Nasreddin Hocanın Hukukçu Kişiliği

– NÜKTEDAN BİR HUKUK BİLGESİ –

Nasreddin Hoca adını içeren fıkralar, dönemin geleneksel toplum ilişkilerini, hayatın değişik yönlerini, kültürel yapısını, nükte anlayışlarını, kısaca hayatın bütün renklerini yansıtması bakımından günümüz insanına kayda değer ipuçları sunmaktadır. Bu yazımızda kendisine nispet edilen bazı fıkralardan yola çıkarak Hocanın, bir dönem kendisinin de mensubu olduğu kadılık ve adalet (yargı) sistemiyle ilgili yönüne temas edeceğiz.

Müslüman Türk toplumunun yetiştirdiği ve dünya mizahına armağan ettiği büyük değer Nasreddin Hoca’nın yaşamış olduğu siyasi tarihe ilişkin bilgilere ilaveten, Onun nüktelerinin ne gibi bir kültürel ortamda üretildiğine de kısaca değinmek yerinde olacaktır.

Hocanın içerisinde yetiştiği Türkiye Selçukluları daima bilimde, kültürde, sanatta, mimaride… kısacası hayatın her alanında var olagelen ve bu türden estetik değerlerin toplumda yerleşmesi için gerekli adımları atmayı kendisine görev addeden bir yönetim anlayışına sahip olmuştur. Bu anlamda Selçukluların İslam alemine getirdikleri yeniliklerden birisinin de tiyatro sanatı olduğuna burada dikkat çekmeliyiz. Dolayısıyla yetişmiş olduğu toplum içerisinde, kendi şahsi yeteneklerine ilaveten, bu yeteneklerini geliştirebileceği ve sergileyebileceği elverişli bir kültürel ortamı da bulabilmiştir.

Ne var ki, Hoca, kimi zaman müreffeh bir yönetim altında, kimi zaman ise çalkantılı dönemlerde hayatını sürdürmek zorunda kaldığı için Onun nüktelerinde, içinde bulunduğu ortama bağlı olarak, benzer olaylar karşısında farklı zamanlarda farklı tavırlar sergilediği görülür. Bu sebeple Nasreddin Hoca’nın nüktelerini, inişli çıkışlı dönemlerden ve bu dönemin kendine has şartlarından bağımsız ele almak mümkün değildir.

Nasreddin Hoca, Hace-i Cihan ve Hace-i Fakîh gibi âlimlerinden dersler almıştır. Hoca, kesin tarihlerini burada ortaya koyamamakla birlikte, Akşehir’de ve bu arada memleketi *Sivrihisar’da da hatiplik (halkı dini konularda bilgilendirme hizmeti), kadılık (hâkimlik), müderrislik (bugünkü anlamda öğretim üyeliği) gibi görevler üstlenmiştir. Kendine ait müstakil bir eseri olup olmadığı hususunda şu ana kadar bir bilgimiz olmasa da Hoca, dönemin ilim açısından hayli ileri bir seviyesini temsil eden ve önde gelen hocaların okutmaya salahiyetli olduğu Kudûrî adlı hanefi fıkıh bilgininin “el-Muhtasâr” adlı eserini okutmuş bir fıkıh (hukuk) alimidir.

Bütün bu meziyetlerinin yanında aynı zamanda tasavvufî yaşamla da iç içe olan Nasreddin Hoca, yargıda olup bitenleri yakından bildiğinden dolayı, idari kokuşmuşluğa ve meslektaşlarının adının zaman zaman rüşvet söylentilerine karışmasına bir tepki olarak bu mesleği daha fazla devam ettirmemiş; hayatının kalan kısmını geliri daha az olan ama kendi dünya görüşüyle ve tasavvufî yaşantısıyla da bir arada yürütebileceği medresedeki müderrislik (öğretim üyeliği) görevine dönüş yapmıştır. Nasreddin Hoca adının, Onun yaşadığı muhit, tahsil ettiği ilimler, üstlendiği görevler ve okuttuğu dersler dikkate alındığında “hukukla özdeşleştiği görülür. Bu nedenle Nasreddin Hoca sadece nükteler üreten, mizah yoluyla görüşlerini açıklayan bir bilge ilim adamı değil, aynı zamanda dönemin yargı sisteminde görev almış; ilaveten devlet kademelerinde sefirlik (elçilik) gibi önemli vazifeler üstlenmiş mühim bir şahsiyettir.**

Nasreddin Hocanın yetişmiş olduğu tarihi şartlar, sosyal faktörler, almış olduğu ilmi eğitim, üstlenmiş olduğu görevler ve tasavvufi şahsiyetinin bütününü göz önünde bulundurmak suretiyle Onun nüktelerini değerlendirdiğimizde, Kendisinin yargı alanında üretmiş olduğu nüktelerinin üç ana kategoride yer aldığını görürüz: Kadı Nasreddin Hoca, Bilge Nasreddin Hoca, hukukî olaylara müdahil bir kişi olarak Vatandaş Nasreddin Hoca. Bunları fıkralarından seçtiğimiz bazı örneklerle açıklayalım.

1- Kadı Nasreddin Hoca:

İnsanlar arasında kimi zaman meydana gelen anlaşmazlıkları, İslam hukukunun temel prensipleri doğrultusunda çözmek üzere devletin görevlendirdiği hukuk adamlarına, geçmiş dönemlerde kadı denmekte ve bu sıfata haiz olan kimseler hem adli hem de kazai yetkileri bir arada kullanmaktaydı. Bu yetkinin tabii bir sonucu olarak kadılık görevini yürüten kimse; bir yandan adli kovuşturma (savcılık) yetkisine, öte yandan kazâ (hakimlik/yargılama) yetkisine sahipti. Bugünkü hukuk sistematiğinden farklı olarak, o dönemlerde kadılık görevinde bulunan kimse, görev yaptığı yerde hakimlik ve savcılık görevlerini bir arada yürütmekte idi.

Nasrettin Hocanın kadılık yaptığı sıralarda önüne pek çok dava gelmiştir. Bunlardan “Yemeğin buğusunu satan, ancak paranın şıngırtısını alır olayında Hoca, mahkemeyi fuzûlî yere işgal eden kimsenin davasını dahi ciddiye almış; bu davayı sonuna kadar dinleyerek taraflara anlayacağı dilden bir cevap vermiştir. Zira İslam hukukuna göre bir şeyin alış veriş konusu olması için teslim edilebilir bir niteliğinin olması gerekir. Halbuki göğe doğru yükselmekte olan yemek buharı bu anlamda satışa konu olabilecek bir mal olmadığı için, böyle bir şeyi satmaya kalkan kimse pek tabii olarak Hocanın yaptığı gibi, sattığı mal karşılığında ancak para şıngırtısına hak kazanır. Burada takip ettiği metot açısından Hoca, bir yandan hukuki bir süreci sonuna kadar sürdürmüş, diğer taraftan taraflara kendi anlayacakları dilden bir hukuk dersi vermiştir.

2- Bilge Nasrettin Hoca:

Nasrettin Hoca’ya atfedilen bazı fıkraların içeriğine bakıldığında, kendisinin toplum içerisinde bilge bir insan olarak bilindiği ve sıklıkla görüşlerine başvurulan bir kimse olduğu anlaşılmaktadır. Hocanın bilge kişiliğini vurgu yapan fıkralardan bazıları şunlardır:

“Bir grup mahalleli, cenazenin taşınması esnasında tabutun neresinde bulunulması gerektiği hususunu Nasreddin Hoca’ya danışmaya karar verirler ve doğruca Hocanın yanına giderler; Ona ihtilaf ettikleri konu hakkında soru sorarlar. Ancak kim ne anlatmaya kalkarsa hep kendisinin haklı olduğuna inanmaktadır. Hoca durumu etraflıca bir gözlemler ve bunlara ne söylese memnun edemeyeceğini anlar. Bu durum üzerine hoca herkesi ikna edecek pratik bir çözüm önerisinde bulunur: Dostlar! Size tavsiyem, tabutun içerisinde bulunmayın da neresinde bulunursanız bulunun.”

Bir başka fıkra ise şu şekildedir: Adamın biri kafasına takılan konunun cevabını öğrenmek için Hocanın yanına gelir ve kendisine şu soruyu sorar: “Hocam, gusül abdesti alırken ne tarafa dönmek lazım gelir? O sıralarda Akşehir’de pek çok hırsızın türemiş olduğu bilgisine sahip olan Hoca, bu anlamsız soruyu soran adama ‘elbiselerini astığın tarafa!..” cevabını verir.

Bu fıkralarda sorulan soruların içeriği, halkın bilgi seviyesini ve vakitlerini lüzumsuz sorulara faydasız cevaplar bulma uğraşıyla geçirdiklerini göstermesi bakımından önemli olmakla birlikte, halk arasında Nasrettin Hocanın hukuk (fıkıh) bilgisiyle otorite sahibi bilge bir şahsiyet olduğunu göstermesi bakımından da oldukça manidardır. Ne var ki, kendisine sorulan sorulara bakılırsa, oldukça cahil bir toplulukla muhatap olduğu anlaşılan Nasrettin Hocanın, onlara ilmi fetvalar sunma yerine, seviyelerine uygun bir üslupla cevap vermeyi tercih etmesi oldukça yerinde ve zekice bir davranış olarak gözükmektedir.

3-Hukukî Olaylara Müdahil Bir Kişi Olarak Vatandaş Nasreddin Hoca:

Yargıda bir müddet görev yapmış bir şahsiyet olan Nasreddin Hocanın, kendi dönemindeki meslektaşlarının adının zaman zaman rüşvet söylentilerine karışmasına bir tepki olarak bu mesleği daha fazla devam ettirmediğine; hayatının artakalan kısmını medresede müderrislik (öğretim üyeliği) görevi yaparak tamamlamıştır.

Hocanın adli ve ahlaki alandaki bozulmuşluğu hicveden davranışları, fıkralarına da yansımıştır. Bu fıkralardan bir kaçı şu şekildedir:

1- ENSEYE TOKAT: Bu fıkra veciz bir o kadar da ibret doludur. Zira hukuk karşısında adam kayırma ve suç ile karşılığında takdir edilen ceza arasındaki münasebetsizlik, bir yandan vatandaşı mağdur etmekte öte yandan suçlu kimseleri himaye etmek suretiyle adalet mekanizmasına olan güveni ortadan kaldırmaktadır. Aslında anlayan kimse için Hoca tokadı kadıya değil, adaletsiz uygulamalara indirmiştir.

2- YALANCI ŞAHİTLİK: Bir gün Hocanın hatırını kıramayacağı yakın bir dostu Ondan mahkemede bir buğday meselesi yüzünden kendisi lehine yalancı şahitlik etmesini ister. Hoca hatırını kıramayacağı dostunun bu talebi karşısında şahitlik etmeyi kabul eder ve kadının huzuruna çıkar. Şahitlik etmeye başladığı andan itibaren “buğday meselesi” yerine hep “arpa meselesi” der. Durumu fark eden kadı Hocanın sözlerine müdahil olur: ‘Buğday diyecek yerde hep arpa diyorsun sözlerine dikkat et!’ der. Hoca mahcup bir tavırla: ‘Siz de işi uzatmayın kadı efendi. Söylediklerim yalan olduktan sonra buğday demişim arpa demişim ne fark eder’ demek suretiyle, mahkemeden kendisinin sebep olabileceği yanlış bir kararın çıkmasına engel olur.”

Bir başka fıkrada ise ***Molla Nasreddin, Akşehir’de medreseye gidip gelirken üst üste birkaç olay olur. Bunun üzerine şehrin asayişine bakan subaşı, silah taşınmasını yasak eder. Devrin gençleri arasında yaygın olan adete uygun olarak Molla Nasreddin de cübbesinin altında kama taşımaktan vazgeçmemiş; bunun fark edilmeyeceğini zannetmiştir. Ancak bir gün yolda giderken, kendisinden şüphelenen memurlar üstünü arar ve kendisinde koca bir kama olduğunu görürler. Bunun üzerine kendisini derhal subaşıya götürürler. Aksi bir adam olan subaşı, Hoca’ya fena halde kızar ve bu yasak şeyi niçin taşığını sorar. Bunun üzerine olayda kötü bir niyetinin olmadığı söyleyen Molla Nasreddin ‘kitaplarda bazı yanlışlıklar olduğu için, bununla o yanlışları kazıdığını’ söyler. Bu sözler subaşını daha da hiddetlenir: ‘Benimle alay mı ediyorsun? Hiç yanlışlar böyle bir kama ile düzeltilir mi?’ Molla Nasrettin’in cevabı hemen hazırdır: “Ne diyorsun subaşı? Bazen kitaplarda öyle yanlışlara rastlanıyor ki, bunu düzeltmek için bu bile yetmiyor.”

Molla Nasrettin, subaşıya karşılık olarak verdiği zekice cevaplarla bir anlamda kendini savunmaya çalışsa da, burada ince bir taşlama yapmak suretiyle toplumsal hakikatleri dile getirmiştir. Bu sözleriyle O, aslında kitaplardaki yazım yanlışlıklarını değil, kitaba uydurularak yapılan kanunsuz davranışları hicvetmiştir.

Sonuç

Toplum genelinde, hukuk adamı imajı vakar ve ciddiyet şeklinde algılanmakla birlikte, gerçekte tarih, nüktedan pek çok hukukçunun varlığına şahittir. Nüktedanlık, bir hukuk adamı için kişisel zaaf değil, yeri geldiğinde, belki olaylara farklı açılardan da bakabilme yeteneğidir. Bu nedenle nüktedanlık, kişisel bir beceri olduğu kadar, bazen olayları çözmede kullanılabilecek etkin bir metottur. Bunun en açık örneklerinden biri de Nasreddin Hoca’dır. Hoca, kendi döneminin şartları içerisinde kendine has üslup ile hakikatleri ifade etmiş; insanların fıkhî/hukukî problemlerine çözüm üretmeye gayret göstermiştir.

***

Alıntı Kaynak: Eskişehir Valiliği, ESKİyeni dergi (Haziran 2010) Doç. Dr. Şevket TOPAL / Rize Üniversitesi İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi

Nasrettin Hoca, bir hukukçu sıfatıyla yeni içtihatlar peşinde koşan biri değildir. Daha çok mevcut hükümleri uygulayan biridir. İslamın hukuk kurallarının uygulanmasında son derece titizdir.

NOTLAR:
*Nasreddin Hoca’nın doğup büyüdüğü Sivrihisar’da pek çok alim, fakih (hukukçu) ve kadı yetişmiştir. Burada yetişen alimlerden birisi de zekâ, hazır cevaplılık ve nüktedanlılık yönüyle Nasreddin Hocayla benzer özelliklere sahip Bilal Mustafa Efendi’dir. Bkz.: Özalp, Sivrihisar Tarihi, s. 49.
**Hoca elçilik görevlisi olarak bir müddet Acemistan’a gönderilmiştir. Özalp, Sivrihisar Tarihi, s. 94.
***Bu dönemde henüz genç bir medrese öğrencisi olduğu için, kendisi molla lakabıyla anılmaktadır.
Subaşı: Şehirlerdeki emniyet ve asayişi teminle görevli kimselere verilen unvan.

***

ENSEYE TOKAT FIKRASI

Hoca Nasreddin bir gün çarşıda dalgın dalgın dolaşırken, yanına birisi sokulur ve ensesine bir tokat indirir. Hoca hemen döner, bakar ki, karşısında tanımadığı bir adam vardır. Adam da bozulur:
– Affedersin Hoca der. Seni bir tanıdığıma benzettim de… Kusura bakma! Ama durup dururken, üstelik de tanımadığı birinden ensesine tokatı yiyen Nasrettin Hocanın canı fena halde yanmış olduğu için adamı bırakmaz:
– Öyle şey olur mu? Senden davacıyım yürü kadıya! der…
Böylece birlikte kadının huzuruna çıkarlar ama kadı da Hoca’ya tokat atan adamın ahbabıymış. Kadı efendi başlar dostu olan adamı kayırmaya.
– Yanlışlık olmuş Hoca! Herkesin başına böyle şeyler gelebilir. Onu bağışlaman gerekir. Ama istemezsen sen de onun ensesine bir tokat vur. Böylece ödeşmiş olursunuz, der… Hoca bu teklifi kabul etmez.
– Ben neden vurayım! Affedecek olsam onu buraya zaten getirmezdim. Cezası neyse ona vermelisin!
Kadı bakar ki Nasreddin Hoca diretiyor;
– Pekâlâ dediğin gibi olsun! der. Bir tokadın bedeli bir akçedir. Sen burada bekle… Gidip sana bir akçe getirsin! Kadı bu kararını açıklarken de adama göz kırpar. Tokadı atan adam da kadı efendinin maksadını anladığından hemen çıkar, savuşur gider…
Hoca uzun müddet bekler ama adam bir türlü gelmez. Uzunca bir beklemeden sonra Hoca meselenin farkına varır. Yavaşça yerinden kalkarak başka bir davayla meşgul olan kadıya sezdirmeden arkadan yaklaşır ve sertçe ensesine bir tokat indirir. Kadı yerinden fırlar:
– Be adam ne yaptın öyle? diye gürler.
Hoca sakin bir tavırla karşılık verir:
– Kaç saattir gelecek diye bir akçeyi bekliyorum. Ama artık bekleyecek vaktim kalmadı. Tokadın diyeti bir akçe olduğuna göre, demin salıverdiğin adam akçeyi getirince bunu sen alırsın. Böylece kimsenin hakkı kimsede kalmamış olur. Kadı bu sözler karşısında verecek bir cevap bulamaz. Nasreddin Hoca da elini kolunu sallayarak oradan ayrılır.

Categories: Nasrettin Hoca