Hakkını Helal Et Nasreddin Hocam

Feride Turan – 4 Ekim 2017 –

Eşeğe ters bindin, vurduk şakaya. Bindiğin dalı kestin, güldük kahkahayla. Yemedin, yedirdin kürküne; hocam eşek kaybolmuş dilindeki türkü ne? Üstelik maya da çalmışsın göle. İlahi Nasreddin Hocam! Biz de sana verdik mi ustalık, hem de “gülmece” branşında. Oldun mu şimdi, hoca iken “gülmece ustası”. İşimiz oyun eğlence. Gülmece güldürmece…

Biz gülüp geçelim, üstelik bir de “gülmece ustası” diyelim Hoca’ya, İngiliz yönetim danışmanı olan Peter Hawkins de, Nasreddin Hoca fıkralarından “tasavvuf geleneğinde öyküler” diye bahsetsin. Biz “Nasreddin Hoca nereli?” diye tartışa duralım birbirimizle, Peter Hawkins; Nasreddin Hoca’nın fıkralarını iş dünyasına uyarlasın ve liderlik koçluğunu Türk mirasından öğrenmeyi tavsiye etsin. “Fıkraları çalışmalarınızda nasıl kullanıyorsunuz?” sorusuna, Peter Hawkins’in verdiği cevapta en dikkati çeken nokta ise şudur: “Tasavvuf geleneğinde öyküler, en az üç düzeyde çalışılır: Mizahın yaratıcı silkeleyişi, insanın düşünce yapısında psikolojik bir değişim ve var olmanın kişisel sabitliğinden bizi geçici olarak kurtarmanın manevi boyutu.”

Şaka gibi gerçekten! Eskilerin “latife” dediği ve bizim “komik” bulduğumuz bu fıkraları hem de üç düzeyde anlayan İngiliz danışman, tasavvufi geleneğe bağlıyor da biz hâlen hoca eşeğe niye ters binmiş olabilir, diye hayal gücümüzün sınırlarını zorlayalım. Bu sorunun cevabını hayalde değil, düşte değil, kültür mirasımızda aramak gerekir. Tasavvufi geleneğimizde “eşek” nefsi sembolize eder. Bu hususta sadece Hz. Mevlana’nın şiirlerine bakmak kâfidir. Hz. Mevlana, “Tanrı, nefsimize eşek sûreti vermiştir. Çünkü sûretler, huylara uygundur.” diyerek nefsi eşeğe benzetir. O, eşeğe benzeyen nefse kul olanların onun ardından gideceğini söyler. Yine “Eğer yol bilmezsen eşeğin dileğine aykırı hareket et; doğru yol o aykırı yoldur.” sözüyle bize “eşeğin gittiği yöne gitme” der. İşte Nasreddin Hoca da aynı şeyi yapmıştır. Böylelikle bir mesaj vermek istemiştir beraberindekilere. Demek ki Hocamızın değil, eşeğin yönü terstir. İmamlık, kadılık, vaizlik, medrese hocalığı gibi mesleklerle halkı irşat için yaşamış bir kişiden de bu beklenirdi doğrusu. “Çünkü nefis, Rabbimin merhamet ettiği durumlar hâriç, olanca gücüyle kötülüğü emreder”(Yûsuf Sûresi/53). Turşuyu tam satacakken anıran eşeğine, “Turşuyu sen mi satacaksın, yoksa ben mi?” demesi de bundandır. Nitekim Hz. Mevlana’nın buyurduğu gibi “Nefis geride, akıl ileride gerek.”

Eşeğe ters biner, ama yolu dosdoğrudur Nasreddin Hoca’nın. “İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak” için… Sadece bindiği dalı kesmiştir Hoca’mız; başkasınınkini değil. Ne kadar garip görünür Hoca dalda, “Hocam insan bindiği dalı hiç keser mi?” diye hayret içinde soruyoruz. Hiç şaşırmayalım bence. Kesiyoruz ya her gün, dünya ağacının ahiret dalını. Söylediklerimizden yahut haksızlık karşısında söylemediklerimizden, yaptıklarımızdan yahut yapmadıklarımızdan her gün bir balta daha vuruyoruz. Bu dal koptu mu düşülecek yer bellidir oysa: hâviye. “Nedir o (haviye) bilir misin? Kızgın bir ateştir!” (Kâria Sûresi/10-11). İşte bize bizi gösterir Nasreddin Hoca. Hâlbuki ne kadar da mantıksızdır insanın bindiği dalı kesmesi. Hoca dalı kese kese en nihayetinde ağaçtan düşecektir. Ancak insanoğlunun kısacık hayatında hırsına, egosuna, nefsine sonsuz bir hayatı feda etmesi ne kötü bir düşüş olacaktır. Bir türküde de dendiği gibi “Çok yaşayan yüze kadar yaşıyor/ Gel de bu rüyayı yor deli gönül”

Nasreddin Hoca, vicdanımızın sesidir. Hakkını helal et Nasreddin Hocam, vicdanımızı kaybettik. “Bana ne” lafını bile yanlış anlamışız. Hani birisi sana, “Az önce bir tepsi baklava geçti.” deyince sen “Bana ne?” demiştin. “Ama baklava sizin eve gitti.” deyince de “Sana ne?” diye cevap vermiştin. O, bunu dedi; şu, onu yaptı, budur tek konu. Dedikodunun yoktur sonu. İşte bunu diyordu hâlbuki Hocamız. Gözlerinizi başkalarının mahremiyetinden kendi iç dünyanıza çevirin diyordu yani. Oysa biz dünyanın dört bir yanında insanlık katledilirken “bana ne” demişiz. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın, demişiz.

Hayatını, “Tebessüm sadakadır” diyen Hz. Peygamber’in bu sünnetinin temeli üzerine oturtmuştur Hoca’mız. Sözü söylemiştir söylemesine ama kırmadan, gönül incitmeden, yüzüne tebessüm karışarak, iyiliklerde yarışarak söylemiştir. Nasreddin Hoca, şartlar ne olursa olsun hoşgörü ve nezaketinden asla taviz vermemiştir. İnsanı çileden çıkaracak durumlarda bile sükûnetini korumuştur. Yani popüler bir kelimeyle ifade edersek o, hep “relaks”tır. Algı mühendisliği ile onu karalamaya, küçük düşürmeye kalkışanlar karşısında bile onun asabı bozulmaz, “bana böyle dediler” diye komplekse kapılmaz, hele bunalıma hiç girmez. Ancak gereken cevabı illa ki verir. Kızmadan, köpürmeden, sesini yükseltmeden kendisiyle alay etmeye çalışan bir kadı için de gereği düşünülmüştür. “Efendi, duyduğuma göre siz her şeyi çift görüyormuşsunuz. Doğru mu?” diyen kadıya Nasreddin Hoca şu cevabı vermiştir: “Doğru efendim”. Ama doğru değil ki, niye böyle dedi… derken, Hocamız cevabına şu sözü ekler: “Şimdi de sizi dört ayaklı görüyorum.” Oldu mu o kadı şimdi dört ayaklı! İstediğini söyleyen istemediğini işitir elbette.

Göze göz, dişe diş bir dünyada Nasreddin Hoca kin ve öfkeyi mizah yoluyla bertaraf etmiştir. Uyanıklar dünyasında “kandıramazsın beni” diyen insanoğluna inat, Nasreddin Hoca “kızdıramazsın beni” demiştir. Onun çelik gibi sinirleri ve paslanmaz bir gönül aynası vardır. O; kızmaz, üzmez; sövmez, dövmez; gönül yıkmaz, yaptığı iyiliği başa kakmaz, kimseye yan gözle bakmaz, fani şeyleri aklına takmaz; gönül evine “kibir” sokmaz. Kimseyle alay etmez, kimseye hor bakmaz. Zira düşmez kalkmaz bir Allah. Yine dünya ehli olanlara inat kendi yememiş, kürküne yedirmiştir Nasreddin Hoca: “Ye kürküm, ye!” diyerek… Çünkü kürkünedir izzetüikram. Neyleyelim ki gönül makamını göremez gönül gözü kör olan.

O, daha 13. yüzyılda Eskişehir’i “dünyanın merkezi” yapmıştır bile. Türkiye’de ilk kez bir şehrin Türk Dünyası Kültür Başkenti olduğu bir uygulamada Eskişehir; Türk dünyasının kalbi ve buluşma noktası olmuştur. Kültür Başkentliği maskotu ise tabii ki Nasreddin Hoca’mızdır. Kara kara heykellerle değil, görünce tebessüm ettiren; renkli kişiliğine uygun olarak sarığıyla, cübbesiyle, tespihiyle rengârenk bir Nasreddin Hoca şehrin birçok yerinde kendini gösterdi bize. Ve önünde duran kazanıyla meşhur kazan fıkrasını hatırlatır hepimize. Kazanın doğurduğuna inanıp da öldüğüne inanmayan uyanık komşuya ne güzel bir ders verdiydin sen Hocam. Uyanıklar dünyasının başı dertte Nasreddin Hoca’yla. Türk dünyası ortak kültür mirasında ise baş üstündedir. Yeter ki özümüze, aslımıza dönelim, gönül aynasında ayan beyan görünür onun yeri. Mesela Bosna’da Boşnakların millî kahramanıdır, Türkmenistan’ın ise “Nasreddin Ependi”sidir. Onun insanlık gölüne çaldığı maya tutmuştur. Fakat heyhat! Savaşların, ayrılıkların hüküm sürdüğü dünyada insanlık bunu unutmuştur.

Hakkını helal et Nasreddin Hocam. Ne de az şükrediyoruz. Oysa sen “şükür” konusunu mecaz ve mizahın iç içe olduğu fıkralarla gündemimize taşımıştın. Mizah şakaya gelmez, şükür de. Çünkü “Ne de az şükrediyorsunuz!” (A’raf Sûresi/10) diyor Yaradan. Hani bir gün camideki halka şöyle seslenmiştin: “Allah’a bin kere şükredin ki, develere kanat vermemiş.” İçlerinden biri hani sana bu şükrün sebebini sormuştu da şöyle cevaplamıştın: “Deveye kanat verseydi, damlarınız çoktan başınıza yıkılırdı.” Karikatürlere konu olacak bu kurguda acı hakikat ise “ne de az şükrettiğimizdir”.

Hakkını helal et Nasreddin Hocam. Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de senin için “hiç yaşamadı, yok böyle bir kişi” demişiz. O da ne ki! “Büyük kıyametin” kendi ölümü olduğundan gafil insanlar “Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” sorusu karşısında yaşadığı onca yılı hiç yaşamamış gibi “Bir gün ya da bir günden daha az bir süre kaldık. Hesap tutanlara sor, derler. Allah şöyle der: Çok az bir zaman kaldınız. Keşke bunu (daha önce) bilmiş olsaydınız” (Müminun Sûresi/113-114).

Keşke dememek için (daha önce) bilenlerden olmak ümidiyle…


Kaynak:ajans26.com

Categories: Edebiyat, Feride Turan

Yorum Yaz

Mail adresi yazarsaniz yayinlanmayacaktir.
Gerekli alan*