İstanbullu Gelin

İstanbullu Gelin

Kaymaz, Anadolu’da bozkırda bir yerleşim merkezi, şirin bir nahiye. Öyle ki; çölde bir vaha misali, yemyeşil, ufacık bir belde. Gerçi memleketimizde bu isimle anılan birçok yer var ama burası Eskişehir ilimizin Sivrihisar ilçesine bağlı bir belde. Eskişehir-Ankara karayolu üzerinde, ayrıca İstanbul-Ankara demiryoluna da yakın. Anlatacağımız hikâye de burada geçiyor.
Takvimler Kurtuluş Savaşı’nın bittiği yılları gösteriyor. Memleket yeni bir savaştan çıkmış, yoksulluk yılları, genç insanlar çeşitli cephelerde şehit olmuş, geri dönenler ise yaralı, ya kolunu ya ayağını kaybetmiş, vücudunda sayısız mermi izi bulunan gaziler… Halkın çoğu ihtiyar, çocuk ve kadın.
Uzun zamandır nahiye müdürü tayin edilmemiştir. Yıllar sonra nahiyeye İstanbul’dan Kemal Bey gelir. Beraberinde çocukları ve İstanbul’da kimsesi kalmayan iki kız kardeşi de vardır. Kemal Bey ve yakınları bilgili ve kültürlü insanlar. Osmanlı zamanında sunulan eğitim imkanlarından istifade etmiş, en azından rüştiyeyi bitirmişler veya bu günkü tabiriyle Kız Meslek Lisesi’nden mezun olmuş insanlar.
Kemal Bey uzun zaman Kaymaz’da kalır. Yıllar yılları kovalar. Küçükler büyür, kızlar gelinlik çağa gelirler. Nahiye’de düşmanın zulmünden dolayı doğu vilayetlerimizden birinden hicret eden bir aile daha vardır. Bu ailenin fertleri de güngörmüş, Osmanlı terbiyesi kişilerdir. Esmer tenli, uzun boylu, yakışıklı bir genç olan Süleyman, bu ailenin ferdidir. Yeri gelir dülgerlik yapar, yeri gelir duvar ustasıdır. Velhasıl inşaat konusunda maharetlidir. Kısaca anahtar teslimi tabir ettiğimiz şekilde, temelden çatıya kadar bir evi bitirecek bilgi ve beceriye sahiptir.
Nahiye Müdürü Kemal Bey’in evinde Şaziye isminde, gelinlik çağında güzel bir kız vardır. Süleyman ile Şaziye ailelerinin oluru ile dünya evine girerler. Şaziye maharet konusunda Süleyman’dan geri kalmaz. Pasta börek işleri, yemek ve konserve yapmak konusunda çok maharetlidir. İstanbul Türkçesi ile konuşan, sevilip sayılan bir genç gelin. Hatta köyün kadınları Şaziye’ye her konuda danışmaya gelirler. Köyde Şaziye’nin ismi, İstanbullu gelin olarak bilinir
Zaman su gibi akarken, İstanbullu gelinin Hasan ve Saffet isminde iki oğlu dünyaya gelir. Süleyman ve Şaziye çifti mutlu bir hayat sürmektedir. Bir gün Ankara’daki akrabalarından bir düğün daveti alırlar.
Kaymaz’da yeni bir gün başlamakta. İstanbullu gelinlerin evinde tatlı bir telaş. İlkbahar mevsimi, aylardan mayıs, mis gibi hava. Sabah namazları eda edilmiş, Hasan’la Saffet neşeli; biri iki diğeri ise dört yaşlarında sevimli mi sevimli iki erkek çocuğu annelerinin hazırladığı sofradaki yerlerini almak için yarış ediyorlar, etraflarına mutluluk saçıyorlar.
Sofradaki yemek, Şaziye Hanım’ın Kaymaz’ın kaymaklı yoğurdundan hazırladığı buram buram tüten enfes tarhana çorbası. Çorbayı büyük küçük sofradaki herkes iştahla kaşıklıyor. Bir yandan yolculuk planları konuşuluyor.
Ankara’ya trenle gidilecek. En yakın tren istasyonu Beylikova (Beylikahır). Her gün Ankara’ya sadece bir tren var. Buharlı tren sabah 7.30’da Beylikova istasyonuna geliyor. Yolcu indirip bindirecek kadar istasyonda kalıyor ve hemen hareket ediyor. Sabah çorbası içiliyor, yol hazırlıkları tamamlanıyor. Herkeste yol heyecanı başlıyor. Yardımcılarının hazırladığı yaylı arabaya biniyorlar. Arabada Süleyman Bey, eşi Şaziye Hanım, çocukları Hasan ve Saffet, Süleyman Bey’in amcası Kamil dayı ve eşi Nadide Hanım var.
Yaylı araba, otomobilin yaygın olmadığı zamanlarda en çok kullanılan ulaşım aracı idi. Yaylı araba; üzeri kapalı, gösterişli, küçük, beş altı yolcu taşıyan, sadece seyahat maksadıyla kullanılan at arabalarına verilen isimdi. Bu arabaların kasaları çeşitli dağ, deniz, nehir, ağaç, çiçek gibi tabiat manzaralarıyla süslenirdi. En çok dikkat çeken yönü ise tekerleklerindeki zil sesleriydi. Bu sesler ta uzaklardan duyulurdu. Atların nal sesleriyle zil sesleri birbirine karışır, tatlı bir musiki oluşurdu. Hatta zil seslerinden yaylı arabanın hangi vilayette, hangi usta tarafından yapıldığı nahiye halkı tarafından, daha araba görünmeden bilinirdi.
Yolculuk huzurlu, neşeli başlamıştı. Yolcular, atların ayaklarından, tekerleklerinden çıkan seslere karışan sohbetleriyle Beylikova’ya doğru yol alıyorlardı. Kamil dayı, yeleğinin cebinden arada bir köstekli saatini çıkarıyor, arabacıya arabayı hızlı sürmesine tembih ediyordu.
-Hızlı gitmezsek treni kaçırırız, diye söyleniyordu. Birdenbire Hasan ağlamaya başladı. O gülücükler saçan, kardeşiyle oynayan Hasan, hem karnını tutuyor hem de yalvaran gözlerle yardım istercesine annesine bakıyordu. Arabadakiler anlamsız anlamsız birbirinin yüzüne bakıyor; sanki, “Bu çocuğa da ne oldu?” diyorlardı.
Şaziye Hanım sesini yükselterek:
-Süleyman Bey lütfen arabayı durdur da çocuğu aşağıya indireyim, dedi.
Kamil dayı kızarak;
-Sırası mı şimdi arabayı durdurmanın, diye itiraz etti. Biraz daha gittiler; fakat Hasan daha çok ağlıyor, daha çok kıvranıyor, annesine küçük elleriyle sarılıyordu.
Kamil dayı insafa gelerek kızgın bir sesle arabacıya seslendi:
-Arabacı, arabayı durdur! Durdur şu arabayı!
Araba durdu. Annesi ve Hasan aşağı indiler. Arabadan az uzaklaştılar. Annesi çocuğun altını açtı, hiçbir şeyi yoktu.

Çocuk artık ağlamıyordu. Rahatsızlığı da geçmişti. Arabadan Kamil dayının sesi duyuldu: _ İstanbullu gelin, çabuk ol gecikiyoruz, tren kalkacak! İstanbullu gelin çocuğuyla arabaya döndü. Araba hareket etti. Epey yol aldılar. Çocuk yine sızlanmaya, ağlamaya başladı. Kamil dayının kızgın gözleri bir çocuğun, bir annesinin, bir babasının üzerinde geziniyordu.
-İstanbullu gelinle çocuğu bizi geciktirecek. Bu gidişle treni kaçıracağız, dedi. Bir taraftan da köstekli saatini kontrol ediyor, “Daha iki saatlik yolumuz var!” diyordu.
Şaziye Hanım bir eşinin yüzüne bakıyor, bir Hasan’ın yüzüne… Sanki birilerinden yardım ister hali vardı.
Bu sırada Nadide Hanım:
-Kamil Bey tren kaçarsa kıyamet kopmaz, çocuk perişan oluyor, annesi acı çekiyor, biraz sakin ol, telaşlanma ne olursun, diyerek ortalığı ve eşi Kamil dayıyı sakinleştirmeye çalışıyordu.
Kamil dayının kızgın ve gür sesi ortalığı kapladı:
-Arabacııı, arabacııı.. .dur!
Hasan’la annesi tekrar aşağı indiler, arabadan biraz uzaklaştılar. Şaziye Hanım:
-Yavrum ne oldu sana, neyin var? Söyle, ciğer parem, yavrum, diyor, Allah’ım sana şükürler olsun bana yardım et, diye dua ediyordu.
Çocuk arabadan iner inmez ağlaması kesilmiş, sakinleşmişti. Arabaya döndüler. Arabadakiler düşünmeye başladılar. Bu çocuk hastalandıysa, diğer çocuk Saffet neden hastalanmadı? Eğer yediği bir şey dokunsa bize ve diğer çocuğa da dokunurdu, diye düşünüyor fakat olanlara bir anlam veremiyorlardı. Şaziye Hanım’la Hasan’ın arabadan inip binmeleri birkaç defa tekrar etti.
Şaziye Hanım arabadakilerin itiraz ve tepkilerine her seferinde sakin ve tatlı bir dille: -Allah’ıma şükürler olsun ki bunda bir hikmet var, diye karşılık veriyordu.
Sonunda Beylikova görünmüştü. Buharlı trenin kara dumanı da ufukta belirmişti. Arabacı atları kamçılıyor, arabayı hızla sürüyordu. Kamil dayı daha heyecanlı ve telaşlı, trene yetişmeyi düşünüyordu. Şaziye Hanım’ın dışındaki herkes bir an önce trene kavuşmak arzusundaydı.
Yaylı araba tren istasyonuna geldiğinde, trenin son vagonu istasyondan ayrılıyordu. Gerçek şu ki, tren kaçmıştı. Hem de dakikalarla ölçülecek bir zaman diliminde.
Hasan annesinin yüzüne bakıp gülümsüyordu. Hastalanan, ağlayan, sızlayan, kıvranan çocuk gitmiş; yerine o sevimli, neşeli çocuk geri gelmişti. Şaziye Hanım bunun sırrını anlamak için düşünürken, Kamil dayının sesi birden ortalığı kapladı:
-İstanbullu gelin!.. İstanbullu gelin!.. Yaptınız yapacağınızı, sonunda treni kaçırdık. Şimdi ne yapacağız? Geri Kaymaz’a dönsek o kadar yolu tekrar gidip gelmek büyük külfet, burada nerede kalacağımız da başka mesele,diye hayıflanıyor, bir taraftan da İstanbullu gelin. Ah.. .İstanbullu gelin!.. diye Şaziye Hanım’ı azarlıyordu.
Şaziye Hanım yumuşak ve tatlı dille:
-Kamil Bey amca, bunda bir hikmet var, sabırlı olalım, diye Kamil dayıyı yatıştırmaya çalışıyordu. Fakat ne mümkün? Kamil dayı ateş püskürüyordu. Hep bu oğlanla senin yüzünden treni kaçırdık işte, diyordu.
Süleyman Bey müsaade isteyerek söze başladı:
-Vakit daha erken, arabacıyı Kaymaz’a gönderelim. Biz de burada akrabamız Yahya Beylerde kalalım.
İster istemez bu teklifi kabul etmek zorunda kaldılar. Arabacı geri gönderildi. Ankara yolcuları akrabaları Yahya Bey’in evinde güzel bir gece geçirdiler. Kamil dayı hâlâ kızgındı, ta ki sabahleyin istasyon şefi ile görüşünceye kadar.
Kamil dayının tavrı istasyon şefi ile görüşüp geri döndükten sonra Şaziye Hanım’a ve diğerlerine karşı birden değişti. Güler yüzlü, sevinçli bir sesle:
Şaziye Hanım kızım, sen bulunmaz bir insansın. Çok sabırlısın, Allah senden razı olsun. Sana ne kadar güzel söz söylesem azdır, diye iltifatlar yağdırıyordu.
Bunun sırrını ancak Ankara garına varınca, gazete başlıklarını okuyunca anladılar.
Gazeteler büyük puntolarla şöyle başlık atmışlardı:
“Büyük Facia! Ankara’ya Gitmekte Olan İstanbul’dan Kalkan Yolcu Treni İle Eskişehir Yönüne Gitmekte Olan Yük Treni Polatlı Yakınlarında Çarpışmış ,Çarpışma Sonunda Çıkan Yangında Trende Bulunan Yolcu Ve Personelden Kurtulan Olmamıştır.”

eml