim sadece gülebileceğimiz metinler olur, Hoca için sadece “komik adam” diyebilirdik. Ancak Hocanınkilere fıkra değil “latife” yahut “nükte” demek daha doğru olur ki, bu iki kavramda görünüşteki amaç güldürmek ise de asıl amaç düşündürmektir. Bu iki eylem ise öncelikle zeki olmayı gerektirir. Ancak şu olmuştur: Hoca, gözlemlediği, tanık, olduğu aptallıkları. budalalıkları yahut kurnazlıkları anlatırken dikkati çekmek ve olayı kendi üstüne yıkmak için bazen saf ve bön bir kişi rolünü oynar. Bu, bir tarz meselesidir. İnsan, hataları kendi nefsine ait göstererek bir eğitimcilik yapacaksa bu daha etkili olur. Aksi durumda yanlış içinde olan kişi savunma psikolojisini kullanarak kendisini haklı göstermek isteyebilir.

Hocanın bütün fıkraları insanlığın ortak zaafları, kusurları, çaresizlikleri, saflıkları ve bönlüklerine dairdir. Ama Hoca hiçbir zaman alay etme, küçümseme, aşağılama gibi bir niyet ve gayretin içinde değildir. Benzetme yerindeyse Hoca, dikenli, ayrık otlu bir tarladaki çiftçi yahut bahçıvan gibidir. Amacı dikenleri yahut ayrık otlarını temizlemek, tarlayı ekime elverişli hale getirmektir. Burada Hocayı belki de “mizah ustası” yerine bir “hümorist” olarak tasvir etmek gerekir. Çünkü mizahla karşısındakini küçük düşürmek, alaya almak gibi bir özellik de varken Hümor’da tam aksine şefkat, tatlılık, iyi niyet ve onuru koruyarak eleştirmek ve doğruyu göstermek gibi bir durum vardır. Böyle birisi başkalarının olduğu gibi kendini de garip hallerini hatta saflık ve bönlüğünü nükte konusu yapabilecek bir cesarete sahiptir. Üstelik bunu yaparken çok zarif bir şekilde yapar ki bizim Hoca da gördüğümüz temel özelliklerden biri de bu zarafettir.

Türk-İslâm kültür ortamında yetişen Hoca ve benzeri kişilikleri anlamak için başka bir kültürün şartlarında şekillenen anlayışlar, ölçüler, yöntemler yeterli olamazlar. Bir şey daha; Hoca, “saf ve bön bir adam” olmadığı gibi “komik adam” da değildir. Komiklik, belki hoşça vakit geçirmenin bir imkânı olabilir ama nükte ve latife buna ilave olarak iyimserliğin, umudun, yanlışı fark ettirmenin, doğru olana yöneltmenin de bir imkânıdır. 1996 yılının “Nasrettin Hoca Kahkaha Yılı” olarak isimlendirilmesi Hoca ya dıştan bakışın bir sonucudur. Hocanın fıkraları “kahkaha”yı değil “tebessümü” doğurur. Kahkaha ile tebessüm aynı şeyler değildir ve aynı sonuçları doğurmazlar. Eğer Hoca’yı bize kahkaha attıran “komik adanı” alarak görürsek Yunus Emreyi panteist”, Karacaoğlan’ı bir Kazanova” olarak görmek gerekir ki, bu durum onları hiç anlamamak olur. Her büyük insan, kendi kültürel kodlarına göre değerlendirilmelidir. Bu demektir ki Türk kültürü bilinmeden, bu kültürün yetiştirdiği insanları doğru anlamak da mümkün değildir.

Nasrettin Hoca fıkralarındaki mizah ile günümüzde yaygın olan mizah arasında benzerlik ve farklılıklar nelerdir.

Nasrettin Hoca, hem milli hem de evrensel mizah kahramanımızdır. Fakat Hocanın fıkralarındaki mizah ile günümüz mizahı arasında ciddi farklılıklar vardır. Batılılaşmayla birlikte roman, öykü, şiir anlayışımız başka kültürlerden bir etkilenme içine girmiş, kendi geleneğiyle bağını koparmış, ortaya bugünkü mizah anlayışı çıkmıştır. Bu iki mizah anlayışı arasındaki temel farklılıkları şöyle özetlemek mümkündür; Hocanın fıkraları tamamen güldürme amaçlı değildir. Düşündürücülük ve eğiticilik, asıl amacıdır. Hoca, bir ahlak insanıdır. Bu yüzden fıkralarında ahlaki kurallara sıkı sıkıya bağlılık görülür. Bayağı, müstehcen ifadelere yer verilmez. Bu fıkralarda dalkavukluk, çıkarcılık, boş inanışları benimsetme, tembellik, hırsızlık gibi olumsuzluklara övgü yoktur. Tam aksine akla, bilime, sağduyuya önem verme, çalışmayı, üretmeyi teşvik esastır.

Bir önemli özellik ise bu fıkralarda insan onurunu rencide edebilecek unsurlar yoktur. Mesela kişilerin inanışlarıyla, fiziki kusurlarıyla alay edilmez. Günümüz mizahına baktığımızda ise istisnalar hariç tutulacak olursa genelde hiçbir değere, inanışa yaslanmadığı görülür. Tam aksine bireyin ve toplumun yerleşik inanış değerleri, ahlaki tavırları alay konusu yapılır. İnsan onurunu inciten söz ve davranışlar sergilenir. Zaten Hoca’mızın bugünün mizah dünyasında bir referans olarak kullanılmaması da işte bu temeldeki uyuşmazlıktan kaynaklanmaktadır.

***

Mustafa ÖZÇELİK – YENİeski Kültür dergisi, Haziran 2009

Röportaj – Mehmet KONUKCU

Categories: Nasrettin Hoca