Kahraman Çocuk

KAHRAMAN ÇOCUK

Osmanlı Devletinin de içinde bulunduğu ittifak Devletleri, Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmişti. Osmanlı Devleti itilaf Devletleriyle Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalamak zorunda kalmıştı. Birinci Dünya Savaşı sonuçlanmadan önce Osmanlı Devleti’nin toprakları Balkanlar’dan Basra Körfezi’ne; Anadolu’dan Kudüs’e; Kafkaslardan Libya’ya kadar, kapalı kapılar ardında; İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya tarafından gizlice paylaşılmıştı. Mondros Ateşkes Antlaşması’nın yedinci maddesi gereği; itilaf Devletleri, kendi güvenliklerini tehdit edecek bir durum ortaya çıkarsa herhangi bir stratejik noktayı işgal edebileceklerdi. Osmanlı devletine asırlardır başkentlik eden İstanbul önlerinde, Marmara sularında işte altmış parçalık savaş gemisinden oluşan itilaf Devletleri filosu…

Rıhtımda üç genç arkadaş bu manzara karşısında hüzünlü, gözü yaşlı kahroluyordu. Bu üç arkadaş; Dar’ülfünun’da görevli müderris Çamzade Mehmet Efendi, danişmend Bekirzade İbrahim Bey ve danişmend Evliyazade Salim Bey’den başkası değildi. Onlar için artık İstanbul’da bulunmanın bir anlamı kalmamıştı. Oracıkta, vatansever Türk gençleri olarak, Anadolu’ya dönme kararı aldılar. Akşam güneşi, ışıklarını boğazın sularına bırakmıştı. Üç gencin gönlünü tarifi mümkün olmayan bir sızı kapladı. Sanki sılaya değil de, gurbete çıkacak insan hali vardı. Konuşmak istemiyor, gözleri uzaklara dalıp gidiyordu, Hareketleri hayli yavaş, isteksiz isteksiz sahilde biraz yürüdüler. Bazen, ellerindeki küçük çakıl taşlarını yakamozlara doğru fırlatıyorlardı. Çamzade Mehmet ıslık ile ” Burası Muş’tur, yolu yokuştur. Giden gelmiyor, acep nedendir? “diye başlayan Yemen türküsünü çalmaya başladı. Arkadan diğerleri de sözleri hafif hafif mırıldanıyordu. Akşam karanlığı çökene kadar üç arkadaş sahilde hiç konuşmadan dolaştılar. Ayrılırken Dar’ülfünun’daki görevlerinden istifa edeceklerine karar verdiler.

Üç genç Anadolu’da aynı kasabada doğmuş, büyümüş; çocuklukları beraber geçmiş samimi arkadaşlardı. Üçü de tahsillerini İstanbul’da çeşitli medreselerde tamamlamış, Dar’ülfünun’da değişik bölümlerde görev almışlardı. Ertesi günü Bayezid meydanında buluştular. Gülmemek için kendilerini zor tutuyorlardı. Bir gün önceki kıyafetleri ile bugünkü kıyafetleri farklı idi. Dün, üzerlerinde müderris ve danişment kıyafeti vardı. Bugün ise Dar’ülfünunlular gitmiş, yerine; başlarında birer fes, bellerinde kuşak, sırtlarında mintan, ayaklarında şalvar, civan gibi Anadolu gençleri gelmişti. Çamzade Mehmet Efendi yaşça diğerlerinden birkaç yaş daha büyüktü.

Çamzade Mehmet:

-Dilekçeler hazır mı üstadlar, dedi.

Dimdik, kendilerinden emin, gözleri çakmak çakmak Çamzade Mehmed’in yüzüne bakarak tok ve yüksek sesle:

-Hazırdır üstadım, dediler.

Bayezid meydanına bakan, üzerinde Fetih Suresi’nin yazılı olduğu büyük kapıdan Dar’ülfünun’a giren üç arkadaş, istifa mektuplarını vermek için çalıştıkları bölümlere gittiler. Ayrıldıkları yerde buluştuklarında;

her birinin yüzü gülüyor, sanki üzerlerinden tonlarca yük kalkmış gibi kendilerini hafif hissediyorlardı. Neşeleri yerinde, moralleri düzgün üç arkadaş önce Fatih Camii’ni ziyaret ettiler. Şehzadebaşı’dan Bayezid’e, Harbiye nezaretinin önünden Sultan Ahmet’e doğru yöneldiler. Birkaç ay önce İngiliz savaş uçakları bu bölgeyi bombalamış; elli kişi ölmüş, yüzlerce kişi de yaralanmıştı. Bu olaydan dolayı binaların çoğu hala harabe durumda idi. Harabeye dönmüş binalardan sonra masal mimarisi Sultan Ahmet Camii’nin; altı minareli, on altı şerefeli göz kamaştırıcı bir eserin önündelerdi nihayet.

Sokaklarda yabancı askerler, Rum, Ermeni gibi azınlıkların bulunduğu semtlerde özellikle meyhane, eğlence yerlerine dalıyorlardı. Bu askerler yolda ne görürlerse, sormadan, para vermeden avuçlayıp ceplerine atıyorlardı. Bazen seyyar satıcıların tezgâhına tekme vurup dağılan üzüm, fındık gibi kuru yemişlerin üzerlerine basa basa geçiyorlar, üstelik kahkahalarla karışık kötü sözler sarf ediyorlardı. Onlar için İstanbul’da her şey birer ganimetti.

Bekirzade İbrahim Bey bu manzara karşısında öfkelendi, yumruğunu sıktı, dişlerini gıcırdatarak tam yabancı askerlere bir şeyler söyleyecekti ki, Çamzade Mehmed Efendi kolundan tutarak:

 -Ne yapıyorsun İbrahim! Şimdi yeri ve zamanı değil. Anadolu’da bize ihtiyaç var. Şimdi kahramanlık zamanı değil, dedi. Bekirzade İbrahim Bey, öfkelenerek yüksek sesle:

-Bak şu batının kaba insanlarına… Güya medeniyet sahibi olacaklar. Medeniyetleri batsın, dedi.

Zaman hızla ilerliyordu. Öğle namazı vakti yaklaştı. Eminönü rıhtımına yaklaştıklarında Yeni Camii minaresinden öğlen ezanı okunmaya başladı. Şadırvanda abdestlerini tazeledikten sonra cemaatle öğle namazlarını eda ettiler. Çevredeki aşevlerinden Helvacızade Konyalı Hakkı’nın aşevinde öğle yemeğini yediler. Hava sertti, lodos hızını artırmıştı. Şirket-i Hayriye vapurları hava muhalefeti yüzünden çalışmıyorlardı. Kadıköy’e geçmek için rıhtımdan, Karadenizli kayıkçılardan bir kayık kiraladılar. Lodos yerini kuzeyden esen rüzgâra terk etti. Kayık büyük olmasına rağmen bir sağa bir sola yalpalıyordu. Kayıkçı, korktuklarını tahmin etmiş olacak ki gençlerin yüzüne bakarak:

-Ha uşaklarum, cönlünüzü ferah tutasunuz. Allahun iznüyle sükunutle karşuya ulaşacağuz da, dedi.

 Marmara Denizi’nin soğuk sularında birkaç kayık ve tek tük buharlı gemiden başka bir şey görünmüyordu. Gökyüzünün gri fonunda, piramit şeklinde üst üste yığılmış kubbeleriyle İstanbul Camii, mescitlerinin en zarifi Sultan Ahmet Camii’nin altı minaresinin resmi çizilmiş gibi duruyordu. Cahit Sıtkı Tarancı’nın:

“Minareler katından geçiyorum,
Gökyüzü mahallesi İstanbul’un.”

mısralarında dediği gibi. Kayıkçı kürekleri çektikçe yolcuların yürekleri İstanbul’da kalıyor, yüzlerinde belirgin bir üzüntü göze çarpıyordu… Birbirlerine belli etmiyorlardı ama sanki denizde değil de hüzün deryasında kürek çekiyorlardı. Gözleri, gönülleri İstanbul’un seması altında, kurşuni kubbeler üzerinde parlayan, göz kamaştıran altın alemler üzerinde kalıyordu. Bu güzel manzarayı karartan, çirkinleştiren boğazdaki batı medeniyetinin çirkin filosu ve askerleri idi. Üç delikanlı da denizdeki zorlu yolculuğun nasıl geçtiğini anlamadılar. Kayıkçı, Kadıköy rıhtımına yanaşmıştı bile;

“Uşaklarum yolciluk buraya kadar, bahşişler lütfen!” sözü, onları bu rüyadan uyandırdı. Kadıköy iskelesinden İstanbul’u bir daha seyrettiler. Ellerinde eşyaları, yürüyerek Haydarpaşa garına geldiler. Garın merdivenlerinde boğazı tekrar tekrar seyrettiler. Ufuklara uzun uzun baktılar. Ciğerlerine denizin yosun kokusunu, derin derin çektiler. Bir batılının itiraf ettiği gibi; “İstanbul bütün güzelliği, bütün haşmeti ile Türk ‘e yaraşır. Zarf ile mazrufun bu kadar uygun düştüğü bir yer, kürenin başka hiçbir tarafında görülmez.”. Onlara da cami, saray, çeşme, çarşı, imaret, hastaneleriyle bir Türk şehri olan İstanbul’dan ayrılmak zor geliyordu.

Haydarpaşa garı kalabalık, insanlar sanki İstanbul’dan Anadolu’ya göç ediyor. Anadolu’dan İstanbul’a gelenler ise Kayseri, Konya, Kütahya gibi şehirlerden birkaç tüccardı. Anadolu’ya gidecek trende yer bulmuşlardı. Bu tren Haydarpaşa’dan hareket saati on dört kırk olan, halkın kara tren dediği buharlı trendi. Üç arkadaş Haydarpaşa garında dinlendikten sonra etrafı gezmeyi düşündüler. Fakat trenin hareket saati gelmişti. Yavaş yavaş birinci perona doğru yürüdüler. Kondüktör trenin başına gelmişti bile… Tren harekete hazırlanıyordu. Lokomotife bazıları ‘şimendifer’ diyordu. Şimendifer yuvarlak, simsiyah bacalı bir kazana benziyor, tekerleklerinin arasından durmadan bembeyaz buhar çıkarıyordu.

Üçüncü vagondan birinci mevkii yolcu bileti almışlardı. Vagondan vagona geçerek yerlerini buldular, eşyalarını koyarak kompartımana yerleştiler. Kompartımanda kendilerinden başka iki kişi daha vardı. Lokomotif acı acı düdük sesinden sonra demir tekerleklerin raylar üzerindeki çıkardığı cufff… cuffffff… cufffffff… sesleriyle hareket etti. Tren, raylar üzerinde nazlı nazlı yol alıyordu. Kompartımanın penceresinden bakıldığında manzara doyumsuz güzellikteydi. Mevsim sonbahardı ve ağaçların sararıp caddelere dökülen yaprakları adeta bir tablo gibiydi fakat hava da soğukluğunu hissettiriyordu.

Tren irili ufaklı yerleşim merkezlerinde duruyordu. İnen binen yolcular; köylüsü, kentlisi, işçisi, memuru, ırgatı, amiri, hastası, sağlıklısı yolculukta treni tercih ediyordu. Yavaş yavaş akşam oluyordu ve tren nihayet Adapazarı Arifiye istasyonuna varıyordu… Haber verildiğine göre burada uzun zaman kalacaklardı. İstanbul’dan yanlarına aldıkları nevaleleriyle karınlarını doyurdular. Vagondan indiler, akşam namazı için abdest tazelediler, istasyonun mescidinde namazlarını huşu içinde kıldılar.

Mescitte trende görmedikleri; başında büyükçe bir sarık, üzerinde uzun cübbesi, bembeyaz sakalı olan yetmiş yaşlarında seçkin bir zatla karşılaştılar. Namazdan sonra mescidin avlusunda konuşmaya başladılar. Bu kişi kendisinin Özbek Tekkesi müritlerinden Abdulhakim Sivasi olduğunu söyledikten sonra fısıltı şeklinde sesini alçaltarak, etrafını süzerek, Anadolu’daki işgal devletlerine karşı direnişe katılmak ve Erzurum’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrıldığını söyledi. Trende İngilizler’e çalışan Ermeni, Rum asıllı hafiyelerin bulunduğu için bu yolculuk sırasında tedirgin, endişeli olduğunu ve şüpheleri üzerine çekmemek için tedbirli olması gerektiğini anlatıp bu üç gencin yanından hızla uzaklaştı.

Tren Arifiye’de yarım saatten fazla mola verdi. Birden üç defa uzun uzun düdük çaldı. Bilecik’e doğru hareket etti. Üç arkadaş kompartımanlarına geldiklerinde, yol arkadaşlarının değiştiğini gördüler. Yeni yol arkadaşlarının kılık kıyafetlerinin farklı olduğu gözden kaçmıyordu. Meşhur ‘Kâtibim’ şarkısındaki gibi başlarında fes, üzerlerinde kolalı gömlek, kravat, ceket ve pantolon… Bir şemsiyeli, kantocu bayan eksik. Kompartımanda yolcular arasında çıt dahi çıkmıyordu. Gecenin karanlığı gökyüzünü kaplamıştı. Çamzade Mehmet, pencere kenarında uyumaya çalışıyordu. Raylar üzerindeki tekerleklerin çıkardığı, orkestrayı andıran sesler yavaşlamaya başladı. Belli ki başka bir istasyona gelmişlerdi. Kondüktörün sesi vagon koridorunda yankılandı.

-Şimendiferimiz Pamukova’da on beş dakika rötar verecek!

Makinist istasyon girişinde tren düdüğüne uzun uzun asıldı. Yavaş yavaş birinci peronda durdu. Pamukova istasyonunda normal olmayan bir hareketlilik göze çarpıyordu. Süvariler oradan oraya at sürmesinden; üniformalı İngiliz askerleri üçerli dörderli gruplar halinde, bazılarının elinde denizci feneri vagonlara inip binmelerinden Şark ekspresinde arama olduğu anlaşılıyordu. Arama sırası yolcularımızın kompartımanına geldiğinde Arifiye İstasyonunda trene binen yolculardan kısa boylu, göbekli, saçları dökük, ensesi kat kat, simsiyah suratlı, kaşları kalın ve birbirine bitişik, top sakallı yolcu, İngiliz askerlerini görünce sırıtarak, yılışık yılışık:

-Ekspreste Britanya menfaatlerine aykırı faaliyette bulunabilecek birkaç kişi var, dedi. İngiliz askerlerden biri memnuniyetini belirtircesine saygıyla karışık eğilerek; “Şüphelileri teşhis edebildiniz mi?” der demez, yolcu yerinden fırladı. Askerlerin önüne düşerek arkadaki vagonlara yöneldi.

Bekirzade İbrahim olanları anlamaya çalışıyor, bir taraftan da vagonun pencerelerinden dışarıya bakıyordu. İngiliz askerlerinin sarıklı, cübbeli halktan bazı yolcuları sürükleyerek götürdüklerini gördüğünde yumruklarını sıkarak, öfkeli öfkeli:

-Yaptıklarınız yanınıza kar kalmayacak    diye mırıldandı.

İngiliz askerleri arama işlerini bitirdikten sonra tren, Pamukova istasyonundan yine uzun uzun yanık düdüğünü çalarak ayrıldı. Uzaktan ezan sesi trene eşlik ediyordu. Belli ki yatsı namazı vakti gelmişti. Arifiye’den beri konuşmayan yeni yol arkadaşları bazen bozuk bir Türkçe, bazen de Fransızcayla aralarında konuşmaya başladılar. Top sakallı:

-Bre Andrew, Özbek Tekkesi’nden beri takip ettiğimiz Abdulhakim Sivasi’yi trende göremiyorum. Bizi fark edip, atlattı mı?

Uzun boylu, fesini yana yıkmış, pos bıyıklı, kabadayı kılıklı olanı:

-En son Arifiye’de mescitten çıkarken gördüm. Boş ver Abdulhakim Sivasi’yi. Benim sana daha güzel haberlerim var. Kuzeyde yani Karadeniz’de Pontusçular Samsun, Havza gibi yerlerde teşkilatlanmışlar, silahlı çeteler kurmuşlar. Gün geçtikçe bölgede daha etkili oluyorlarmış. Biz azınlıkların himayecisi, Büyük Britanya Krallığı gerekli görürse o bölgeye de asker çıkaracakmış… Sözünü bitirmeden Andrew:

-Alexsandr… Anadolu’da halk, özellikle, müttefiklerimizden Fransız askerlerine karşı Maraş, Antep yöresinde ciddi direniş gösteriyormuş, eğer bu diğer bölgelere yayılırsa biz azınlıklar için iyi olmaz. Bu direnişleri destekleyen ve körükleyenlerin ise İstanbul gibi Devlet-i Ali Osmaniye’nin diğer vilayetlerinden Ankara, Kastamonu, Sivas ve Erzurum vilayetlerine giden devlet adamı, paşa gibi yüksek rütbeli asker, fikir adamı ve düşünürler olduğunu biliyor musun? Güya Osmanlı topraklarını Misak-ı Milli hudutlarında tutmak için Kuvay-ı Milliye adında bir silahlı teşkilat kurmuşlar.

Evliyazade Salim, Andrew’in yanında oturuyordu. Diğer arkadaşları gibi konuşmuyor, uyuyormuş gibi yapıyor, azınlıklara ait iki kişinin konuşmalarına kulak misafiri oluyordu. Konuşulanlar yüreğini kanatıyor, inciniyordu. Çünkü Osmanlı topraklarında yaşayan azınlıklara devlet yönetimi, kuruluştan bu yana artan görülmemiş bir hürriyet vermişti. Yahudi, Rum, Ermeni azınlıklar hiçbir ülkede görülmeyen huzur, zenginlik içinde ve yönetimde söz sahibi olarak yaşıyorlardı. Ticarette, sanatta her alanda Türk halkından önde idiler. Müslüman Türk halkından ne istiyorlardı? Üç genç arkadaş nöbetleşe uyuyarak geceyi geçirdiler. Tren yol boyunca sık sık durdu. Bu bazen rötar, bazen de yolcu indirip bindirme şeklindeydi. 

Bozüyük uzaktan görünmeye başladığında hafiften ezan sesleri işitiliyordu. Tan yeri ağarıyordu. Ezan sesini duyan Bekirzade İbrahim gözlerini ovuşturarak Çamzade Mehmet’e:

-Eskişehir’e geldik mi, şu anda nerdeyiz? diye sorularını sıraladı.

Doğu tarafında ufuk artık belirmeye başladı, güneşin ilk ışıkları dağların tepelerinden bulutlara uzanınca kızıllık gökyüzünde tatlı bir manzara oluşturuyordu. Şark ekspresi Bozüyük’te uzun süre bekletildi. Burada Arifiye’den binen yolculardan hafiye olduğu anlaşılan Andrew ve Alexsandr bavullarıyla indiler. İstasyon şefliğine doğru yürüdüler, sağı solu kontrol ederek şefin odasına girdiler. Uzun süre orada kaldıktan sonra kılık kıyafetinden yabancı olduğu fark edilen otuz beş- kırk yaşlarında birisiyle çıktılar. İstasyon önünden bir faytona binerek nahiyenin merkezine doğru ayrıldılar. Diğer yolcular beklemekten sıkılmışlardı. Hiç kimse rötar sebebini bilmiyordu. Az sonra Eskişehir’de yük treninin gökyüzüne yükselen kara kara dumanı görüldü. Uzun bir katar istasyona yaklaşıyordu. Vagonlarda top arabası, bakımlı atlar gibi harp malzemesi ve İngiliz askerleri bulunuyordu. Yük treni gelir gelmez, yolcularımızın treni hareket etti. Eskişehir hudutlarına girmişlerdi; yeşil, dağlık arazi yerini bozkır bir ovaya bıraktı. İşte Eskişehir istasyonu…

Kalabalık, oradan oraya koşuşturan insanlar, ikişerli gruplar halinde devriye gezen İngiliz askerler, değişik kıyafetli yabancılar, yerlerde Türkçe yazılmış el ilanları… Onlardan birinde şöyle yazıyor:

“Devleti Ali Osmani’nin hakimiyetini sürdürmesi mümkün değildir. Varlığını koruması ancak başka bir devletin himayesine girmekle mümkündür. Kuvay-ı Milliye, maceraperest şahısların tesis ettiği, Osmanlı Devletine karşı, bir mukavemettir. Bu teşkilatlara katılmak suçtur. Dostumuz İngiliz askerleri hilafet ordusuyla birlikte hareket etmektedir.”

Altında İngiliz Muhipleri Cemiyeti ismi bulunuyordu. Anlaşılan bu, Anadolu’daki işgale karşı direnişe geçen vatanperver Türk halkını etkilemeye yönelik propaganda çalışmalarından birisiydi. Üç arkadaşın ağzını bıçak açmıyordu. Birbiriyle hiç konuşmuyorlardı. Sanki birer gölge gibi sağa sola bakmadan istasyondan meydana çıktılar. Oradan bir an evvel uzaklaşmak istiyorlardı. Ellerinde eşyaları, şehrin merkezine doğru yürümeye başladılar.

Bir an önce kasabaları Sivrihisar’a gitmek istiyorlardı. Bundan sonraki yolculukları posta arabası denilen atların çektiği yaylı arabayla olacaktı. Yorgun, uykusuz ve moralsiz Porsuk çayının kenarından, yürüyerek, Baltacı Mehmed Ağa Camii’ne ulaştılar. Musluklarından sıcak su akan şadırvandan abdest aldıktan sonra, eşyalarını camide bir kenara bırakarak, saflardaki yerlerine geçtiler. Halk, camiyi tıklım tıklım doldurmuştu. Vaiz kürsüde dünya Müslümanlarının ahvalinden söz ederek, memleketin istiklalini kazanması için birlik beraberliğin önemini anlatıyordu. Öğle namazı huşu içinde eda edildi. Namazdan sonra üç genç arkadaş dışarı çıkmadılar. Vaizle tanıştılar. Ayaküstü sohbette; Eskişehir civarındaki işgal kuvvetlerinin durumundan, İngilizlerin ve Mavri Mira, Kürt Teali, İngiliz Muhipleri Cemiyeti gibi gizli yıkıcı bölücü cemiyetlerin faaliyetleri hakkında malumat aldılar. Vaizle vedalaşarak camiden çıktılar. İstanbul Oteli’ne doğru yöneldiler.

Burası Eskişehir’in merkeziydi. Baharatçılar; fırınlar; un, yağ, bulgur gibi gıda maddeleri satan dükkânlar; ayakkabıcılar; helvacılar buradaydı. Camiinin civarında şifalı kaplıcalar vardı. Kalabalık arasında yürürken posta arabası yamağının sesi duyuluyordu:

-Cöngel, Kaymaz, Sivrihisar yönüne gidecek zatlara önemle ilan olunur. Hemen hareket ediyoruz!

Üç arkadaş bu sese kulak kabarttılar, sesin geldiği yöne doğru koştular. Arabanın yamağı:

-Beyler! Arabada iki kişilik yer var; biriniz geri kalacak, kusura bakmayın. Üçünüzü alamayız arabaya, dedi. Çamzade Mehmed yamağa yaklaşarak:

-Biz üç arkadaşız birbirimizden ayrılamayız. İstanbul’dan geliyoruz. Uzun, meşakkatli bir tren yolculuğu yaptık. Uykusuz, yorgunuz. Bir an önce Sivrihisar’a ulaşmak istiyoruz, diye ekledi.

Bu sırada fesini düzelterek, sakalını sıvazlayarak, ayağındaki körüklü çizmeleri gıcırtarak, elinde kamçısı, köy ağası kılıklı araba sürücüsü otelin altındaki kıraathaneden çıktı. Arabaya yaklaşarak yamağına:

-Harekete hazır mıyız Hüseyin, diye seslendi. Yamak:

-Hazır olmasına hazırız da Hüsameddin ustam; ancak iki kişilik yerimiz var, bu delikanlılar üç kişi, bu müşkülü nasıl çözeriz, diye sordu. Sürücü, Çamzade Mehmed’e dönerek:

-Yolculuk nire delikanlı, eşyanız çok mu, dedi.

Çamzade Mehmed elindeki ve arkadaşlarındaki eşyaları göstererek, Sivrihisar’a gitmek istediklerini tekrarladı. Sürücü kafasını kaşıyarak, biraz düşündükten sonra:

-Cöngel’de biraz yükle bir yolcu indireceğiz. Cöngel’e kadar meşakkate katlanırsanız üçünüz de buyurun arabaya, dedi.

Arabacının teklifini kabul etmekten başka çareleri yoktu üç arkadaşın. Sıkışarak posta arabasına bindiler. Kendilerinden başka üç yolcuyla daha seyahat edeceklerdi. Araba, yamağın işaretiyle sürücünün “Ya Allah, Bismillah, deeh… deeeeh” sesiyle hareket etti.

Posta arabasını dört güçlü kısrak çekiyordu. Arabanın üstü kapalı yerinde yolcular seyahat ediyordu. Arkadaki boşlukta ve kapalı bölümün üstünde yük taşınıyordu. Arabanın önünde araba sürücüsü ve yamağının bulunduğu siperli bölümden kırbaç seslerine “Deeh, deeeeh kızlarım!” diyen sürücünün sesi karışıyordu. Posta arabası ağır ağır Cöngel’e doğru yol alıyordu. Posta arabaları, en az dört atın çektiği; yük ve mektup, devlet daireleri arasında yazışmalar, kıymetli evrakların taşınması için posta idaresi tarafından kiralanan, birkaç da yolcu taşıyabilen yarı özel, yarı resmi arabalardı.

Gecenin zifiri karanlığını gökyüzündeki dolunay gidermeye çalışıyordu. Fakat bulutların ay ile sobe oynama inadı buna imkân vermiyordu. Ürkütücü sessizliği, yola yakın köylerden gelen köpek ulumaları, havlamaları bozuyordu. Posta arabası gece karanlığında, yavaş ve temkinli gidiyordu. Arabacı atları kendi halinde bırakmış, gemleri gevşetmiş, bir de sözleri, “Kışlalar doldu boşaldı bugün…” diye başlayan uzun havayı söylemeye başlamıştı. Yanık sesi, gecenin sessizliğinde karşı tepelerde yankılanıyordu. Bazen uzaklarda cılız cılız gaz lambası ışıkları göze çarpıyordu. Kim bilir hangi köy evlerinin ışıklarıydı?

Cöngel köyüne girdiklerinde minareden ezan okunmaya başladı. Araba yamağının sesi duyuldu:

-Beyler Cöngel’e geldik. Bir müddet burada mola vereceğiz.

Posta arabası hana benzer bir evin önünde durdu. Araba sürücüsü, yamağının yardımıyla ahırdaki dinç atlarla, arabada koşulu yorgun atları değiştirdi. Ev sahibi yolculara tarhana çorbası, bulgur aşı ve kuru soğandan oluşan bir akşam yemeği ikram etti. Üç genç arkadaşın midesi İstanbul’dan beri sıcak yemek görmemişti. Bu yemek, deyim yerindeyse, ballı börek gibi makbule geçmişti. Yemekler yenmiş, ihtiyaçlar giderilmiş, yatsı namazı eda edilmişti. Haydi Abbas, vakit tamam, yol göründü. Yamağın sesi duyuldu:

-Araba yolculuğa hazır Hüsameddin ustam.

Araba salına salına hareket etti. Tekerleklerin kumlu yolda çıkardığı sesler, gecenin sessizliğini bozuyordu. Hava soğuk ve karanlıktı. Hiç kimseden ses çıkmıyordu. Yamak, kepeneğe bürünmüş arabanın sağına kıvrılmış; sürücü, atların dizginlerini bırakmış şekerleme yapıyordu. Atlar yolu bilircesine kendi hallerinde, ürkmeden gidiyorlardı. Kaymaz’dan sonra birkaç irili ufaklı köy geçildikten sonra Garipçe tepesi kenarından bazı evlerin cılız ışıkları görüldü. Sivrihisar’a gelmişlerdi. Sabah olmamıştı. Ezan vaktine bir, iki saat daha vardı. Posta arabası hükümetin önünde durdu. Yolcuları indirdikten sonra araba Kuzatlar’ın hana doğru hareket etti. Postane ve resmi daireler mesaiye başlayıncaya kadar sürücü, yamağı ve atlar istirahata çekileceklerdi.

Üç genç arkadaş arabadan indikten sonra ellerinde eşyaları, Camii-i Kebir’in yolunu tuttular. Uzun zaman olmuştu gurbete çıkalı. Sabahın bu saatinde eve gitmek olmazdı. Kasabaya dönecekleri konusunda haber verme imkanları da olmamıştı. Camiinin avlusuna girince batı kapısının açık olduğunu gördüler. Kapıdan girince mihrabın önünde, bazı direklerde zayıf yanan kandiller, mistik bir atmosfer; Kur’an-ı Kerim okuyan, dua eden, nafile namaz kılan müminler erkenden camiye koşmuşlardı. Onlar da şadırvandan akan buz gibi sudan abdestlerini alarak ışık bulunan birer direğin dibine çöktüler. Hem yol yorgunluklarını atıyor, hem dua ediyor hem de sabah namazı vaktinin girmesini bekliyorlardı. Minareden müezzin Sölpükzade Ömer Rıfkı’nın yanık sesi duyuldu. Ezandan önce saba makamında sala okudu. Bu sırada Camii İmamı Sobacızade Hafız Ömer Efendi mihrapta göründü. Büyükçe bir rahle üzerinde açık vaziyette Mushaf-ı Şerif ezberden Fetih suresini tilavet etmeye başladı. Minareden ezan, mihrapta Kur’an sesi birbirini tamamlıyor, insanı mest ediyordu.

Cami-i Kebir, kasabada yer alan nadir Selçuklu dönemi eserlerinden biridir. Ahşap malzemenin burada uyum içinde kullanılmasına ancak gözleriniz şahitlik eder. Bu çatı altında ahşap sanatının cümbüşünü seyredersiniz. Kıble duvarına paralel altmış yedi direk üzerine uzanan kirişlerle altı sahanlıdır. Minberi ceviz ağacındandır. Geometrik şekillerle ahşabın işlenişini, süslemesini ve hattını seyre doyamazsınız. Camiye kuzeyde kadılar kapısı, batıda şadırvan kapısı, doğu kapısı ve kadınlar mahfeli kapısı olmak üzere dört kapıdan girilir.

Ayak sesleri arttıkça Cami-i Kebir’in cemaat sayısı çoğalıyordu. Sabah namazına, erkek-kadın, tüm kasaba halkı iştirak etmeye özen gösteriyordu. Bunlardan biri hisardan gelen, beli bükük, bir elinde bastonu, bir elinde feneri, nur yüzlü, seksen yaşlarında Nazmiye Ana’ydı. “Genç insanların gündüz vakti dahi yürümekte zorlandıkları bu uzun yolu gece karanlığında nasıl aşıyorsun?” diye sorulduğunda:

-Allahım’a şükürler olsun; O’nun inayetiyle, O’nun yolunda, o yollar dümdüz susa olur. Ahh… guzum, diye cevap verirdi.

Evlerinden gelen cemaat, müezzinin kamet getirmesini bekliyordu. Evde sabah namazının sünnetini kılma imkanı bulamayanlar ise, şimdi eda etmeye çalışıyorlardı. Nihayet müezzin kamet getirmeye başladı. Kalabalık cemaat, Cami-i Kebir’in mana yüklü hicaz ikliminde sabah namazının farzını kıldı. Gurbet arkadaşları uzun, meşakkatli bir yolculuktan sonra evlerine gitmeyi, artık, hak etmişlerdi. Camiinin batı kapısı önünde, musahafalaştıktan sonra, ikindi namazında aynı camide buluşmak üzere vedalaşarak, evlerine yöneldiler.

Müderris Çamzade Mehmet Efendi ikindi ezanına yarım saat kala gelmiş, camiinin avlusunda yerini almıştı. Çünkü uzun süre uzak kaldığı kasabanın, ahalinin ahvalini öğrenmek istiyordu. İşte çocukluk arkadaşı kasabanın zanaatkar esnafından yemeni ustası Tevhid Bey, mutluluktan gözlerinin içi gülerek:

-Hoş geldin, sefalar getirdin kardeşim Mehmed….

İki eski dost sarmaş dolaş, musafahalaştılar. Hal hatır sorma faslından sonra Çamzade Mehmet Efendi:

“Kasaba ne durumda, kasaba halkı ne işle meşgul?” gibi soruları nefes almadan birbiri ardına sıraladı. Tevhid Bey:

“Kasabada kayda değer bir gelişme ve değişme yok; çiftçi, esnaf, zanaatkar kendi halinde.İşinde, gücünde. Art arda harpler genç nüfusun yok denecek kadar azalmasına sebep oldu. İhtiyarlar, çocuk yaştaki delikanlılar, kadınlar, kızlar cephede savaşamayacak durumdaki gaziler işleri devam ettirmeye çalışıyorlar. İşlerimizin durma noktasında olduğu günler oluyor, bir çift yemeni satacak vatandaş bulamıyoruz. Halk, ihtiyaçtan ziyade vatan derdinde. İstanbul hükümeti idareye hakim değil, vatan toprakları yer yer işgal ediliyor. Bir tarafta harpler, bir tarafta yokluk kasaba halkını tüketti. İstikbalimiz pek iyi görünmüyor. Allah bundan daha kötü günler göstermesin! “ diyerek sözlerini tamamladı.

Bu sırada Bekirzade İbrahim ve Evliyazade Salim de gelerek bu sohbete katıldılar. İkindi ezanı okunmak üzereydi. Kasaba ve ahalisi hakkında daha geniş bilgi toplamak için esnafı ziyaret etmeye karar verdiler. Namaz çıkışında şadırvanın yanında kasaba ahalisinden birkaç kişiyi de yanlarına alarak, Aziz Mahmud Hudai Camii’ne giden yolun başındaki dükkandan ziyarete başladılar. Bu dükkan kasabanın meşhur yemenicilerinden Tombakzade Yusuf’un dükkanıydı. Dükkanda biri sekiz, diğeri on yaşlarında iki çocuk; yetmiş yaşlarında, sakallı diz kapağından aşağı, sağ bacağı olmayan bir ihtiyar bulunuyordu. Çamzade Mehmet Efendi önde, diğerleri arkada yemenici dükkanına girdiler. Selamlaştılar, hal hatırdan sonra ziyaret sebeplerini anlattılar. Yemenici Tombakzade Yusuf gözlüklerinin üzerinden bakarak, hem söylenilenleri heyecanla dinliyor hem de elindeki yemeniyi ters düz ediyordu. Söz sırası kendine gelince, yılların gergef işlediği yüzü hüzünlendi, gözlerini uzaklara çevirerek, iç geçirdi:

-Oğullarım, sizleri niyetlerinizden dolayı tebrik ederim. Muvaffakiyetiniz için Allah’a duacıyım. Bu millet tarih boyu esir olmamıştır. Bu milletin boynuna esaret zinciri takacak hiçbir devlet çıkmamıştır. Bu millet istiklal imtihanını da başarıyla verecek. Bu çalışmanızda bana da, torunlarıma da vazife verirseniz, Yemen’de İngilizlerle yarım kalmış hesabımı kapatırım. Çanakkale’de, Galiçya’da şehit olan oğullarıma karşı vazifemi yapmış olurum. Vazifeye hazırız.

Sırayla bedestende bulunan demirciler, bakırcılar, semerciler, keçeciler, hallaçlar, yağcılar, helvacılar arastalarını dükkan dükkan gezdiler. Evliyazade Salim sohbet esnasında konuşulanları ve tespitlerini bir deftere yazıyordu. İşgalci devletlere karşı direniş konusunda kasaba ahalisinden beklediklerinden fazla destek olacağı kanaati hâsıl oldu. Yatsı namazlarını Aziz Mahmud Hudai Camii’nde eda ettiler. Camii çıkışında ertesi günü askerlik şubesine gidip düşüncelerini yetkililere anlatarak işbirliği yapmaya karar verdiler.

Buğday pazarı meydanında bulunan Hoşkadem Camii avlusunda günün erken saatinde vatansever halktan birkaç kişiyle bir grup oluşturan gençler buluştular. Yunus Hoca kümbetinin yanından mezarlığa girdiler. İşte Tahtalı Evliya’nın türbesi önündeler. Ziyaretten sonra askerlik şubesinin yolunu tuttular. Askerlik şubesinin kapısında onları nöbetçi nefer karşıladı. Askerlik şubesi kumandanı Fazıl Beyle görüşmek isteklerini bildirdiler. Nöbetçi nefer sağdan ilerideki üçüncü kapıyı gösterdi. Odanın kapısı açıktı. Grubun sözcüsü Çamzade Mehmet izin isteyerek Mülazım Fazıl Bey’in odasına girdiler. Çamzade Mehmet kendini tanıttıktan sonra geliş sebeplerini anlatacaktı ki, Mülazım Fazıl bey işaret parmağını dudaklarına götürerek ‘sus’ işareti yaptı. Misafirlerini odasına aldı. Yer gösterdi. Kapıyı kapattı. Herkes oturduktan sonra “Buyur Çamzade…” diyerek sözü ona verdi.

Çamzade Mehmet arkadaşlarını tanıttı. Daha önce İstanbul da Dar’ülfünun’da vazifeli olduklarını, vatanımızın düşmanlar tarafından yer yer işgal edilmesine tahammül edemediklerinden istifa ettiklerini anlattı. Doğup büyüdükleri bu kasabaya dönmelerinin sebebinin düşmana karşı gösterilecek direnişte vazife almak olduğunu belirtti. Kasabaya gelirken tren yolcuğunda yaşadıklarını tek tek anlattı. Bir gün önce kasaba halkını dolaştıklarını, bu konuda onların desteklerinin sonsuz olduğunu söyledi. Amaçlarının kendileriyle bu konuda istişare etmek olduğunu açıklayarak sözlerini tamamladı.

Mülazım Fazıl Bey; kasaba ve çevresinin stratejik konumu, askeri yönden gücü hakkında bilgi verdi. Odada bulunanlara son Osmanlı meclisinin aldığı Misak-ı Milli kararlarını, Mondros Ateşkes Antlaşması ve Sevr Antlaşması’nın maddelerini tek tek açıkladı. Bu anlaşmalara dayanarak Eskişehir ve çevresindeki İngiliz askeri birliklerin varlığından ve bunlara destek veren Rum, Ermeni azınlıkların yanlı tutumlarından casusluk çalışmalarından söz etti. Bütün bunların karşısında kasaba halkı olarak sizler gibi İstanbul veya diğer vilayetlerden gelen vatansever, münevver vatandaşlarımızın desteği ile Sivrihisar Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurmayı düşündüklerini söyledi. Bu maksatla 17 Teşrini’levvel 1335 tarihinde kasaba müftüsünün başkanlığında Sölpükzade Ömer Rıfkı’nın evinde gizli bir toplantı yapacaklarını haber verdikten sonra “Artık bu konuları o toplantıda daha tafsilatlı istişare ederiz.” diyerek sözlerini noktaladı.

Takvimler 1919 yılı ekim ayının on yedisini gösteriyordu. Gecenin karanlığı kasabanın üzerine bir kabus gibi çökmüştü. İnsanlar sokaklardan elini eteğini çekmişti. Ancak Sölpükzade Ömer Rıfkı’nın evinin bulunduğu sokakta bir hareketlilik, kasaba eşrafından, devlet erkanından kişiler birer ikişer eve akın ediyordu. Otuza yakın kişi toplantıya iştirak ediyordu. Müftü Mehmet Niyazi Bey dua ile toplantıyı açtı. Daha önceden kararlaştırdığı gibi başkanlığa kasaba müftüsü ve üyeler seçildi. Gündem maddelerinde işgale karşı direnişi tertip ve sevk etmek maksadıyla Sivrihisar Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulması, Eskişehir’deki İngiliz askeri birliklerine karşı ilk hareketi düzenleyen Ali Fuat Paşa’nın kuvvetlerine katılacak müfrezenin teşkili, Sivas kongresindeki kararların okunması ve bu kararlara uyulması, Maraş Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti gibi Anadolu’daki cemiyetlere yapılacak yardımlar bulunuyordu. Toplantı sabaha kadar sürdü. Bu toplantıda alınan karar gereği, Sivrihisar Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu. İdare heyeti seçimi ise toplantıdan sonraki ilk cuma günü Camii-i Kebir’de cuma namazına müteakip yapılacaktı.

Kasabanın nahiye ve köylerine bu konuda haberler gönderildi. Mütefekkir şairlerimizden Mehmed Akif, Sivrihisar’a davet edilmişti. O gün Camii-i Kebir’in önü ana baba günüydü. Köylerden, nahiyelerden, kasaba halkından erkeği, kadını; ihtiyarı, genci camiye girebilmek için namazdan saatler öncesi uğraş veriyordu. İşte beklenen misafir caminin doğu kapısında görülmüştü. Halk onu heyecanla bekliyordu. Mehmed Akif, selamlama konuşmasından sonra kürsüden şöyle diyordu:

Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak Alçak bir ölüm varsa eminim, budur ancak.
Ey dipdiri meyyit, iki el bir baş içindir Davransana… Eller de senin, baş da senindir.
Sahipsiz olan memleketin batması hakdır Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.
Veriniz baş başa, zira sonu hüsran-ı mübin Ne hükümet kalıyor ortada, billahi ne din
“Medeniyet !” size çoktan beridir diş biliyor; Evvela parçalamak, sonra da yutmak istiyor.
.

Ey cemaati Müslimin! Milli Mücadele’ye katılmak gerek; çünkü bu mücadele, İslam dünyasının kurtuluşuna hizmet edecektir.İşte birbirimize karşı irtikab ettiğimiz duygusuzluk, kayıtsızlık neticesidir ki; düşman silahı ile,düşman parası ile donatılan Yunan çeteleri, koca Aydın vilayetini, koca Bursa vilayetini yakarak, yıkarak Anadolu’nun göbeğine doğru sokuluyor da beri taraftaki Müslümanlardan “halife ordusu” geliyormuş diye istikbale hazırlanmak isteyen sersemler bile bulunuyor!………………

Bu yöne gelenler halife ordusu değil bilhassa düşman kuvvetleridir. İsteyen gençler Hamidiye köyüne kadar gidip tecrübe etsinler………

Öğle vakti girmiş, vaaz epey uzamıştı. Hava soğuk olmasına rağmen cemaat avluya taşmıştı. Halk vaazın bitmesini istemiyordu.Hutbede hatip Sivrihisar Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kurulduğunu, namazdan sonra idare heyeti seçimi yapılacağını ilan etti. Cuma namazı eda edildi.Cemaatin huzurunda yapılan seçimle idare heyetine Evliyazade Salim Efendi, Çamzade Mehmet Efendi, Bekirzade İbrahim Bey, Amasyalızade Talat Bey seçildiler. Mütefekkir, münevver şair Mehmed Akif’in konuşmaları kasaba halkını derinden etkiledi. Milli Mücadele konusunda cesaretlendirdi, birlik beraberlik olmalarını sağladı. Teşkil edilen Milli Mücadele kuvvetlerine canlarıyla mallarıyla katıldılar.

Eski Müderris Çamzade Mehmet, Bekirzade İbrahim, Evliyazade Salim; Milli Mücadele kuvvetlerinin verdiği, kısa süreli askeri topçu ve süvari eğitimini aldılar. Bir süre sonra da mülazım rütbesiyle ordu saflarında vazifeye çağrıldılar. Memleket sathında seferberlik ilan edilmiş, kasabada eli silah tutan kim varsa; hatta sokakta çelik çomak oynayan, bıyıkları yeni çıkmaya başlamış on dört, on beş yaşındaki çocuklar “şahsen” kaydı ile askere alınmış, kısa bir eğitimden sonra da cepheye sevk edilmişlerdi.

Yunanlılar Anadolu içlerine doğru işgal alanlarını geniş-lettiler. İtilaf Devletleri bunu, özellikle İngiltere’nin adına ve desteği ile yapıyorlardı. Yunanlılar Bursa’dan Eskişehir’e, Uşak’tan Afyon’a saldırıya geçti. Kütahya Muharebeleri sonunda Afyon, Eskişehir ve Kütahya Yunanlılar tarafından işgal edildi. Türk ordusu daha fazla kayıp vermemek için Mustafa Kemal’in emriyle Sakarya ırmağının doğusuna çekildi. Türk ordusu nehrin doğusunda, Yunan ordusu batısına mevzilendi. Türk ordusu yüz kilometre uzunluğundaki bir alanı müdafaa ediyordu. Yunan ordusunun top atarak saldırmasıyla Sakarya Meydan Muharebesi başlamış oldu.

Mülazım-ı evvel Çamzade Mehmet ve Mülazım Evliyazade Salim, neferleri ile kendilerine verilen cepheyi top ve havanla, kahramanca savunuyorlardı. Çatışmalar şiddetlenmiş, cehennemi bir manzara; gökyüzüne yükselen dumanlar, top sesleri, mermi vızıltıları, insan sesleri, barut kokusu birbirine karışıyordu. Karşıdaki düşman bataryası çok etkili atışlar yapıyor; topçu ve piyade neferlerimiz tek tek şehit oluyor, büyük kayıplar veriyordu. Düşman topçu bataryasını susturmak ne mümkün? Tam o sırada kahramanlarımızın yanında on yaşlarında bir çocuk beliriveriyordu;

-Selamün Aleyküm amcalar, müsaade ederseniz bir top mermisi de ben atabilir miyim?

Mülazım Evliyazade Salim öfkeli öfkeli bağırarak:

-Bu cehennemde bu çocuğun işi ne? Uzaklaştırın bu çocuğu buradan, diye neferlerine emirler veriyordu.

Mülazım-ı evvel Çamzade Mehmet neferlere dönerek:

-Biz sabahtan beri yüzlerce mermi attık, bırakalım bir tane de o atsın, ne olur sanki, dedi.

Küçük çocuk bu sözü duyunca yay gibi yerinden fırladı. Topun başına geçti. Usta topçular gibi topu düşman mevziine hedefledi. Meylini, açısını hesapladı. “Bismillahirrahmanirrahim, Ya Allah!” diyerek topu hedefe gönderdi. O da ne? Tam isabet! Top hedefini bulmuştu. Birinci patlamadan sonra hedefte ikinci bir müthiş patlama sesi daha duyuldu. Düşman topçu bataryası o anda sustu. Mülazım Evliyazade Salim, düşman bataryasına hayretle bakarak:

-Helal olsun sana! Hadi yiğidim, bir daha at.

Bataryada herkes hayretler içinde, gözler çocuğu arıyor ama nafile, çocuk ortalıkta yok. Sır olmuş. Günler sonra Yunan kuvvetleri Sakarya önlerinde mağlup olmuş, batıya çekilmişti. Topçu bataryamızda bulunan kahramanlarımız düşman mevziilerini gezerken, Türk mevziilerine kan kusturan Yunan topçu bataryasını görünce daha çok hayret ettiler. Çünkü sır olan çocuğun attığı mermi düşman havan topunun namlusuna girmiş, namludaki mermiyi de patlatmış; o müthiş patlama sesi duyulmuştu. Ondan sonra da düşman bataryasından ses seda çıkmamıştı. Bu manzara karşısında Mülazım-ı evvel Çamzade Mehmed’ in dudaklarından Ali İmran suresi on üçüncü ayeti dökülüverdi:

“Bismillahirrahmanirrahim; Birbirleriyle savaşan iki ordunun durumu size ibretti. Bunlardan bir taraf Allah yolunda çarpışıyordu. Bir taraf da imansızdı. İmansızlar, gözleriyle müminleri olduklarının iki misli görüyorlardı. Allah dilediğini yardımıyla zafere ulaştırır. Bunda anlayış sahipleri için kesin bir ibret vardır.”

Sadakallahülazim…

* * *

eml

Yorum Yaz

Mail adresi yazarsaniz yayinlanmayacaktir.
Gerekli alan*