Meçhul Adam

Köy bekçisi elinde uzunca bir zarf değneğini yere vura, vura bahçe kapısında göründü. Fahri ve ailesi bekledikleri haber acaba bu zarfın içinde mi saklı diye düşündüler. Zarfın üzerinde Öğrenci seçme ve yerleştirme merkezi amblemi altında adresi yazılı, Fahri adına gönderilmişti. Meraklı gözlerle Fahri, ablası ve annesi bekçinin bir an önce vermesini kapının önünde bekliyorlardı. Zarfı annesine doğru uzatan bekçinin eli havada kaldı. Zarfı almak için ablası kardeşiyle yarışıyordu. Fakat ablası daha atik davranarak zarfı kaptığı gibi sokağa fırladı. İki genç sokakta koşturuyorlardı.

Bekçi ile annesi olanlara bir anlam veremediler. Annesi bekçiden utanarak “Ele, güne karşı beni mahcup edecek benimkiler.” Diye kendi kendine söyleniyor, bekçide olayın sonunu merak ediyordu. Abla koşmaktan yorulmuştu. Kesik, kesik soluyarak pes eden ses tonuyla;
-Fahri üniversiteyi kazanırsan bana ne alacaksın? Sorusuyla teslim olacağının işaretini veriyordu. Son çırpınışlar fayda vermedi. Sokağın ortasında bir eliyle göğsünü tutarak, soluk, soluğa zarfı kardeşine uzattı. Kovalamaca bitmiş, sıra haberi öğrenmeye gelmişti. Fahri biraz nefeslendikten sonra zarfı özenle açtı. İmtihan sonuç kâğıdını herkesin duyacağı bir ses tonuyla okumaya başladı; On birinci tercihiniz Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesine üçüncü asil sıradan kayıt yaptırmaya hak kazandınız. Sonunu getirmeden iki kardeş sevinçten havalara uçtu. Örgü yumağı misali sarmaş, dolaş oldular. Bayram çocukları gibi bu güzel haberi anneleriyle paylaşmak için bahçe kapısından eve koştular. Bekçi haberi alınca evin köşesinden dönerek, muhtarlığa yönelmişti.
Annelerini evin önündeki seki’de eski çaput palanın üstünde düşünceli otururken buldular. Fahri annesinin boynuna sarıldı. Sevinçle anne üniversiteyi kazandım, anne kazandım, üniversiteyi kazandım çığlıklarıyla tekrar, tekrar annesine sarılıyor ellerini, koyup yüzünü gözünü öpüyordu. Annesi zorlada olsa gülümsemeye çalıştı. Yavrusunu bağrına basarak iki yanağından öptü, derinden iç geçirdi, yutkundu. Gözlerinden sicim gibi gözyaşları dökülüyordu. Fahri yüreği burkularak iki eliyle annesinin omuzlarını tuttu. Gözlerinin içine derin, derin baktı. Buruk sevinç yerini kahredici sessizliğe bıraktı. Annesi Gülizar Hanım üzgün titrek ses tonuyla;
-Babanı kaybettik. Ağabeylerin çalışmaya birer, birer gurbete göç etti. Köy yerinde üçümüz kala, kaldık. Elde avuçta olanı siz biliyorsunuz. Bu halde ben seni gurbette nasıl okuturum derken, gözyaşları yanaklarını yol etmişti.
Gülizar Hanım kırk elli yaşlarında, esmer uzun boylu çilekeş Anadolu kadınıydı. Atik, tuttuğunu koparan, ev işlerinin yanında, atla tarla süren, çapa, yolma işlerinde maharetliydi. Köyde cesareti, becerisi çalışkanlığı ile tanınırdı. İlkokulu bitirdikten sonra erken yaşta evlenmiş, bu evlilikten üç oğlu, dört kızı oldu. Eşini kaybedene kadar üç kızı iki oğlunu evlendirdi. Bu güne gelene kadar sevinci, kederi, mutluğu, acıyı tattığı bir yuvası vardı. Rahmetli eşi, dürüst, çalışkan, köyde sevilen, sayılan sözü dinlenen biriydi. Oğullarından en büyüğü İzmir’e, ortanca oğlu Şuhut’a çalışmak için gitti. Köyden en son oğlu ile ellerinde toprağı işleyerek geçinip gidiyorlardı. Kimseye yük olmadan kendi kendilerine yetiyorlardı.
Fahri karar vermeliydi. Yedi yıl emek verdiği, dirsek çürüttüğü tahsil hayatına üniversitede devam etmeliydi. Ya da köyde kalıp çifte, çubuğa, bostana bakmalıydı. Arkadaşlarıyla mektuplaşıyordu. Okul arkadaşlarından yirmiye yakını üniversite imtihanı kazanmış. Çeşitli üniversitelerin siyasal bilgiler fakültesinden, eğitim fakültesine, hukuk fakültesinden, fen fakültesine, edebiyat fakültesine kadar çeşitli bölümlere yerleşmişti. Samimi arkadaşı Cavit Ankara Hacettepe Üniversitesi Elektrik Mühendisliği bölümüne yerleşmişti. Yedi yıllık emeği, matematik öğretmenleri Ahmet beyin emekleri boşa gitmemişti, gitmemeliydi, gitmeyecekti. Aklı ve duyguları birbirine galip gelmeye çalışıyordu. Kayıtlar başlamış, her geçen gün ona acı veriyordu. Karar veremiyordu. Karasızlık karanlık geceler gibi kâbus olmuştu. Artık sıkıntılı günler geride kalmalıydı. Ailece Fahrinin tahsiline devam kararı verildi. İlk çalışmalar üniversite kayıtları için istenen belgeleri hazırlamaya başlanıldı. Üniversite seçme ve yerleştirme merkezinin gönderdiği sonuç belgesinin yanında lise diploması, nüfus cüzdanı sureti, sabıka sicil kağıdı, ikamet ilmuhabiri, altı adet vesikalık fotoğraf, günlerce uğraşarak bir araya getirildi. Büyükçe bir zarfın içine özenle yerleştirildi.
Gülizar Hanım hasattan sonraki mahsulün bir kısmını, ekmeklik buğday, tohumluk arpa, çavdar. buğday olarak ayrı, ayrı ambarlarda depolamıştı. Kalanın bir kısmını da kasabadaki zahireciye satmış, parasını kız erkek ayırmadan çocuklarına eşit olarak paylaştırdı. Bir miktarda gelecek yılın harmanına kadar harçlık olsun diye ayrı ambarda depoladı. Köyde kış hazırlıkları yıllık bulgur, dene, yarma göce gibi buğdaydan elde edilen yiyeceklerin yapılmasıyla başlardı. Buğday köyün çamaşırhane olarak kullanılan çeşmesinde oluklarda veya temiz akarsuda güzelce yıkanır, kurutulurdu. Ocaklar üzerinde büyük kazanlarda kaynatılırdı. Köy halkı imece usulü buğdayın elekten geçirilmesinden, yıkanmasına kaynatılmasından kurutulmasına kadar birbirine yardım ederdi. Çocuklar kazanlar etrafında ocaktaki ateşte közlenen patates, taze mısırdan kazanda haşlanmış buğdaydan gölleden nasibini almak için dört dönerdi. Kışın veya bulgur kaynatma zamanında haşlanmış buğdaydan elde edilen yiyeceğe gölle denir. Sade veya şeker ilave edildiğinde çocuk, yetişkin severek yerdi. Uzun kış gecelerinin eğlence, küçük çocuğun ilk süt dişinin çıktığı zamanda kutlama yiyeceği olarak kültürümüzde yeri vardır. Ekmeklik buğday yine temizce yıkanır, kurutulur, en yakın köydeki un değirmeninde yeterince öğütülür. Har har denilen yünden köydeki kadınlar tarafından dokunan büyük çuvallarda saklanırdı. Bu undan bir yıllık, erişte tutmaç gibi çeşit, çeşit bol yumurtalı makarna kesilir, tarhana hazırlanırdı.
Fahrinin yüksek okul tahsili Gülizar Hanımı ve ailesini maddi olarak zorlayacak. Yine ayrılık, yine gurbet, yurdundan yuvasından ayrılık Anadolu insanın kaderidir. Başlık parası, iş kurmak, vatan borcu, tahsil için düşer yollara arkasından türküler yakılır, şarkılar söylenir.” Yârim İstanbul’u mekân mı tuttun,” “Gel tezkere gel “,”Gurbet o kadar acı ki ne varsa içimde”… Köyden bir yolcu daha, elinde okula kayıt evrakları annesinin cebine zar, zor koyduğu sınırlı yol parası Afyonkarahisar tren istasyonunda Eskişehir yönüne gidecek treni gözlüyor. Önce trenle Eskişehir’e ulaşacak oradan Bursa’ya otobüsle geçecek. Öğleden önce Eskişehir tren istasyonuna geldi. Otobüs terminaline yaya gitmek zaman alacağından, gardan Odunpazarı istikametine giden belediye otobüsüne bindi. Futbol sahası önünden geçerek Reşadiye cami önünde indi. Taşhan’dan Hamamyoluna, Asarcıklı caddesinden otogar’ın çıkış kapısına ulaştı. Otobüs şirketlerinin otogarda yolcu bileti satan yazıhanelerini tek, tek dolaştı. Bursa’ya gidecek ilk otobüse bilet kestirdi. Peronda bekleyen otobüsün kapısına adımını atar atmaz, ”Ankara’dan gelip İnegöl, Bursa istikametine devam etmekte olan Uludağ Turizm on ikinci perondan harekete hazırdır. Sayın yolcularımıza önemle duyulur.” Uyarısı otogarda yankılandı. Saatler on biri gösteriyordu. İstanbul, Ankara, İzmir, Afyon Kütahya gibi şehirlere, Sivrihisar, Çifteler, Mihallıçık gibi ilçelere giden çeşitli turizm şirketlerine ait otobüsler sırayla otogarın çıkış kapısına yöneldi, Bir anda izdiham oluştu. Ancak beş on dakika sonra otogardan çıkış yaptılar. Bursa otobüsü porsuk üzerindeki köprüden geçerek, Sivrihisar caddesinde İstanbul yoluna döndü, Yavaş, yavaş ilerleyerek, Doktorlar caddesinden İstasyon köprüsünün üzerinden tuğla, kiremit fabrikaları bacalarının yükseldiği yere gelince, şekerle karışık keskin vanilya kokusu otobüsün içinden hissediliyordu. Bu koku önünden geçmekte oldukları Eti bisküvi fabrikasının bacasından sızıyordu, Bazen bu kokuyu rüzgâr şehrin içlerine kadar sürüklerdi. Tepebaşından yolun sağındaki Anadolu Üniversitesi Eczacılık Fakültesi giriş kapısından geçtikten sonra otobüs durdu. Tepebaşı yazıhanesinden birkaç yolcu aldı. İstanbul yoluna girdi, Eskişehir’i geride bıraktı.
Bilecik il sınırından sonra Bozüyük ilçesine varmadan Bursa ayrımına gelince organize sanayi bölgesindeki fabrikalarından yükselen dumanlar gökyüzünü kaplıyor, kimyasal madde kokuları insanın genzini yakıyordu. Bozüyük ayrımından sonra düzlükler yerini engebeli, dağlık ormanlık araziye bıraktı. Artık bir vadide yol alıyorlardı. Dar bir yol, iki kenarı ağaçlık yüksek tepelerin arasından geçiliyor. Çam ağaçlarının yerini kestane ağaçlarının aldığı yere gelince geniş düzlüklerde kurulmuş yerleşim merkezine ulaşıyoruz. Burası İnegöl ilçesi, kestane şekeri, ağaç işleri, mobilyası, köftesi ile meşhur, sanayisi gelişmiş, kestane, şeftali, erik gibi meyvesi, patlıcandan bibere kadar sebzesiyle tanınınmış Bursanın en büyük ilçelerinden biridir. İnegöl’den çıkarken Uludağın haşmetini, serinliğini hissetmeye başlarsınız. Otobüs kıvrıla, kıvrıla yolları yutuyordu. Kestel’e ulaşınca Bursa yukarıdan çarşaf gibi ovaya yayılmış olarak görülüyor. Ankara yolundan şehrin merkezine ilerliyoruz. Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesinin önünden geçerek Santral otobüs garajına ulaşıyoruz. Üniversiteli yolcumuz mahmur, yorgun gözlerle etrafını süzerek, adres soracağı birini gözüne kestirmeye çalışıyor. Çekingen, tedirgin tavırlarından yabancı olduğu anlaşılıyor. Otogardaki polis bürosuna yöneldi. Müsait durumdaki polis memuruna elindeki adresi göstererek bilgi almak istediğini söyledi. Memur eline aldığı kâğıdı evirip, çevirdi, bir eliyle şapkasının kenarından başını kaşıdı. Gözlerini uzaklara dikerek kâğıdı iade ederken;
-Kapıdan çıkacaksın karşıya geçeceksin. Fevzi Çakmak caddesinin köşesinden yirmi üç numaralı belediye otobüsüne bineceksin. Dedi.
Otogar çok kalabalıktı. Elinde valizi Fahri kalabalık arasından çıkış kapısına zor ulaştı. Fevzi Çakmak caddesinde önünde birkaç kişinin beklediği, tabelasında belediye sembolü bulunan durağı gördü. İlk yolcuya yirmi iki numaralı otobüsün geçip, geçmediğini sordu. Beklemeye başladı. Çeşitli semtlerden gelen otobüsler yolcu indirip, bindirip yollarına devam ediyordu. On dakika sonra modeli eski nerdeyse hurdaya ayrılacak yaşlı bir otobüs, homurdana, homurdana koyu kara dumanlar savurarak durağa yanaştı. Beklediği otobüs buydu, Yirmi iki Fethiye köyü yazıyordu. Otobüse binmek için ön kapıya yöneldi. Otobüsten inen bir yolcu inilir, yazısını göstererek “binişler arka kapıdan” uyarısında bulundu. Duraktaki yolcularda arka kapıdan iniyorlardı. Son yolcu olarak ayağını otobüsün merdivenine ayağını atar atmaz. Biletçinin “Boşlukları dolduralım, ilerleyelim beyler!“ sesi yankılanıyordu. Biletçi arka kapıyı gören son arka koltuklar arasındaki boşlukta yeri vardı. Bir taraftan bilet kesiyor, bazen ayağa kalkıyor, otobüsün içini kontrol ediyor. Öndeki şoför’e duruşlarda kalkışlarda yardım ediyordu;
-Paso, bozuk para lütfen ilerleyelim baylar bayanlar, merdivenden yukarı çıkalım, kapı çarpar! Kaptan arka kapı tamam hareket edebiliriz gibi komutlar veriyordu.
Bu arada otobüs yorgun, yaşlı gövdesiyle isteksiz salına salına, homurdanarak ilerliyordu. Şoför gürültü ile vitesi değiştiriyor yükseltiyor, alçaltıyor. Hızı artıkça diferansiyelden, karasörden, kapılardan camlardan gelen sesler, yolcuların seslerine karışıyordu. Mudanya yolundan; Çırpan mahallesi, kültür park, Gazi Akdemir, Sırameşeler, paşaçiftliği duraklarını geçtikten sonra sanayi caddesine, İhsaniye, Esentepe mahallesi, Fatih caddesi, Funda, Kırlangıç sokaktaki durakta durdu. Son durak burası olmalı şoför ve biletçiden başka yolcuların hepisi otobüsten indi.
Fetihiye köyünde, sık ağaçlı bölgeyi geçti. Tek katlı büyükçe bir binanın önünde bir kalabalık gördü. Ellerinde evrakları tek sıra bekliyorlardı. Memleketimizin çeşitli bölgelerinden kayıta gelmiş üniversiteyi kazanan gençlerdi. Son sıraya geçti, evraklarını çıkardı, beklemeye başladı. İşlemler uzun sürüyordu. Bekleyenler her an artıyordu. Her biri önündeki ve arkasındakiyle sohbete koyuldu. Kayıt esnasında hangi evrakların istendiği, Bursa’da nerede kiminle kalacağı, nereli olduğu, hangi liseden mezun olduğu kredi, yurt müracaatları gibi öğrencileri meşgul eden sorular, cevaplar sohbet uzayıp gidiyordu. Zaman daralıyor, kayıt işlerimi bitirebilecek miyim kuşkusu herkesin yüzünden okunuyordu. Önünde Trabzonlu Sadeddin, arkasında Erzurumlu Emrullah ile tanıştı. Bursa da ki resmi, özel yurtlardan pansiyonlardan, öğrenci evlerinden, ev kiralarından konuştular. Devlet öğrenci kredisi almak için öğrenci kaydını yaptırması gerektiğini, aklına takılan konulardaki soruların cevaplarını arkadaşlarından öğrendi. Sadeddin kaydını yaptırmış sıra kendine gelmişti. Zarftan evraklarını çıkardı, memura uzattı. Memur kendi masasıyla ilgili evrakları aldıktan sonra geri kalanını iade etti, işlem tamamlanınca ikinci masaya yönlendirdi. İkinci, üçüncü masada aynı işlemler. Son masada üniversite öğrencesi belgesini aldı. Öğrenci işleri bürosunda tasdikletti, aslından çoğalttı. Sıra Kredi ve yurt müracaatına gelmişti. Kendisine doldurup, kefil muhtar gibi bazı kişilere imzalatıp, tasdikletip getirmesi için onlarca sorunun yer aldığı bir form tutuşturuldu.
Günün son saatleri, Bursa’da geceleyecek yeri yoktu. Şehri de tanımıyordu. Memlekete gitmekle burada gecelemek arasında beyni ile duyguları medd-i cezir oynuyordu. Cebindeki parayı saydı. Köye dönüş yol parasını hesapladı. Ayrıca sekiz aylık eğitim süresince barınabileceği bir mekân bulmalıydı. Memleketten dönüşte ortada kalmamalıydı. Bunları düşünürken bir şefkat eli omzuna dokundu. Geriye döndüğünde kayıt sırasında tanıştığı Erzurumlu Emrullah gözleri sevgiyle dolu, tebessüm ederek ona bakıyordu. Selamlaştıktan sonra, birbirine yeni tahsil hayatlarında başarılılar dilediler. Emrullah;
-Bu gün Afyon’a dönecek misin? Bursa’da kalacak yerin var mı? Gibi soruları peş peş’e sıraladı. Fahri;
-Henüz Bu gece burada kalmaya karar veremedim. Bursa’da akrabam, tanıdıklarım da yok, kalırsam bir otelde kalmayı düşünüyorum. Ayrıca fakülte eğitime açıldığında barınacağım yurt araştıracağım dedi.
Emrullah iki yıldır Bursa’da ikamet ettiğini, öğrenci evinde üniversiteye hazırlandığını, kendisini de bu eve misafir olarak davet etti. Fahri ilk defa karşılaşıp, tanıştığı birisinin evinde kalmayı uygun görmedi. Teklifi geri çevirmek veya kabul etmek ne kadar doğru olur? Yol parası, otel parası… Düşünürken arkadaşı teklifinde ısrar ediyordu. Çaresiz, ikna oldu. Fakülteden çıktılar, konuşarak on dakika yürüdüler. Ana caddeden dolmuşa bindiler. Uzun bir süre gittikten sonra büyükçe meydanda indiler. Şehir merkezine geldikleri heykellerden, yapılardan belli oluyordu. Ara sokaklardan geçerek bir apartman dairesine girdiler.
Emrullah bu apartman dairesinde dört arkadaşıyla beraber kalıyordu. Aynı fakülteden iki arkadaştılar. Şu anda Emrullah tek başına kalıyordu. Diğer arkadaşları yaz tatili olduğundan memleketlerine gitmişlerdi. Akşam yemekleri üzüm, peynir ekmek gibi hafif yiyeceklerdi. Namazlar eda edildikten sonra çay eşliğinde sohbete koyuldular. Memleketteki ahvalden; Ailelerinden, maddi durumlarından, geçmişteki tahsillerinden, geleceklerinden konuştular. Gece güzel bir uykudan sonra sabah yakındaki camiden gelen müezzinin yanık sesiyle uyandılar. Fahri sabah kahvaltısında Emrullahın bu öğrenci evinde fakülte açılınca da kalma teklifini düşündü. Başka çaresi yoktu. Devlet yurdunda kalmak için sonuçları beklemek gerekti. Geçici kalmak şartıyla Emrullahın teklifini kabul etti. Artık gönül rahatlığı ile memleketine dönebilirdi. Sabah ilk otobüsle Eskişehir’e Eskişehir’den Trenle Afyon’a Afyon’ da köyünün otobüsüne yetişebilirse durmadan yoluna devam edecekti.
Köyde annesi ve ablası Fahrinin yolunu dört gözle bekliyordu Bir gün önce köy meydanında son gelen vasıtaya kadar beklemişler, yolcular arasında Fahriyi görememişlerdi. Bugünde erkenden köy meydanında onu bekliyorlardı. Afyondan gelen otobüste o yoktu. Çünkü tren tehirli geldiği için otobüsü kaçırmıştı. Şuhut’a kadar gelmiş, oradan Mustafa Çavuş emminin traktörüyle köye ulaşmıştı. Gün boyunca yolculuk onu epey yormuş, hırpalamıştı. Hele traktör römorkunun üzerinde böbrek taşlarını düşürecek şiddette sarsıntı, toz toprak bunun üstüne tuz biber olmuştu. Amacına ulaşacak birçok işi başardığı için mutlu, umutlu olarak köy meydanında indi. Onu bekleyenlerin olmasını sevincini bir kat daha artırıyordu. Akşam ezanı çoktan okunmuş, karanlık çökmeye başlamıştı. Hafifte akşam rüzgârı esiyordu. Serinlik onları üşütse de, yürekleri patlamaya hazır volkan gibi atıyordu. Hiç konuşmadan yürüdüler. Bahçe kapısında Gülizar Hanım sessizliği bozdu.
-Hoş bulduk sözünden gayri kelam etmedin. Anlat bakalım ne gördün, ne geçirdin gurbet ellerde, de bize hele!
Fahri Bursa’da olup bitenleri tek tek anlattı. Gülizar Hanımın anlatılanlardan biraz olsun yüreği ferahladı. Geçici olsa da Bursa’da barınacağı bir yerin bulunması onu çok sevindirdi. Annesini mutmain ettikten sonra ablasının sorularını cevapladı. Bursanın Afyona uzak olmadığını, günün şartlarıyla yaklaşık beş altı saatlik yol olduğunu, etekleri yeşillere bürünmüş Uludağı, dilinin döndüğü kadar orada gördüklerini anlatmaya çalıştı. Akşam yemeğini yediler. Yatsıdan sonra yataklarına çekilmeden önlerindeki günlerde yapacakları işleri düşündüler planladılar. Fakülte kasım ayında açılacak bu süre içinde köyde yarım kalan işler tamamlanacak; Kıraç tarlalar ekime hazırlanacak, tohumluklar temizlenecek, suni gübre ilçeden getirilecek, tohum ekmek için traktör bulunacaktı. Bostandaki kavun, karpuz kabak mısır fasulye gibi ürünler hasat edilecek değerlendirilecekti.
Sayılı günler çabuk geçer derler. İşte Fahrinin üniversite hayatı başlamadan köydeki son günü; Köy kahvesinde köy berberinde saç sakal tıraşı oluyor. Beden temizliği elbise temizliğini tamamlıyor. Annesi ablası bir taraftan en küçük ağabeyinin askerden getirdiği büyükçe deri bavula temiz iç çamaşırlarını, yün kazaklarını, çoraplarını takım takım yerleştiriyor. Kendisi de yatılı okuldan kalma valizine özel eşyalarını yerleştirdi. Ayrılığın saati geri saymaya başladı.
Çilli, kırmızı ibik horoz bu sabah bir başka ötüyor. Fahrinin gurbet günlerinin başladığını komşulara duyuruyor. Annesi çoktan uyanmış gaz lambasının cılız ışığında sabah namazını bitirmiş elleri havada dua ediyor. Fahri mahmur gözlerle alaca karanlıkta etrafını süzüyor. Yatağından fırladı. Sabah namazından sonra ahırdaki hayvanların bakımı için annesine yardıma koştu, bu arada ablası meşhur Afyon tarhana çorbasını sofranın üzerine koymuş tahta kaşıkları sininin kenarına dizmişti. Ayrılık saati gelmişti Annesine sıkı sıkı sarıldı iki elinden öptü, hayır duasını istedi. Ablası, anne oğlun vedasını seyrediyor, gözyaşlarına engel olamıyordu. Vedalaşmadan sonra elinde eşyaları Fahri kendini köy meydanında minibüsün yanında buldu. Köyde duymayanlar Fahri askere mi, çalışmaya mı gurbete gidiyor diye bir birine soruyordu. Hele köy muhtarı duymamış haberi yokmuş gibi alay edercesine sırıtarak ; – Emmioğlu hayrola elinde bavullar yollara düşmüşün. Diye sordu. Fahri cevap vermeye fırsat bulamadan Topalların Mehmet Amca;
-Köyümüzün medar-ı iftiharı gençlerinden Fahri üniversiteyi kazandı. Bursa’ya tahsile gidiyor. Duymadınız mı? Dedi.
Minibüs şoförü direksiyona geçti. Kontağı çevirmeden, arkaya döndü. Göz ucuyla yolcuları saydı. Elindeki tespihi direksiyon konsülün üzerindeki sigara ve çakmağın yanına koydu. Dikiz aynasına bakarak montunu kasketini düzeltti. Bıyıklarını burduktan sonra vitesi boşa aldı, ”Ya Allah, Ya Bismillah” diyerek kontağı çevirdi. Afyon, Eskişehir derken Bursa Santral Garaj’da arkadaşı Emrullahı karşısında buldu.
Bursa’da Yükseköğrenim hayatı başladı. Öğrenci evinde beş arkadaş uyum içinde, kardeşten de öte yaşıyorlardı. Kendisine devlet yurdu çıkmamıştı. Fakat öğrenci kredisi almaya ocak ayından itibaren başladı. Evle fakülte arasındaki gidiş geliş otobüs parasını bu kredi karşılıyordu. Mutfak, kira, elektrik su parası giderleri ortak veriyorlardı. Bunu da annesinin köyden gönderdiği harçlıkla karşılıyordu. Bursanın iklimi ılımandı, kar ancak Uludağ da etkili oluyordu. Isınma giderleri yok denecek kadar azdı. Zemheride biraz ısınmada zorlandılar. Birinci yarıyıl bitmiş vizeler, finaller derken, tatile girdiler.
Fahri tatil için köye geldiğinde, ablası için evlenme kararı verilmişti. Sözden sonra hemen nişan hazırlıkları için oğlan tarafı diretiyordu. Gülizar Hanım son evlenen oğlunun düğün borçları altında ezildiğini, en küçük oğlunun Bursa da yüksek öğrenim gördüğünü söylese de söz dinletemiyordu. İlkbaharda nişan, harman sonu düğün diyorlardı. Fahri için artık sıkıntılar başlayacak demekti. İkinci yarıyılı da öğrenci evinde geçirdi. Bazı günler okul çıkışı bir saatten fazla yürüyordu. Yola vereceği parayı evin masraflarına vermesi gerekiyordu. Böylece arkadaşlarına karşı yüklü olmaktan kurtulacaktı. Yıl sonu imtihanları başarılı geçti. Yaz tatili için memleketine döndü. Yaz mevsimi onun için köyde çalışmakla geçti. Ablasının düğünü de olmuş, borçları annesinin sırtına yüklenmişti. Maddi durumları iyice zayıfladı. Bursa da Fahriyi zor günler bekliyordu. Öğrenci evi daha uzağa taşınmış, okula ulaşmak için iki otobüse binmesi gerekecekti. Bu yol masrafının iki katına çıkması demekti. Emrullah tan ayrılmak zorunda kaldı.
Diğer üç arkadaşı ile okula yaya gidip gelebileceği ev aradılar. En yakın tarihi bir iş hanında bir oda kiraladılar. Kasım ayından sonra havalar serinlemeye başladı. Zemheride daha soğudu. Emanet bir saç soba tedarik ettiler. Akşamları iş hanında esnaflardan kimse kalmadığından oda soğuk oluyordu. Manavdan aldıkları limon sandığı, esnafın çöpe attığı, karton mukavva kutuları toplayarak ısınmaya çalışıyorlardı. Soğuğun en şiddetli olduğu gecelerden birinde topladıkları yakacak bitmişti. Soba sönmüş üç arkadaş ertesi günkü imtihana hazırlanıyorlardı. Oda gecenin saati ilerledikçe daha soğuyordu. Battaniyelere bürünmüşler okuduklarını anlamaya çalışıyorlardı. Dışarıda soğukla beraber şiddetli bir fırtına çıkmıştı. Pencereler ıslık çalıyordu, soğuk odanın içinde bile insanın iliklerine işliyordu. Sabah ezanına yakın yorgunluktan üşümekten sızmışlardı. Dışarıdan gelen bugüne kadar duymadıkları gürültü sesiyle uyandılar. Sanki duvar yıkılıyor veya bina göçüyor duygusuna kapıldılar. Pencerelere koşuştular, dışarısı zifiri karanlık, bir şey görülmüyor. İçeri buz kesiyor, küçük tüplerini yaktılar, üzerinde sabah kahvaltısı için çay demleniyor, birazcık ta odanın soğuğu kırılıyordu. Okul hazırlıklarını bitirdiler. Saatler sekizi gösterdiğinde hanın önünde kalabalık çoğalıyordu. Belediyeden zabıta ekipleri gelmiş, kökünden sökülerek devrilen kurumuş asırlık çam ağacının başında keşif yapıyorlardı. Ellerinde kitapları okula gitmekte olan gençleri gören zabıta memurları amirlerine bir şeyler söyledi. Belediye zabıta çavuşu bu gençleri yakından tanıyordu. Zabıta çavuşu arabadan aldığı baltayı uzatarak Fahri ve arkadaşlarına;
-Bu devrilen kuru çam ağacı sizindir. Alın bu baltayı parçalayın dedi.
Fahri ve arkadaşları teşekkür ederek, hemen kitaplarını kenara koydular, ağacın kuruyan dalarını gövdesinden ayırdılar. Gövdeyi üç dört parçaya bölerek odalarına taşıdılar. Gövde parçalarını kırmak işini okul dönüşüne bıraktılar. Bu kuru asırlık çam ağacı onlara Cenabı-ı Allahın lütfüydü. Artık geceleri üşümeden ders çalışacaklardı. Kış boyunca yaktılar, bir kısmı ertesi kışa arttı. Fahri yüksek öğreniminin üçüncü yılını da bu tarihi hanın loş, nemli odasında geçirecekti. Bu han odası iki yıl üniversite öğrencilerine barınak oldu. Acı tatlı günleri yaşadılar iki arkadaşı ikinci yılın sonunda okullarını bitirecekler, belki Bursa’ya dönmeyeceklerdi. Haziran ayının son günleri, finaller bitmiş, Fahri son sınıfa geçmişti. Buruk bir sevinçle memleketine döndü Gelecek yıl arkadaşlarından ayrılacaktı. Annesinin maddi durumu iyice zayıfladı. Bazen yol parasını bile komşulardan borç alarak karşılıyordu. Eylül ayı sıkıntılarla geçti. Ekim ayının son günleri fakültenin açılmasının arifesinde kendini Bursa’da buldu. Son yılda barınacağı bir mekân bulmak için açılıştan birkaç gün önce gelmişti. Fakültede son sınıfın birinci dönemin göreceği dersleri öğrenmeye gittiğinde handa beraber kaldıkları kendisinden yaşça büyük İlhami ile karşılaştılar. Eski günleri hatırladılar. Uludağ’a çıkmak için teleferik parası bulamadıklarından, üç kafadar arkadaşın teleferik güzergâhını takip ederek Uludağ’a nasıl tırmandıklarını yâd ettiler.
İlhami fakülteyi bitirdikten sonra evlenmişti. Diyanette görev almıştı. Fakülteye diplomasının yerine verilen mezuniyet çıkış belgesi için gelmişti. İlhami, Fahrinin maddi olarak sıkıntıda olduğunu biliyordu. İki arkadaş, iki dost hoşbeşten sonra İki sokak ileride Esentepe mahallesi camisinde buluşmak için sözleşerek ayrıldılar. Fahri işlerini bitirdikten sonra elinde valizi İlhami’nin tarif ettiği adrese gitti.
Daha önceleri birkaç defa gittiği cami yıkılmış, yerine daha büyüğü yapılmaya başlanmıştı. İlhami cami lojmanında onu bekliyordu. Cami avlusunda onu görünce karşılamak için kapıya çıktı. İçeriye davet etti. Piknik tüpün üzerinde o meşhur çayını demlemiş, mükemmel bir kahvaltı sofrası hazırlamıştı. İki arkadaş kahvaltısı esnasında sohbete koyulmuştu. Bu cami lojmanı büyükçe bir oda, küçük bir mutfak, girişte bir ayakkabılıktan oluşan bir müştemilattı. Camii cemaati hayırseverlerden tedarik ettikleri ev eşyaları ile burayı tefriş etmişti. Evli biri içi küçük olduğundan boş duruyordu. Bekâr bir öğrenci için ideal bir yerdi. İlhami;
-Bak kardeşim bizim inşaat için bir bekçiye ihtiyacımız var. Seninde barınacak bir eve ihtiyacın var. Burada kal, hem bekçilik yaparsın, benim olmadığım vakitlerde mihraba geçersin diyerek bir teklif sundu.
Fahri bu teklif karşısında şaşırdı. İlk anda ne söyleyeceğini bilemedi. Düşündü. Geri çevrilemeyecek bir teklifle karşı, karşıyaydı. Acaba bekçilik görevini yerine getirebilecek miyim? Sorusuna cevaplar arıyordu. Kapıda cami dernek başkanı Hasan Bey göründü. Selam vererek bir köşeye ilişti. İlhami ikisini tanıştırdı.
-İnşaat için gece bekçisi arıyorduk. İşte aradığımız kişi Fahri den başkası olamaz dedi.
Hasan Bey bu işe memnun oldu. Uzun bir sohbetten sonra hayırlı olması dilekleriyle ayrıldılar. O gün Fahri yeni evine yerleşti. Gündüzleri Fakülteye gidiyor. Fırsat buldukça cemaatle oturup, konuşuyordu. Onların sorularını dilinin döndüğü, bildiği kadarıyla cevaplıyordu. İnşaatı dolaşıyor, ustaların halini, hatırlarını soruyor. İstek ve ihtiyaçlarını gideriyordu. Zaman, zaman müezzinlik, yapıyor, Kur’an-ı Kerim okuyordu. Hem cemaat, hem inşaat işçileri Fahriden memnundular. Bir hafta, on günlük gibi kısa bir sürede yeni hayatına alıştı. Her vakit namaza ezan okunmadan yaklaşık yarım saat önce gelen cemaatten birisi dikkatini çekiyordu. İsmini bilmediği bu kişi, ezan okunana kadar cami avlusunun dışında bekler, ezan okununca herkesten sonra camiye girer, namaz bitince her herkesten önce camiden çıkar, giderdi. Hiç kimseyle konuşmazdı. Birkaç defa kendisini bekâr evine davet etmiş, ısrarına rağmen geri çevirmişti.
Havalar soğumuş, renk cümbüşü ağaç yaprakları dökülmüş, yazdan kalma sıcak günler geride kalmış, sonbahar yerini artık kışa bırakmıştı. Semt pazarlarında ayva, nar yerine turunçgiller görülmeye başladı. Bursa’da en soğuk günler yaşanıyordu. Fahri ders çalışmaktan, oturmaktan sıkılmış, toprağa yakın sokağa bakan penceresinden dışarıyı seyrediyor, gelecekle ilgili hayaller kuruyordu. Karşıda evin köşesinde, yetmiş beş seksen yaşlarında, beli bükülmüş, beyaz sakallı, nur yüzlü meçhul ihtiyar, elindeki bastona dayanarak ayakta durmaya çalışıyordu. Yanakları soğuktan al, al nur yüzüne bir başka güzellik katıyordu. Uzunca paltosu, başında beresi beyaz bezle dolandırılmış sarığı ile bir eli cebinde abide gibi dikiliyordu. Fahri saate baktı ezan vaktine yarım saat vardı. Ceketini giydi. Sokağa fırladı. Selamlaştıktan sonra odaya davet etti. Her zaman ki gibi teklifini kibarca, insanın içini ısıtan tebessümle geri çevirdi.
-Allah(C.C) senden razı olsun, ilmini artırsın, dileklerini yerine getirsin beladan kazadan korusun dualarıyla teşekkür etti.
Birinci dönem dersleri bitmiş, final imtihanları başlamıştı. Günlerden Cuma, namazdan sonra öğle yemeğini atıştırarak geçiştiren Fahri ders çalışmaya koyulmuştu. Pazartesi günü ilk imtihan yabancı dil dersindendi. Bu derste başarılı olamadığından sınıf arkadaşı Bekir’i ders çalışmak için çağırmıştı. Saç sobaya inşaat artığı odunlardan birkaç tane atmıştı. Oda fırın gibi sıcaktı. Sobanın üstündeki çaydanlık fokurduyordu. Pencerenin camını buhar kaplamış dışarı görünmüyordu. Fahri ayağa kalktı. Pencereden dışarı bakmak istedi. Elinin tersiyle camı sildi. Başparmağı ile çocukken buharlı cama yazı yazdığı aklına geldi. Canı bir şeyler yazmak istedi. Memleketini ablasını, küçüklüğünü hatırladı. Gözleri tıpkı cam gibi buharlandı. Yutkundu, iç çekti burnu sızladı. Cama anlamsız şekiller çizdi. Sokağa baktı. Meçhul ihtiyar köşede bütün haşmetiyle bekliyordu. İkindi ezanı okunmasına yarım saat kaldığını saate bakmadan anladı. Ceketini kaptı, ayağına rastgele bir ayakkabı geçirdiği gibi sokağa kendini attı. Bugün her zaman kinden daha soğuktu. Soğuğu iliklerine kadar hissetti. Bu sefer kararlıydı. Gördüğünde yüreğinde sıcak duygular uyanan bu sevimli ihtiyarı fakirhanesinde misafir edecekti.
Büzüşerek İhtiyarın yanına sokuldu. Selam verdi. Hürmetle eğildi, elini öpmek istedi. İhtiyar elini vermedi. Bu gün hava çok soğuk üşüteceksin buyur ezanı içerde beraber bekleyelim gibi sözlerle ikna etmeye çalışsa da nafile gelmek istemiyor. Fahri ısrar ediyor, ihtiyar bir türlü odaya gelmeğe razı olmuyordu. Sonunda Fahri;
– Eğer sen davetimi kabul etmezsen, bu soğuk havada ikindi ezanı okunup, sen camiye giren kadar seninle burada bekleyeceğim. Dedi
Bu söz üzerine meçhul ihtiyar Fahrinin fakir hanesinin yolunu tuttu. Fahri yürümesine yardım etmek istedi. İlerlemiş yaşına rağmen yaydan çıkmış ok gibi elinden sıyrıldı. Hızlı adımlarla, kendisinden umulmadık çeviklikle Fahriden önce kapıya ulaştı. Boş odaya selam verdi. İçeriye girince yerdeki mindere diz çöküp oturdu. Odayı güzel bir koku kapladı. Mevsim kış olmasına rağmen bu gül kokusu nereden geliyordu. Rutubet kokusu, loş hava gitmiş, yerini ferahlık almıştı. Yüzünün nuraniliği odada daha belirgindi. Sanki odanın içinde yakamozlar oynaşıyordu. Meçhul ihtiyar konuşmayı, kendisine soru sorulmasını hiç sevmiyordu. İsmini öğrenemedi. Fahri çay, kuru yemiş ikram etmek istedi. Kabul etmedi. Yapılan ikramlara, sorulan sorulara sadece hayır dualarla karşılık veriyordu.
Kapı sertçe vuruldu. Bu gelen arkadaşı Bekir’den başkası değildi. Kapıya vuruşundan belliydi. İkinci defa vuruşuna fırsat vermeden Fahri; Gelll… Diye bir sesle girmesini istedi. Bekir kapıya yüklendi kapı gıcırdayarak açıldı. Bekir odaya adımını attığında meçhul adamı görür, görmez aslan görmüş ceylan gibi dışarı kaçtı. Arkasından ihtiyar müsaade isteyerek caminin yolunu tuttu. Fahri ne olduğunu anlayamadı. Arkadaşı Bekir Cami kapısında ihtiyarı meraklı gözlerle takip ediyordu. Fahri Bekir’in odaya girmesini istiyor, sesini duyuramıyor. Sonunda kolundan çekerek beraber odaya girdiler. Fahri meraktan çatlıyor. Bekir’e arkası arkasına sorular soruyor. Bekir;
-Hele bir dur hele, soluklanayım. Diyerek kendini tahta sandalyeye zor attı. Sakinleştikten sonra anlatmaya başladı;
-Biraz önce minderde oturan ihtiyarla bugün Ulu camide beraberdik. Aynı safta, yan yana Cuma namazı kıldık. Namaz esnasında güzel bir gül kokusu yayılıyordu. Aynı koku biraz önce burada da vardı. O buradayken bir ferahlık duyuluyordu. Camiden çıkar çıkmaz hiçbir yere uğramadan belediye otobüsüyle geldim.
İkindi ezanı okunurken namaz için son hazırlıklarını yaparak sünnet namaza yetiştiler. Tesbihattan sonra ikisi de gözü meçhul adamı aramaya koyuldu. Görmek, bulmak ne mümkün? Caminin avlusunda cemaatten önlerine kim geldiyse sordular, soruşturdular gören yoktu. Yakını, oğlu kızı var mı hangi sokakta evde oturur sorularına cevap aradılar, karşılık bulamadılar. Mahalle muhtarına kadar gittiler. Muhtar tarif edilen meçhul adamı ara sıra mahallede caminin karşındaki evin köşesinde gördüğünü, fakat ismini nerede oturduğunu bilmediğini söyledi
Günlerce araştırdılar hiçbir haber alamadılar. O günden sonra gül kokulu, nur yüzlü meçhul adam sır oldu.