Nasreddin Hocanın Yönü Değil, Eşeğin Yönü Ters

Onu eşeğin üstünde ters oturmuş görünce şaşırıp nedenini soranlara cevaplarını vermişti Nasreddin dedem: “Benim değil, eşeğin yönü ters.” diye. Ancak ikna olmayan insanoğlu yine de sormaya devam eder. Çünkü ekserisi eşeğe düz biner. Adı üstünde “hoca” olan, halkın irşad edilmesinden sorumlu bir şahsiyetin komiklik, şaka olsun diye eşeğe ters bindiğini düşünmek, hayal gücümüzün sınırlarını zorlayarak türlü fantastik yorumlar yapmak abesle iştigal etmekten başka bir şey değildir.

Günümüzde adının yanına “gülmece ustası” ifadesi getirilen Nasreddin Hoca; yalnızca Allah’a dayanmayı, kula değil Hakk’a kulluğu telkin etmiş bir din adamı, iyiliği emredip kötülükten sakındırmış bir eğitimci, adaleti ayırıp kayırmadan uygulamış bir hukukçudur. O, halkın içinden ve Hak’tan yanadır; hikmetli nasihatleri ise anlayanadır. Anlayan demişken, bizim gülüp geçtiğimiz fıkralardan “tasavvuf geleneğinden öyküler” şeklinde bahseden yabancılar mı yoksa biz mi daha iyi anlıyoruz Nasreddin Hoca’yı? Asıl yabancı kimdir acaba? Ahlaki değerlerimize, kültürümüze, gelenek göreneklerimize ters nice durumları yadırgamayıp Nasreddin Hoca’nın eşeğe ters binmesine şaşırıyorsak asıl gariplik, tuhaflık bizdedir.

Ariflerin mezarlarının gönüllerde olduğunu unutarak “Hayır, Nasreddin Hoca sizin değil, bizim!” diye onu bir türlü paylaşamazken, onun gönül mirasını kaptırdık mı yoksa? Bizim “komik” bulduğumuz bu fıkraları hem de -en az- üç düzeyde anlıyor mesela İngiliz yönetim danışmanı Peter Hawkins. Nasreddin Hoca’nın fıkralarını iş dünyasına uyarlayıp liderlik koçluğunu Türk mirasından öğrenmeyi tavsiye ediyor üstelik. Hocamız bize öyle büyük bir miras bırakmıştır ki farklı alan ve disiplinlerde işlenip insanlığın istifadesine sunulabilir. “Fıkraları çalışmalarınızda nasıl kullanıyorsunuz?” sorusuna Peter Hawkins’in verdiği şu cevaptan almamız gereken dersler vardır şüphesiz: “Tasavvuf geleneğinde öyküler, en az üç düzeyde çalışılır: Mizahın yaratıcı silkeleyişi, insanın düşünce yapısında psikolojik bir değişim ve var olmanın kişisel sabitliğinden bizi geçici olarak kurtarmanın manevi boyutu.”

İngiliz yazarın “tasavvufî öykü” dediğine biz “fıkra” der demez zaten yönümüzü Nasreddin Hoca’nın yönünden çevirmiş olduk. Nitekim Türk Dil Kurumu Güncel Türkçe Sözlük’te fıkra “kısa ve özlü anlatımı olan, nükteli, güldürücü hikâyecik” şeklinde tanımlanmakta. Yine Türk Dil Kurumunun veri tabanında bulunan sözlüklerde “tuhaf ve nükteli kısa hikâyecik”, “şakalı hikâyecik” gibi anlamlar söz konusu. Ancak Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat’indeki “fıkra” maddesinde “nükteli, tuhaf, şakalı, güldürücü” sıfatları yok. Yani demek ki geçen zaman içinde “güldüren kısa hikâye” olmuş fıkra. Güldürürken acaba bize neyi düşündürüyor fıkralar? Gerçekten düşündürdüğünde ağlanacak hâlimize gülmeye devam edebilir miyiz?

Savaşların, iç karışıklıkların, ayrılıkların insanları canından bezdirdiği bir çağda sabrı ve ümidi tavsiye ederek Anadolu’nun imdadına yetişen gönül erlerindendir Nasreddin Hoca. Kılıç seslerinin açtığı gönül yaralarına hoşgörü ikliminde merhem olmuş, Anadolu gölüne İslami değerleri mayalamıştır. Göl maya tutmuş, fakat heyhat biz vefasız torunlarını kimler uyutmuştur? Hâlen sorarız gizemli bir cevabı varmış gibi, “Nasreddin Hoca eşeğe neden ters biner?” diye. Hoca’nın cevabının manasını nefsimiz nasıl da unutmuştur! Tasavvuf geleneğinde “eşek” nefsi temsil eder hâlbuki. Çağdaşı Hz. Mevlana’nın Mesnevi’sini okusaydık bilirdik. İki bilinmeyenli bir denklemdir artık Nasreddin Hoca’nın “eşeğe ters binme” hikâyesi. Oysa “Tanrı, nefsimize eşek sûreti vermiştir. Çünkü sûretler, huylara uygundur.” diyerek nefsi eşeğe benzetmiştir

Hz. Mevlana. O, eşeğe benzeyen nefse kul olanların onun ardından gideceğini söyler. “Yeter artık, yıllarca eşeğe kul oldun. Çünkü eşeğe kul olan, eşeğin ardından gider.” Yine “Eğer yol bilmezsen eşeğin dileğine aykırı hareket et; doğru yol o aykırı yoldur.” sözüyle bize “eşeğin gittiği yöne gitme” şeklinde nasihat eder Hz. Mevlana. Yani yol-iz bilmediğin durumlarda eşeğin yönü yanlış tarafı gösterir, aksi istikamette devam et, doğruyu bulursun, diyor. İşte Hocamız, bunu sözle değil, nesiller boyu hafızalardan silinmesin diye dramatize ederek anlatmıştır. İmamlık, kadılık, vaizlik gibi mesleklerle halkın manevi terbiyesinde rol oynayan bir kişiden de böylesi bir nasihat beklenir zaten. Olanca gücüyle kötülüğü emreden nefsimize karşı bizi uyarır dinimiz. Edebin, iffetin timsali olmuş Yusuf peygamberin (A.S.) “Nefsimi ak pak gösteremem. Çünkü nefs, Rabbimin merhamet ettiği durumlar hâriç, olanca gücüyle kötülüğü emreder.” (Yûsuf Sûresi/53) dediği bir nefistir bu.

Her nefsin ölümü tadacağı bu dünyada insanoğlu kendi kusurlarını, boş heveslerini hayvanların sırtına yüklemeyi sevmiş ki ibretlik hikâyeleri hayvanların sırtından anlatmış. Batıda “fabl” denir hayvan hikâyelerine. Tilki kurnaz, ağustos böceği tembeldir mesela. Sadece hikâyelerde mi? Atasözü ve deyimlerin önemli bir kısmı hayvanlar üzerinden anlatır bir durumu, bir olayı, bir nasihati. İnsana dair roller dağıtılırken eşeğe belki de en ağırı düşmüştür. Anonim kültür ürünleri olan atasözü ve deyimlere baktığımızda eşek; kabalığı, cahilliği, bilgisizliği, tembelliği ve her türlü kötü huyu sembolize eder. Yani tasavvuf geleneğine yabancı olunsa bile sadece atasözü ve deyimlerimizin izinden gitsek yine de Nasreddin Hoca’mızın tarif ettiği adrese ulaşırız aslında. O vakit, atasözlerine şöyle bir göz gezdirelim: “Adam adamdır olmasa da pulu, eşek eşektir atlastan olsa çulu. Eşeğe altın semer vursalar yine eşektir.

Eşek at olmaz, ciğer et olmaz. Eşek, kulağı kesilmekle küheylan olmaz.” Bu sıraladığımız atasözlerinin tamamında eşek; niteliksiz, bayağı ve insanlık değerinden yoksun kimseleri karşılamaktadır. Çıkarcı, menfaatperest kişileri de atasözlerinde eşek taşır. “Eşek eşeği ödünç kaşır.” buna örnektir. Kaba, görgüsüz, ahmak ve düşüncesiz insanların da rolünü eşek üstlenir. “Eşeğe cilve yap demişler, çifte atmış.” ve “Eşek hoşaftan ne anlar (suyunu içer, tanesini bırakır).” atasözlerinde olduğu gibi… Yine “eşek gibi” deyimiyle kaba, düşüncesiz insanlar kast edilir. Tembellik özelliği de eşeğin sırtına vurulmuştur. “Eşeği düğüne çağırmışlar, ya odun eksik ya su demiş.” atasözü bir işi yapmamak için bahane bulmayı anlatan bir sözdür. “Bostana dadanan eşeğin kuyruğu, kulağı olmaz.” atasözünde ise çalıp çırpmayı alışkanlık edinen insanlar söz konusudur. Ayrıca öğrenim görmüş olsalar bile eğitilmemiş gibi davranan insanlar için de “Mektepten çıkan eşek Marsıvan’dan çıkmaz.” denir. Yani atasözlerindeki bir sembol olarak değerlendirdiğimizde de eşeğin gittiği yöne gidilmez. Kaba, tembel, menfaatperest, niteliksiz, insanlıktan nasibini almamış kişilerin tuttuğu yolu terk etmek gerek. Bir tür pusula gibidir böyle insanlar. Onların gösterdiği yönün tam tersi doğrudur. Ama sanırım bizim yönlerle başımız pek hoş değil. Hoş değil ki bu yönde sorularımız var.

Nasreddin Hoca’ya. Bir gün kabristana cenaze götüren ve tabutu omuzlarında taşıyan cemaat kendi aralarında tabutun neresinde durmaları hususunda tartışırlar ve sonunda Hoca’ya sorarlar: “Hocam, bu tabutun sağında mı, solunda mı, önünde mi, yoksa arkasında mı, neresinde bulunalım, neresinde bulunmak daha sevaptır?” Hoca da şöyle karşılık verir: “Ey cemaat! Allah aşkına tabutun içinde bulunmayın da neresinde bulunursanız bulunun.” Allah aşkına, diyor Hoca. Allah aşkına, zaman öldürmeyi bırakın, tabutun içine girmeden aklınızdaki boş, faydasız düşünceleri çıkarın. Haksızlık, zorbalık, fırsatçılık, aç gözlülük, yalan dolan, dedikodu, iftira ve akla gelen-gelmeyen ne kadar kötülük varsa hepsiyle mücadele eder Nasreddin Hoca. Bu mücadele edilenler arasında “hurafeler” de payını alır. O, bir din adamı olarak dinin dosdoğru anlaşılması için çalışır. Gereksiz ayrıntılar üzerinde dururken asıl resmi görmeyenlerin gözlerini açmak ister.

Cenazenin sağıydı, soluydu; eşeğin yönünün tersiydi, düzüydü derken ne yana döneceğini, nerede duracağını şaşıran insan, dünyanın merkezinde kendisinin olduğunu ah bir bilse! “Olsa” ile “bilse”, birbirini bulsa! Sağımızı, solumuzu sorarız da dünyanın merkezini sormaz mıyız hiç! Sormuşuz bile Nasreddin Hoca’ya. Bizim de cevabımız Hoca’nınki ile aynıdır elbette. Dünyanın merkezi burasıdır, yani tam da şu an durduğumuz yerdir. İşte tam da durduğumuz bu noktada sınanırız. Buradaki yaptıklarımız ve yapmadıklarımız, söylediklerimiz ve söylemediklerimiz ahirette karşımıza çıkacaktır. İşte tam da burası dünyamızın merkezidir. İlahi bir planın parçası olarak işte tam da burada, birbirimizle imtihan ediliyoruz. Yaşadığımız yer, sadece doğduğumuz ya da doyduğumuz değil, aynı zamanda ve daha da önemlisi imtihan mekânımızdır. Haine, kalleşe dar ettiğimiz; dost kavim kardeşe yâr ettiğimiz bu topraklardayız. Bazen güldüğümüz, çoğu zaman garip gönlümüzle âhüzâr ettiğimiz dünya gurbetindeyiz. Çoğu ziyan ömrümüzde, belki çok az kâr ettiğimiz; varılacak yerlerin en güzeli olan Rabbimizin yanına kavuşmayı intizar ettiğimiz bu topraklardayız. Burası dünyanın merkezi… Önümüzde Nasreddin Hoca, arkamızda sırt çevirdiğimiz nefsimiz, sağımız ve solumuzda amellerimiz, bu dünya pazarında alışveriş içindeyiz. Ellerimizle hazırladığımız turşumuzu satıyoruz. Tam da “turşu” diye bağıracakken, eşeği ondan önce davranıp anırınca “Turşuyu sen mi satacaksın, yoksa ben mi?” demişti Hoca’mız. Aynı soruyu biz nefsimize ne zaman soracağız? Zira Hz. Mevlana’nın ifade ettiği gibi “Nefis geride, akıl ileride gerek.”

Bir alışverişten ibarettir ömrümüz. Bunu Nasreddin Hoca’nın çağdaşı Yunus Emre şöyle ifade eder: “Bu dünyanın meseli bir ulu şâra benzer / Lakin bizim ömrümüz bir tez bâzâra benzer. (şâr: Şehir / bâzâr: Pazar, alışveriş) Bağışlanmayı verip azabı satın almak kadar kötü bir alışveriş var mıdır? Tez başlayıp tez biten bu pazarda; kürküne göre değil, nefsini terkine göre insanlara değer biçer Hoca. Bu pazarda sadece başkasının eşeğini değil, kendi eşeğini de türküyle arar Hoca. Biz dünya ağacının ahiret dalını Allah’ın günü keserken ne kadar da garip görünür gözümüze ağacın dalındaki Hoca. “Hocam insan bindiği dalı hiç keser mi?” diye hayret içinde sorarız üstelik. Hoca düşse düşse yere düşecektir en nihayetinde. Oysa bizim düşüşümüz ne de kötü olacaktır, bindiğimiz ahiret dalını ellerimizle kesmeye devam edersek.

Her nefsin kendi kazancına bağlı olduğu imtihan dünyasında Nasreddin dedem “Benim değil, eşeğin yönü ters.” demişti soranlara. Demek ki onlar eşeğin yönünü düz, Hoca’nınkini ters kabul etmişti. Hâlen aynı bakış açısıyla “Nasreddin Hoca eşeğe ters binmiş.” diyenlere onun torunu olarak bir çift sözümüz olacak: Yoksa siz Nasreddin Hoca’ya değil de eşeğe mi inanırsınız? Hoca doğru istikamette, eşek ters asıl!

***

url:ajans26.com
*Bu yazı; NÜKTEDAN dergisinin Nasreddin Hoca Özel Sayısında (2018) yayımlanmıştır.

Categories: Feride Turan

Yorum Yaz

Mail adresi yazarsaniz yayinlanmayacaktir.
Gerekli alan*