Nasreddin Hoca Fıkralarında Gizli Diller

– NASRETTİN HOCA FIKRALARINDA GİZLİ DİLLER –

Nasreddin Hoca, Türk folklorunun bir taşıyıcısı olarak, bütün olumlu “en“leri kişiliğinde bütünleştirmiş eşsiz bir şahsiyettir. O, en zeki, en sevimli, en saf, en bilgili, en baba, en çocuk’tur… Türk halkının kültürünü, engin zekâsını, dünya görüşünü en iyi yansıtan, davranışlarını, çatışmalarını en iyi çözümleyen o’dur. Bunları, Türkçe’nin ifade gücünün yanı sıra beden dilini de kullanarak ifade eden Nasreddin Hoca, böylece gizli dillerin en güzel örneklerini verir bizlere.

Sosyal canlılığın exterm noktada yaşandığı Nasreddin Hoca fıkraları, âdeta kişilerarası iletişim örneklerini zevkle izleme imkânı sunan, seyircisi bol, sessiz bir sinema gibidir. Okuyucu, fıkrayı okuduğu o dakika, abartılı yüz işaretlerini, el-kol hareketlerini, kaçışmaları vs. hayal gücünün sınırsız imkânıyla canlandırarak, bir gösteri izler.

Anlaşma ortamının sağlanabilmesi için ortak bir dil gerekir. ister parola, ister şifre, ister işaret ve semboller kullanılsın, bunlar iletişimin bir yoludur. insanoğlu yaşadığı anlamlar dünyasında bildirişim amacıyla doğal dillerin yanı sıra davranış, inanış, kelime, kıyafet, renk, resim, müzik vb. gibi anlamlı birimlerin oluşturduğu göstergelerden faydalanır. Bütün bunlar gizli bir dil olarak anlamını bulur kelimelerde. Biz, Üstün Dökmen’in Sanatta ve Günlük Yaşamda iletişim Çatışmaları ve Empati  adlı eserini göz önünde bulundurarak, Nasreddin Hoca’nın ve onun şahsında halkımızın, iletişim kurma yollarını ve çatışmalarını değerlendireceğiz.

1. Kişi-içi İletişim ve Çatışma

İnsanlar kolay kolay kendilerini eleştirmez, hatalarını görmezler. Zamanla kişilik bozukluğuna ve iç huzursuzluğa doğru götüren bu davranışlar, iç gözlem yapan kişinin kendini sorgulaması ve kişisel ihtiyaçlarının farkına varmasıyla çözümlenir.

Nasreddin Hoca bir gün eşekten düşer. “Hey gidi gençlik” der. Hemen sonra “Ben senin gençliğini de bilirim” sözleriyle öz eleştiride bulunan Hoca, kendisiyle barışık, hatalarının farkında, bilinçli bir kişiliğe sahip olduğunu gösterir. Çevresine karşı duyarlı bir toplum yaratmak isteyen Nasreddin Hoca, Azerbaycan’da “Mindiğini Saymırsan” adıyla bilinen fıkrada, kente giderken komşularının ricasıyla onların da sekiz eşeğini alıp yola çıkar. Bir hayli gider ve kaybolan eşek var mı diye başlar saymaya. Eşeğin üzerinde sayar sekiz, aşağı iner dokuz. Hocanın sıkıntılı, üzgün hâlini gören bir çocuk, bindiği eşeği de saymasını söyleyerek, Hoca’ya yardım eder. Bu fıkradan, yaşantımızı ve davranışlarımızı yer yer dış gözlemcinin gözüyle değerlendirmemiz gerektiği mesajını alıyoruz. Bazen bir çocuğun dahi görebileceği gerçekleri fark edememe sebebimiz, “ben merkezci” ve önyargılı davranışlarımızdır. “Kişinin kendi yaşamını, mutluluğunu, gelişmesini, özgürlüğünü olumlamasının kökleri, onun sevebilme yetisine bağlıdır.” insanın başta kendisi olmak üzere her şeyi sevmesi, onun iç dünyasıyla barışık olduğunu gösterir. Kendine ve çevresine her zaman sevgi dolu olan Nasreddin Hocanın, kendi kendisiyle tatlı bir dille alay etmesi, sevimli bir çocuk gibi itiraflarda bulunması onu evrenselleştirir.

Çatışma unsurlarını, bilgiye/tutuma aykırı davranışta bulunan kişinin, bilişsel çelişkiye düşmesi şeklinde (rahatsız olma) açıklayan Festinger, bu çelişkiden kurtulmak için kişinin davranışını veya tutumunu değiştireceğini ya da psikolojik savunma mekanizmalarından birisini kullanacağını belirtir. Nasreddin Hoca da savunma mekanizmalarını gerektiği yerde kullanarak, kendisinin veya başkasının yaptığı hataları kapatmayı bilir. Hoca’nın, her sorulduğunda kırk yaşında olduğunu söylediği fıkrada, içine düştüğü durumdan “Söz bir, Allah bir, sözümden dönmem” şeklinde “mantığa bürünme” mekanizmasıyla kendisini haklı çıkardığı görülür. “Söz ağızdan çıkar” “Bir insan kırk sene önce söylediğini, kırk sene sonra da söylüyorsa sözü doğrudur” mesajlarının gizlendiği fıkra, Hocanın kabul gören toplumsal değerlere sığındığını gösterir. Böylece, kendi kaygısını azaltırken, toplumun değer yargılarını da ihmal etmez. Bir gün Akşehir’e ulemaları ziyarete gelen Timur’a şerbet ikram eden subaşı, önce “afiyet olsun”, sonra da “merhaba” diyerek ortamı gerer. Hoca hemen imdada yetişir ve “Bizim şehrin merhabası ağız tadıyladır” sözleriyle sosyal duyarlılığını ortaya koyar.

Nasreddin Hoca’nın, derdini anlatan herkese “sen de haklısın” demesi, onun “Her ağızdan bir laf” adlı fıkrasıyla aynı mesajı verir: “Her insanın kendine ait doğruları vardır ve saygı gösterilmesi gerekir. “Nasrettin Hoca bir yetişkindir. Akılcıdır; fiziksel gerçeği ve sosyal kuralları aklını kullanarak test etmeyi sever. Bireyselleşmiştir; çevreye/ana-baba otoritesine boyun eğmek yerine kendi aklımızı kullanmamızı önerir.”

2. Kişilerarası İletişim ve Çatışma

2.1. Kişilerarası İletişim

İletişim, insanların birbiriyle karşılıklı olarak sembolik anlamlı göndergeler kullanarak mesajlaşmalarıdır. Bunlar sözlü veya sözsüz olarak dile getirilir.

2.1.1. Sözlü iletişim

Nasreddin Hoca fıkralarında, tıpkı günlük hayatımızda olduğu gibi karmaşık duygu ve düşüncelerimizi, yargılarımızı anlatabilmek için hem dil hem de dil ötesi iletişim kullanılır. “Dille iletişimde kişilerin ne söyledikleri, dil- ötesi iletişimde nasıl söyledikleri önemlidir.”

Nasreddin Hocanın en çok kullandığı iletişim yöntemi dil ile iletişimdir. Hazır cevap, lafın altında kalmayan kişiliğiyle Hoca, çevresini kırmadan mesajlar vermeyi başarır.

Nasreddin Hoca’nın en çok kullandığı iletişim yöntemi dil ile iletişimdir. Hazır cevap, lafın altında kalmayan kişiliğiyle Hoca, çevresini kırmadan mesajlar vermeyi başarır. Sevmediğimiz, konuşmak istemediğimiz kişilere uzak durur, adını bile sormayarak tanışmak istemediğimizi ifade ederiz. Hoca’nın, yirmi beş yıldır eşinin adını bilmediğini söyleyerek, onunla birlikteliğindeki isteksizliğe işaret etmesi dikkat çekicidir. Türkçeyi en iyi şekilde kullanan Nasreddin Hoca, kelimenin ve ifade şeklinin önemine de fıkralarında sık sık değinir. Bir gün pazardan dönerken bulduğu akçeye “Bu akçe benim” ve “Bu kese benim” şeklinde talip olan kişilere, söyledikleri kelimelere göre akçe ile keseyi paylaştırması, göle düşen adamı kurtarmak istediğinde, “ver elini” yerine cimri olduğu için “al elimi” dediğinde adamın elini uzatması, Hoca’nın dilin kullanımına verdiği önemle ilgilidir. Dil-ötesi iletişimde kişilerin ses tonu, ifade tarzı bizim için önemlidir. Karşımızdakinin samimi olup olmadığını bu ifadeleriyle anlamaya çalışırız. Fakat bazen yanıldığımız da olur. Hoca’nın, kendisini evine “yana yana” davet eden kişiyi ziyarete gittiğinde camdan gizlice bakıp, eşine evde yok dedirtmesi onun oturmamış bir kişilik yapısına sahip olduğunu gösterir. Davetini yaparkenki candanlığı, Hoca’nın “hemen gel” şeklinde algılamasına neden olmuş ve saklanıp, evde yok dedirtmesiyle de daveti “laf olsun diye” yaptığını göstermiştir. Çevremizde de buna benzer, sevimli görünmeye çalışan, rol yapan pek çok kişi bulunmaktadır. Fakat Hoca, bu hareketi karşılıksız bırakmayarak, “Eşine söyle, bir daha başını evde unutmasın” şeklindeki “eleştirici ana-baba” sözleriyle kişiyi anında taşlamıştır.

Bazen otoritenin elimizde olduğunu ifade ederken, yüksek sesle konuştuğumuzu görürüz. Tıpkı Hoca’nın kendisini yere düşüren eşeğe, yem verilmemesini yüksek sesle söyleyerek, korkutmak istemesinde olduğu gibi… Bazen olaylar karşısındaki davranışlarımız bizi ele verir. Komşusunun eşeğini türkü söyleyerek arayan, kendi ineğinin öldüğünü duyunca kara kaplı defteri çıkaran Hoca’nın bu davranışları, “Eldeki yara, yarasıza duvar deliği” dedirtmekte, toplumdaki bu tür duyarsız kişiler kınanmaktadır. insanların susmak, küsmek yerine birbirleriyle iletişimlerini sürekli hale getirmeyi amaçlayan, aradaki bağı koparmamalarını öğütleyen Nasreddin Hoca, konuşmanın en iyi çözüm olduğunu anlatır fıkralarında… Çünkü o bilir ki, kırgınlığın reçetesi sevgi ve hoş görüdür. Elazığ’da bir söz vardır. “Çağırırlarsa gitmeyek, çağırmazlarsa küsek.” Nasreddin Hoca, halk arasında yaygın olan bu görüşün aksine, düğüne davet edilmeyince eşiyle “danışıklı dövüş” yapıp, arkalı önlü düğüne gider. Bu davranış, onun neden çağrılmadığını düşünerek huzursuz olmak yerine, ilişkileri araya mesafe girmeden bağlamaya yönelik bilinçli tepkisine işarettir. “insanoğlunun atması gereken ilk adım insanın algılamasını ve kavrayışını sınırlayan otomatik kalıplı düşünmenin, koşullu çağrışımları ve doktrinli değerlerin farkına varmaktır. Bu şekilde o bir adım atınca bile pek aldırış etmediğimiz, ben merkezci muhakemenin yitirildiğini gösterir.”

2.1.2. Sözsüz iletişim

Dökmen’in yüz ve beden, bedensel temas, mekân kullanımı ve araçlar olarak tasnif ettiği sözsüz iletişimi, biz üç grupta ele alacağız.

2.1.2.1. Yüz ve Beden

Kişinin, duygu ve düşüncelerini anlatırken, ister sözlü ister sözsüz iletişimle olsun yüz ve beden hareketlerinden yararlandığı görülür. “Zihnin sessizce düşündüklerini, beden yüksek sesle söyler. iletişim söz konusu olduğunda hareket sözden önce gelir.” Yüz ve beden işaretleri, geleneklerine sıkı sıkıya bağlı olan halkımızın, dile getirilmesi ayıp, günah olarak kabul edilen hâdiselerde sık sık tercih sebebidir. “Bedenimiz ruhumuzun eldivenidir ve dili de kalbimizin sözleridir. içimizdeki tüm kıpırtılar, duygular, heyecanlar, arzular bedenimiz sayesinde kendilerini ifade ederler.”

Evlilik, yuva kurma her gencin ve genç kızın hayallerini süsler. Fakat bu isteği açıkça dile getirmek Anadolu halkının örf ve âdetlerine uygun düşmez. Bu yüzden gençler, pilava kaşık saplayarak, öksürerek beden dilinden yardım beklerler. Bu durum Nasrettin Hoca fıkralarına da konu olmuştur. Bir kadın, evde tuhaf hareketler yaparak söz dinlemeyen kızını, Nasrettin Hoca’ya şikayete gelir. insanı tanıma sanatına sahip olan Hoca, kızın verdiği gizli dil mesajını hemen anlar ve kadına kızını evlendirmesini söyler. Bu konuyu, Elazığ’da anlatılan “Heralım Evlenmek isti” adlı fıkrayla renklendirmek istiyorum. Elazığ’lı bir genç, anne ve babasının eşeği satıp, kendisini evlendireceklerini duyar. Aradan zaman geçer. Ne eşek satılır ne de evliliğin sözü edilir. Bunun üzerine genç, evlenme isteğini anlatmak için başlar artistik hareketler yapmaya. (gerilir, tespih sallar vs.) Derdini anlatıp evlenince, bu sefer kız kardeşi benzeri tuhaf hareketler yapmaya başlar. “Sahan noli gız” dediklerinde “Gakkoma ne olise, bahan da o oli.” diye cevap verir.

Sözsüz iletişimde “gönderici” görevini gören yüz ve beden, niyet edilerek ya da niyet edilmeden yapılır. Nasreddin Hoca’nın eşeğin yemini sulama konusunda eşiyle lades tutuşması, bu yüzden sorulan sorulara başıyla cevap vermesi, bakkalın uzağında olan Hoca’ya işaretlerle borcunu hatırlatması “niyet edilmiş sözsüz iletişim”dir. Aynaya baktığımızda görmek istediğimizi gördüğümüz için nadiren farkına vardığımız yüz ifadeleri ile beden dili, yorulmak bilmeden dış dünyaya hayati sinyaller verirler. Bazen karşımızdaki kişiye gönderdiğimiz görsel mesajların yanlış algılanarak, iletişim çatışmalarına neden olduğunu görürüz. Eşiyle lades tuttuğu için konuşma yasağı olan Hoca’nın, kendisine bir tas çorba getiren çocuğa işaretle eve hırsız girdiğini, başındaki kavuğun çalındığını anlatmak isterken, “çorbayı üç kere başımın üstünde döndür, sonra başıma geçir” şeklinde algılatması konuya güzel bir örnektir. Hoca’nın buradaki mesajı, karşılıklı iletişim içerisinde olan kişilerin birbirini anlamasında işaret dilinin yetersiz olmasıdır. Yanlış anlaşılmaya meydan vermek istemeyen Hoca’nın, kendisine laf vuran tüccar ve kadının arasına geçip, eliyle kadıya işaret ederek “Ne bu kadar müzevir”, tüccara işaretle de “Ne de bu kadar öküzüm” demesi, kendisine gölde sıçrayan balıklara bakmasını söyleyen arkadaşını anlamayıp farklı yöne bakınca, eliyle gölü de işaret etmesi gerektiğini söylemesi, onun hem sözlü hem de beden dilini kullanma görüşünde olduğunu gösterir.

Akşehir’e gelen bilginle ortak bir doğal dil olmadığı için işaretlerle anlaşan Nasreddin Hoca’nın, çizilen yuvarlak daireyi dünya yerine bir tepsi baklava olarak algılaması, dörde bölünen daireyle dünyanın 1/3’ünün sularla kapı olduğu anlatılırken, baklavanın 1/3’ünü kendisine ayırması, kişilerin yaşantılarına, kültürlerine vs. bağlı olarak duyumsadıkları şekilleri, farklı bir şekilde algılamalarına örnektir. Her ne kadar anlaşma ortamı sağlanmış görünse de, anlamlandırmaların farklılığı, işaret dilinin yetersiz kaldığını vurgulamaktadır.

2.1.2.2. Mekân Kullanımı

Mekân, insanlar arasındaki ilişkinin yakınlık derecesini gösterir. Fıkralarda Nasreddin Hoca’nın, konuşurken arada iki arşın kadar mesafe bıraktığı, dolayısıyla sevmediği tek kişi Timur’dur. 13. yy Anadolu halkının, aç, karamsar, yoksul hayat şartlarına duyarsız bir kişiyi eleştirmesi, onu sevmemesi gayet tabiîdir. “Mekânların kullanılış şekli, dostluğun bir göstergesi olabileceği gibi statünün de göstergesi olmaktadır.” Hoca’nın eşeğine ters binerek önde yürümesi, onun hem statüsüne uygun davrandığını hem de yüksek statüsü ile halk rasındaki kopukluğu önlemiş olduğunu gösterir. Nasreddin Hoca bu fıkrada, geleceğe yönelik adımlar atılmasının gelişim açısından önemli olduğunu yalnız, öncelikli olarak geçmiş ile kurulması gereken bağın ihmal edilmemesini önemle vurgular. Nasreddin Hoca, geçmiş ile gelecek arasında bugünü temsil eder. Hoca’nın kalbinin halka yönelik olması, varlığının gönül bağı kurduğu halkına, geçmişine sıkı sıkıya bağlı olduğunun ifadesidir.

2.1.2.3. Araçlar

Sosyal hayatın en canlı sahnelerini, sözcük dağarcığıyla resmederek donduran fıkralar, hayatımızın kısa kısa kesitleridir. Bazen kıyafetimizdeki renklerle, taşıdığımız rozetler, anahtarlar, boncuklar, çiçekler, mendiller bazen de sembolik kavramlar ile sürekli olarak çevremizdeki kişilere mesajlar veririz.

Nasrettin Hoca’nın kavuğu ve cübbesi bir güç gösterisidir. Kıyafeti onu, diğer kişilerden farklılaştırmakta ve sıradanlıktan uzaklaştırmaktadır. Taktığı cübbe ile bilgili, âlim kişi mesajını veren Nasrettin Hoca, şu fıkrasıyla da “görünüşe aldanmamak gerekir” mesajını verir. Kavuğunu başında görüp, ondan sorularına cevap isteyen fakat cevap alamayan adam Hoca’ya, “Utanmıyor musun başındaki kavuktan” diyerek çıkışır. Hoca da bunun üzerine başındaki kavuğu çıkarıp “Marifet kavuktaysa al sen oku” der. Kıyafet, kişinin kendisini karşı tarafa kabul ettirme veya ilk elenme hakkını tanıması açısından önemlidir. Nasreddin Hoca’nın, sırtı kebeli, ayağı çarıklı, başı sarıklı kıyafetlerle tarlada çift sürdüğünü görenlerin onu çiftçi sanması (Arslan-Paçacıoğlu, 1996: 54), hiç tanımadığı kişiyle “Kaftanın kaftanıma, sarığın sarığıma benziyor, seni kendim sandım” diyerek konuşması kıyafetin kişiler üzerinde uyandırdığı olumlu veya olumsuz etkilerini göstermektedir.

Tanımadığımız bir kişi hakkında onu görür görmez; zengin, fakir, titiz, kibar, züppe, efendi vb. gibi bilinçaltımızda pek çok görüş üretiriz. Nasrettin Hocanın, “Ye kürküm ye” adlı fıkrasında önce yüzüne bile bakılmazken, kürkü giydiğinde baş köşeye oturtularak ağırlanması, onun “Mâdem ki ikrâm kürkedir, ta’ama da o buyursun” sözleriyle eleştirilir. Bir gün halktan birisi Hoca’ya gelip, kıyafetinden onun asabi olduğunu anladığını söyler. Bunun üzerine Hoca da ona, “Konuşmalarından aptal birisi olduğunu anladım” der. Bu fıkralarıyla, Hoca, insanın kişiliğini tanımada kıyafetin değil, konuşma tarzı ve ifadelerin önemli olduğunu vurgular.

Duygu ve düşüncelerimizi bazen sembollerin yardımıyla da anlattığımız olur. “Sembolün en önemli özelliği şudur: içinde bulunduğumuz anın ve çevrenin esiri olmaktan bizi kurtarır ve daha önceden görmüş olduğumuz dış çevreyi ve o çevre içinde yer alan deneyimlerimizi istediğimiz zaman yeniden yaratma olanağını bize verirler.” Düğün gecesi çok sevdiği zerdeden bir türlü yiyemeyen Nasreddin Hoca’nın bu tatlıdan“sarı aş” diye bahsetmesi, iki eşine birden gizlice birer boncuk vererek, mavi boncuk kimdeyse gönlünün onda olduğunu söylemesi, misafir kaldığı evde “susuz musun?, uykusuz mu?” diye sorulunca “Buraya gelirken bir pınar başında uyumuştum” demesi sembollerin gizli dilidir. Yine bir fıkrasında Hâkim Efendi’nin yemek davetine giden Hoca’nın, bahsedilen kaymaklı incir tatlısı gelmeyince yatsı namazında “..ve’t-tin..”i atlayarak“…ve’z-zeytûn…” demesi unutulan tatlıya işaret ettiğini gösterir. Kelimelerin, kavramların ardına kodlanan anlamlar dünyası, kişilerarasında ortak bir referans birliği sağlayarak, iletişimi kolaylaştırmakta ve çatışma unsurlarını ortadan kaldırmaktadır. Nasreddin Hoca da anlatmak istediğini, doğrudan değil, insanı düşündüren şifreler ardında verir. Bu da onun, aynı kültüre sahip insanlar arasında referan birliği oluşturarak, “biz” bilincini kazandırmayı hedeflediğini gösterir.

Halk arasında ak saçlı, ak sakallı kişilere, yaşı bakımından hürmet edilip, sözüne itimat edilir. Eşeğini komşusuna vermek istemeyen Hoca’nın “eşek yok” dediğinde, içerden eşeğin sesini duyan şaşkın komşusuna “Ak saklımla benim sözüme inanmıyor musun?” demesi bu güveni ifade etmektedir. Bir başka fıkrada memleketine giden Nasreddin Hoca’yı, halktan birisi çok sevdiği için tuz-ekmek yemeğe çağırır. Anadolu halkı arasında “tuz-ekmek hakkı”, birbirini tanımayan iki kişinin bir münasebetle bu nimeti paylaşarak, ömür boyu sürecek bir dostluğun kapılarını aralaması demektir. Karşılıklı itimadın ve civanmertliğin asil bir örneği olan bu ruh ve fikir birliği, kutsal bir yemin hükmündedir. Anadolu halkının sembolik diline bir diğer örnek de Nasreddin Hoca’nın, helva yediği dükkânda dayak yiyince “Vallahi şehriniz çok iyiymiş, döve döve burada helva yediriyorlar” demesidir. Bu sözler, Anadolu’da anlatılan bir hikâyeye işaret etmektedir. Öyle bir köy vardır ki, köylüler gelen konuğu önce iyi bir döverler, ardından etekleyerek köy odasında yedirir, içirir, ertesi gün azığını düzer, cebine de harçlığını kor, yolcu ederler. Misafirin şaşkın bakışlarına da “Dayak yemeseydin, izzet ikramımızın tadını bilemezdin” diye cevap verirler. Söz konusu edilen fıkrada, Nasreddin Hoca’nın şahsında toplumun yoksulluğu dile getirilirken, Anadolu halkının anlamlı konukseverliğine de telmihte bulunulmuştur. Hoca’nın fıkralarındaki bu sembolik anlamlar, mutlaka bir mesajın verilmek istendiğini, anlatılanların boş yere olmadığı göstermektedir.

2.2. Kişilerarası Çatışma

2.2.1. Aktif Çatışma

Birbirlerinden hoşlanmayan kişilerin karşı karşıya geldiklerinde kızarak, savunma mekanizmalarını kullanarak tepki göstermeleridir.

Timur ile Hoca arasındaki şuhâdise, konuya güzel bir örnektir. Timur, Hoca’nın kendisiyle alay ettiğini duyunca, onu küçük düşürmek için vezirlerine şık, güzel bayram elbiseleri, Hoca’ya da eşek canını hediye eder. Hoca, vezirlerin şaşkın bakışları arasında cömertliğinden ötürü padişaha teşekkür ederek, Timur’un bayramda giydiği elbiseyi, kendisine vermesinin büyük bir lütuf olduğunu söyler. Fıkradaki çatışmada, Timur ve Hoca’nın, farklı savunma mekanizmalarını kullanarak, tepki gösterdikleri görülür. Timur kendisine ait olumsuzlukları, “O benimle alay ettiği için, onu cezalandırdım” şeklinde yansıtarak, “yansıtma” mekanizmasıyla kendisini haklı çıkarır. Burada, kendisiyle alay edilme sebepleri üzerinde durmayan Timur, hatalarını düzeltmeyi asla denemez. Buna karşılık Nasreddin Hoca da “karşıt tepki geliştirme” mekanizmasıyla Timur’a kızacağı yerde, gerçek duygularına zıt davranarak, ona teşekkür eder. Kişilerarası çatışmaların sebepleri çeşitlidir. Hanımlar arasında genellikle yaş, güzellik, rekabet konusunda problemlerin olduğunu düşünen Nasreddin Hoca, hanımıyla baldızının saç saça baş başa kavga ettiğini söyleyen adama sorar. Hoca’nın, kavganın yaş yüzünden olmadığını anlayınca, “Gönlün rahat olsun ortalıkta kavga filan kalmamıştır” demesi, onun iyi bir gözlemci olduğunu gösterir.

2.2.2. Pasif Çatışma (Küsler Diyaloğu)

Kişilerin yaşadıkları sosyal ortam içerisinde, bir takım sebeplerden dolayı iletişim kuramamalarıdır. “Pasif çatışmalarımız bazen pasif saldırganlığa dönüşebilir. Fiziksel ya da sözlü saldırganlık gibi pasif saldırganlıkta, karşımızdakini susarak öfkelendirmeye çalışırız. inat olsun diye bir şey yapmamak söz konusudur.”

Eşiyle konuşmamakta ısrar eden Hoca’nın, eve hırsız girdiğini, evin “tam takır” olduğunu gören eşinin, “Bu ne hal” deyince, “Haydi git eşeğe yem ver” diye cevap vermesi, “çocuk-benlik” durumunu sergileyen Nasreddin Hoca’nın, “asi-yaramaz” bir çocuk olduğunu gösterir. “Beyinlerimiz “yapma” diyen mesajlara karşı direnç gösterir. Bu yüzden olumlu mesajları daha kolay kabul ederler.” Toplumdaki “Sana inat tersini yapacağım” diyen insan gruplarını temsil eden Nasreddin Hoca, herkese anlayacağı dilde konuşulmasını öğütler. “Nasreddin Hoca bir çocuktur: Çünkü, spontan ve yaratıcıdır; bir çocuk gibi muziptir. Eğlenmeyi sever; fıkralarında insanlara ders verirken veya akılcı çözümler üretirken kıs kıs güldüğünü hissederiz.” Hoca’nın cevapları bu yüzden “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” tabirindendir. Onun amacı, daha çok çocuk kişiliğe sahip kişilerden oluşan toplumu, doğrudan söylenecek “şunu yap, bunu yap” sözleriyle kızdırmamak, olumlu bir davranış değişikliğine doğru yönlendirmektir.

2.2.3. Varoluş Çatışması

“Bir insan karşısındakinin sözlerini yanlış anlarsa ya da onun sözleriyle ilgisi olmayan bir mesaj verirse buna varoluş çatışması denir. Nasreddin Hoca eşine, “Komşu çarıkçı Mehmed Ağa’nın adı neydi?” diye sorar. Eşi, “Kendi ağzınla diyorsun ya” deyince Hoca, “Şaşırdım, işini sordum” der. Eşi, yine aynı cevabı verir. Hoca bu sefer, “Oturacağı yeri soracaktım” der. Eşinin verdiği aynı cevap üzerine Hoca, “Seninle de iki çift laf edilmez ki” diyerek sinirlenir. Karı-koca iletişim hâlinde görünseler de aksine, birbirlerini anlamamakta, ortak bir paylaşımları bulunmamaktadır. Kişiler, olmasını istedikleriyle, gerçekleşen hadiselerin oluşturduğu çatışmaları, iç dünyalarında bir bunalım olarak yaşarlar. İç dünyalarında çözümleyemedikleri duygu ve düşünceler de, bilinçsizce sözcüklere dönüşerek, kişinin kendisini anlatamamasına yol açarlar. Cevabı içinde olan sorular, çatışmaya neden olan sebeplerin bilinçaltına atıldığını göstermektedir. Eşi her ne kadar bu gerçekliği ifade etse de Hocanın anlamamakta ısrar etmesi, onun şahsında toplumun farkında olup bastırdığı sorunları ifade eder.

İmalı iletişimde bulunan kişilerin de varoluş çatışması yaşadıkları görülür. Eşleriyle sandal gezisi yapan Hoca’ya “Sandal batsa, hangimizi kurtarırdın?” diye sorulduğunda Hoca’nın, yaşlı ve çirkin eşine dönüp “Sen yüzme bilirsin değil mi?” sözleri, kendisinden un isteyen adama, un vermeye gönlü razı olmadığı için unun ipe serili olduğunu söylemesi çatışma unsuru oluşturur. Doğrudan anlaşılmayan, akıl ve mantık ölçüleriyle sınırlandırılmış bu ifadeler, kişilerarası çatışmayı hafifletmeyi hedeflemektedir.

3. Örgüt-içi İletişim ve Çatışma

Kişilerin toplumdaki rollerini gereği gibi yerine getirmeleri, her yaşa, her makama uygun olarak davranmaları sağlıklı bir iletişimin kapılarını aralar. Örgüt üyelerinin bir takım işleri kendi rolleri içinde algılayıp algılamamaları ya da sahip oldukları rolleri kendilerine uygun bulup bulmadıkları” örgüt-içi çatışmalarda belirleyici unsurlardır.

Nasreddin Hoca’ya bir gün evinin yandığı haber verilir. Ama Hoca, “oralı bile olmadan” evin iç işlerinden eşinin sorumlu olduğunu söyler. Bu hadise, toplumda rolünü algılama zorluğu çeken kişilere güzel bir örnektir. Hoca’ya bir gün “Padişah mı büyük, çiftçi mi?” diye sorarlar. O da, “Çiftçi buğday vermezse padişah aç kalır” diye cevap verir. Bu fıkrada verdiği cevapla Nasrettin Hoca, takdir etmesini bilen bir yetişkin olduğunu gösterir. Hoca, sadece çiftçi kelimesiyle de soruyu yanıtlayabilirdi. Fakat o, toplumdaki rol dağılımını yüksek veya alt tabaka fark etmeksizin herkesin birbirine olan ihtiyacını dile getirerek anlatır. Böylece, toplumsal başarıların kazanılmasında ve hayatiyetin sürdürülmesinde “ben” değil “biz” bilinciyle hareket etmenin önemini vurgular.

Hoca bazen de makama saygısı olmayan kişileri yerer. Kasabalıların dileğini Timur’a senli benli anlatırken, azarlanan Hoca, “Sen büyüksün, biz de küçük” sözleriyle tam bir yetişkin olmayan Timur’u eleştirir. Timur’un azarlayıcı ifadelerine sessiz kalmayan Nasreddin Hoca, buradaki davranış özelliğiyle, otoritenin karşısında geri çekilmeyen, dışa dönük bir tip olduğunu gösterir ve susan bir toplum olmamayı öğütler. Fıkrada ayrıca gerginleşen ortamı düzeltme açısından hitabetin önemli olduğu vurgulanır. ifade tarzı, konuştuğun kişiye değer verme, davranış ve kişilik üzerinde mutlaka etkilidir. Bazen küçük bir çocukla konuşurken dahi, onu değerli hissettirdiğinizde, kendisine çekidüzen verdiğini, bir anda büyüdüğünü rahatlıkla görebilirsiniz.

Nasreddin Hoca, çocuk-ana-babalar toplumundaki insanların bireysel sınırlarının yok denecek kadar az olmasına veya aşırı geçirgen olmasına bağlı olarak, birbirlerine fazlaca müdahale etmelerini de eleştirir. Hoca’nın meraklı bir komşusunun, “Önümden az önce bir tepsi baklava geçti” dedikten sonra tepsinin, Hoca’nın evine götürüldüğünü söylemesi, toplumumuzda birçok benzerine rastladığımız eleştirel bir hâdisedir. Hoca bu durum karşısında “Bana ne, bize gidiyorsa sana ne” diye tepki gösterirken, aslında çocuk toplumun davranışlarını, yetişkin rolüyle eleştirir.

4. Kitle İletişimi ve Çatışma

Hoca’nın fıkraları günlük yaşamın, kişilerarası iletişimin birebir yaşandığı, sosyal hayatın gerçek kesitleridir. Daha çok sözlü iletişim örneklerini gördüğümüz fıkralarda yazı ve mektup şeklinde iletişimden bahsedilse de, Hoca’nın karşılıklı iletişimi tercih ettiği görülür. Bu da onun insan ile iç içe olma, sıcak dostluklar kurma isteğinden kaynaklanmaktadır.

Nasreddin Hoca, her şeyden önce kendisine özgüveni olan, kendisini nasıl ifade edeceğini bilen, bilinçli, nüktedan, bilgelik vasıflarına sahip bir kişidir. O, sosyal hayatın aksaklıklarını sergilerken bir oyuncu, çözümler getirirken ana-baba, hâdiselere bakış açısıyla bir psikologdur. “Hoca, ana-baba, yetişkin ve çocuk rollerini yerine ve zamanına göre kullanmasını bilir. Çoğunlukla da bunları aynı fıkra içinde kaynaştırarak sergiler.” Kadılık görevini yaparken, davacının kulağına “Yemeğin buharını satan, paranın şıkırtısını alır” sözleriyle adaleti sağlayan Hoca, Yetişkin rolünü üstlenir. Davacıyı eleştirdiği için Ana-baba, bütün bunları yaparken hem kendisi hem de izleyenlere keyifli vakit geçirdiği için Çocuktur. Bilgeliğin; alay veya aşırı tevazu ardına gizlenmiş olsa bile tanındığını belirten Sayar, bilgeliği kalabalıklar arasında yanmadan ve göz kamaştıran, yavaşça yol alan bir fener gibi yaymak gerektiğini sözlerine ekler. Nasreddin Hoca’nın üstlendiği bu rol, günümüze kadar etkisini sürdürmüştür ve buna da devam edecektir. Nasreddin Hoca fıkralarındaki gizli dil örneklerinin yoğunluğu, söz konusu unsurların toplumsal bildirişimde kabul görerek, hızla yayılmakta olduğunu ve hedefine hemen ulaştığını gösterir. Bu durumun farkında olan Nasreddin Hoca da, temsil ettiği değerler ile saf, katıksız Anadolu halkının olayları çözümleyişine folklorik açıdan yaklaşmayı dener. O, hem beden dilinin, hem de sözlü iletişimin bir arada olması taraftarıdır. Çünkü bazen dil ile bazen de beden ve işaret diliyle ifadelerimiz yetersiz kalarak, farklı anlamlara yol açmakta, çatışma unsurlarını ortaya çıkarmaktadır. Diyebiliriz ki, Nasreddin Hoca, her türden insan grubunun iç çatışmalarını çocukluk, annelik, babalık, rehberlik rolleriyle çözümleyen, empatik bir toplum için gayret sarfeden eşsiz bir şahsiyettir.

***

KAYNAKÇA: Eskişehir Valiliği – Eskiyeni dergi, Haziran 2010
Yrd.Doç. Dr. Ebru ŞENOCAK – Fırat Üni. Fen-Ed. Fak. Türk Dili ve Ed. Böl. Öğr. Üyesi

ABDULLA, Behlül (1993), Dava Yorgan Davası (Molla Nesreddin Letifeleri), Bakı.

AKSOY, Ömer Asım (1991), Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü I-II, İstanbul.

ARSLAN, Mehmet-Burhan Paçacıoğlu (hzl.) (1996), Letâ’if-i Hoca Nasreddin, Sivas.

CÜCELOĞLU, Doğan (1993), İnsan ve Davranışı/Psikolojinin Temel Kavramları, İstanbul.

DÖKMEN, Üstün (1994), Sanatta ve Günlük Yaşamda İletişim Çatışmaları ve Empati, İstanbul.

ELÇİN, Şükrü (1988), Halk Edebiyatı Araştırmaları, C. II, Ankara.

FROMM, Erich (1997), Sevme Sanatı, (Türkçesi: Işıtan Gündüz), İstanbul.

HANGÜN, İkrami (2002), Elazığ Fıkraları Elazığ, (Fırat Üni. Sosyal Bil. Ens. Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi).

JAMES, Judi (2004), Beden Dili/Olumlu İmaj Oluşturma, (Çev. Murat Sağlam), İstanbul.

MOLCHO, Samy, (2000), Beden Dili (Sessiz Diliniz), (Türkçesi: E. Tülin Batır), İstanbul.

ÖNDER, Mehmet (1992), Aldı Sözü Anadolu, İstanbul.

ÖZKAN, İsa (hzl.) (1999), Huca Nasreddin Mezeklere (Nasreddin Hoca Fıkraları), Ankara.

SAYAR, Kemal (hzl.) (2004), Sufi Psikolojisi / Bilgeliğin Ruhu, Ruhun Bilgeliği, İstanbul.

TOKMAKÇIOĞLU, Erdoğan (1981), Bütün Yönleriyle Nasrettin Hoca, İstanbul.

TURCHET, Phılıppe (2005), Bedenin İnce Dili/Sinergoloji, (Çev. Yeşim Ongan Akyüz-Simla Ongan Kocaoğlu), İstanbul.

Categories: Nasrettin Hoca