Felsefe Açısından Nasreddin Hoca

Bilindiği gibi ince mizahıyla dünyaca tanınan bilge bir gülmece ustası olarak Nasreddin Hoca, kişi özellikleriyle, günlük yaşamı içindeki Anadolu insanını hemen her yönüyle yansıtan bir simgedir.

Kendini tüm dünyaya ince bir sanat yoluyla duyuran bu yergi ustası, yerel bir yaşama tarzının, Anadolu halkının insana açılan boyutlarını geliştirerek kendi tek(il) varoluşunun ötesine geçmiş, insan varlığının ve yaşamının bütününe erişmiş bir anlamanın ve anlamlandırmanın çok başarılı bir örneğidir. Bu temel niteliğine bağlı olarak onun, gücünün/başarısının dayanağı (kaynağı), bir yandan bu yerel yaşamın deneyimlenebilir zenginliğidir bir yandan da şüphesiz kişi olarak kendi yergi gücü ve bundaki ustalığıdır. Kişiye özgü olan bu nokta aslında insanın, her kişide ortaya çıkabilecek ya da gerçekleşebilecek olan değerli bir olanağıdır. Yerel bir yaşam tarzından veya deneyimlenebilir olandan beslenerek gelen mizahın, insan yaşamı için vazgeçilemez öneminin ve değerinin iyi bir örneğidir Nasreddin Hoca.

Öner Yağcı’nın saptamalarından hareketle söylenirse yerelliği bakımından Nasreddin Hoca, köyünde yoksul bir imamdır. Bazen kadılık da yapan Hoca, insanda ortaya çıkan pek çok özelliği kendinde taşır. Bilgin, zeki, doğru, açık sözlü, yoksul, odununu dağdan kendisi getiren, buğdayını değirmene kendisi götüren, karısından çok çeken, sabırlı, anlayışlı, hazırcevap, keskin zekâlı, sağduyulu ama aynı zamanda saf; deli dolu, insanları eğlendiren bir kişi, bir insan örneği. Öte yandan, Nasreddin Hoca dendiğinde önemle vurgulanması gereken bir nokta da şudur: Zulmedene karşı çıkmak, adaletten yana olmak onun başat özelliklerinden biridir. Ayrıca, din bilgini ama bağnaz olmayışı da dikkate değer başka bir özelliktir.

Bu durum aslında onun, hemen her yönüyle insanı temsil eden bir örnek olmasından ileri gelir. Kısa, özlü ve “anlatana göre değiştirilebilir” olan fıkralarında o, insan dünyasını olumlu olumsuz, değerli değersiz, güzel çirkin yönleriyle anlatır. Her çeşit insandan, insanın çeşit çeşit eylem olanaklarından, yaşamı, ilişkileri, olayları ve eylemleri anlama ve yorumlama tarzından söz eder. Bunu da olağan günlük yaşamın içinden en yalın biçimde verir. Ama onun belki de en önemli özelliği yaşamın ya da insanın çeşitli hallerini güldürerek ortaya dökmesidir. Böylece bizleri, insan ve yaşam hakkında güldürerek düşündürür; bu yolla da hakikati gösterir, insanın varlık yapısı hakkında bilgi verir. Bu durumda Nasreddin Hocayı kendine ait, somut bir kişi olarak görmek yerine, kendi tekliğinin, bireysel varoluşunun dışına çıkmış, tekil olmanın ve dolayısıyla yerelliğin ötesine geçmiş, bir anlamda herkes olmuş; insana ait ve hepimizde varolan bir kişi diye anlamak mümkündür.

Evet, o, Sivrihisar’ın Hortu köyünde doğmuş (1208), sonradan Akşehir’e göçmüş (1237), 1284 yılında da ölmüş tarihsel bir kişi olmakla birlikte bir bütün olarak insanı temsil etmek bakımından tarihüstü bir var olan konumuna gelmiştir. Tarih-üstü var olma düzleminde yer almış başka kişiler de var şüphesiz, insan dünyasında. Ancak, bu anlamda tarihüstü bir varolan olarak Nasreddin Hoca’da farklı olan şey şudur: Onda söz konusu olan şey, onun, kişi olarak kendisi ya da eser koyan sanatçı olması değil, fıkralarıyla, insan varlığının çok başarılı bir temsili olmasıdır. Öyle ki bu fıkralar, bir Nasreddin Hoca’nın somut ya da tarihsel kişi varlığının üstünde, bir toplumun, bir yaşama tarzının, bir halkın kendi yerelliğini aşarak evrensel olanla ya da insanla buluşabilme becerisinin başarılı bir örneği olarak simgeleşmiş bir Nasreddin Hoca’yı ifade etmektedir. Bu tarih-üstü varoluş, onun, insanı ve insanın hallerini temsil etme yönünü güçlendirmektedir ya da o, bu temsil gücünden dolayı tarih-üstü varoluşunu sürdürebilmektedir. Bilindiği gibi bu fıkralar, bir yandan insan yaşamında sıkıntılı, can sıkıcı, huzursuz edici, üzücü durumları; öte yandan, insanın yerine göre çıkarcı, hesapçı, kurnaz, haksız; anlayışlı, zeki, akıllı ve bilgece, bazen de saf tutum ve davranışlarını komiğini çıkartarak anlatır. Bundan dolayı bu fıkralarda veya Nasreddin Hoca’da insanın mizah gücünü de buluruz aynı zamanda.

İnsanın kendini dile getirişinin önemli biçimlerinden bir olan mizah, yine bilindiği gibi asıl gücünü toplumsal ve siyasal yaşamdaki özgül işlevinden almaktadır. Bir bakıma bütün anlamı ve değeri buradadır denebilir mizahın. Çünkü o, insan sorunlarının olağan ve bir bakıma kaçınılmaz zemini olan toplumsal ve siyasal konularda en etkili eleştiri araçlarından biridir. Çok ustalıklı bir iştir mizah. Öyle ki, gerektiği yerde incelikli şekilde esneterek; hoşgörüyü, anlayışı devreye sokarak eleştirir insanı. En sıkıntı verici, üzücü durumları güldürerek anlatır, eleştirerek düşündürür. Ama yergide asıl amaç güldürmek değildir elbet. Asıl amaç, söylenmesi zor şeyleri (yanlışları, haksızlıkları, çirkinlikleri v.b.), gülmece içinde (ortamı germeden) söyleyerek insanı düşünmeye ve kendini düzeltmeye sevk etmektir, öğretmektir, bir bakıma eğitmektir. İnsanın, kendini ve dünyayı anlamlandırma ve zenginleştirme biçimlerinden biri olan sanatın, kendine özgü bir türü olarak yergi, özellikle toplumsal ve siyasal yaşamın vazgeçilemez bir eleştiri aracıdır. Temelde çok güçlü bir düşünme ve kavrama düzeyini barındırır kendinde. İşte Hocanın felsefeyle bağlantısı ve filozof kimliği buradadır.

Anadolu insanı, Batıda olduğu gibi kavramsal bir düşünüş tarzı, bu anlamda bir felsefe ortaya koymamıştır belki ama kendine özgü yaşam tarzı içinde Nasreddin Hoca fıkralarıyla insanla ve evrensel olanla buluşmayı, bu kimlikte bir filozofu var etmeyi başarmıştır. (Kaynak-1)

FIKRALARIN FELSEFİ YORUMLARI

Nasreddin Hoca, hakkında inceleme yapan pek çok yazara göre “sanatının felsefesini fıkraları ile açıklayan bir filozoftur.” Onun pek çok kaynakta “hâkim”, “bilge” olarak tanıtıldığını “Halkın akıl danıştığı akilment ve danışment dediği kişilerden biri” olduğunu biliyoruz. Felsefenin “Sofia=Bilgelik=Hikmet” anlamına geldiğini de düşünecek olursak bu tip nitelemelerin neden Hoca için de yapıldığını anlamakta zorlanmayız.

Felsefenin temel konuları, bilindiği gibi “Allah-Evren-Toplum-İnsan…” meseleleridir. Bu meseleler Hocanın fıkralarında tamamen yer alan konulardır. Bu yüzden Nasreddin Hoca, sistematik anlamda bir felsefeci sayılmasa bile fıkralarındaki “hikmetli söyleyişler” itibariyle bir “halk filozofu” olarak görülebilir.

Hocanın bu yönüne dikkat çeken Ziya Gökalp, bu yüzden Hocanın fıkracı yönünü “nekre-gûluk” kavramıyla açıklar. Ona göre bu kavram, mizahtan çok farklıdır. Onda büyük bir incelik, gizli bir felsefe, felsefi bir derinlik vardır.” Yorumunu yapar. Hocanın fıkraları işte bu özelliğinden dolayı sadece güldüren değil, güldürürken düşündüren metinlerdir. İşte bu özellik fıkraları birer felsefi metne dönüştürür. Hangisini ele alırsak alalım, düşünme, akıl yürütme, soru sorma, ilişki kurma, aykırılık… gibi felsefeyle ilgili unsurlar görülür.

Felsefede önemli bir kavram olan “düşünme”, “aklını kullanma” kavramları Hoca’da çok önemli görülen kavramlardır. Onun şu fıkrası bu durumun tipik bir örneğidir;

“Nasreddin Hoca, Akşehir pazarında bir adamın başına toplanmış olan kalabalığı görünce merak edip yanlarına yaklaşmış. Satıcı, elindeki papağanı elli akçeye satmaya çalışıyormuş. Oysa tavuklar beş akçeye satılmaktaymış.
“Hoca, bu işe bir türlü akıl erdirememiş:
-Hemşehrim, demiş bu nasıl bir kuştur ki elli akça istersin?
-Hoca Efendi demiş adam. Bu bildiğin kuş değildir. Özelliği vardır.
-Peki, neymiş özelliği?
-Buna papağan derler, insan gibi konuşur.
Hoca, hemen eve koşmuş. Kümesten hindisini kaptığı gibi pazara dönmüş. Papağan satmakta olan adamın yanma durup yüksek sesle:
-Bu gördüğünüz kuş yüz akçeye, diye bağırmaya başlamış.
Papağan satıcısı bu işe şaşmış. Demiş ki:
-Hocam, bir hindi için yüz akçe çok değil mi?
-Sen minicik bir kuşu elliyle satıyorsun ama.
-Fakat Hocam, benim kuş konuşur.
Hoca karşılık vermiş:
Benimki de insan gibi düşünür.”

Bu fıkrada elbette mizahi bir taraf vardır. Fakat Hocanın “Düşünme” ile ilgili vurgusu onun bu kavrama ne kadar çok önem verdiğinin de bir göstergesidir.

Nasreddin Hoca’ya bilge niteliğinden dolayı çevresindeki kişiler, bir filozofun ilgi ve bilgi alanına giren sorular da sorarlar. Hoca da onlara en mantıklı cevapları verir. Sorunun çözüm yollarını gösterir. “Dünyanın ortası neresidir?”, “Adam olmanın yolu nedir” tarzındaki sorular, bu niteliktedir.

Hoca Allah-Evren meselelerine çok fazla girmez. Çünkü her şeyden önce bir din adamıdır. Bu konuya ilişkin kabulleri inandığı dinin ilkeleriyle zaten açıklığa kavuşmuş konulardır. Ama bu konular yine de insanlar için merak konusu olduğu için yer yer bunlara ilişkin fıkralar da söylemiştir.

“Tarlada bir hayli çalıştıktan sonra adamakıllı yorulan Hoca ulu bir ceviz ağacının dibine oturmuş. Bir ağaçtaki küçücük cevizlere bir de tarladaki koca koca bal kabaklarına baktıktan sonra kendi kendine söylenmiş:
-Allah’ın işine karışılmaz ama bu ne ters iştir… Kabakların gövdesi ip-incecik, sicim gibi; kabaklar kafamdan büyük! Ağacın ululuğu yanında şu cevizler de amma ufacık kalıyor!
Tam bu sırada bir ceviz pat diye Hoca’nın çıplak kafasına düşüvermiş.
Hoca ellerini kaldırıp dua etmiş:
-Tövbe, Ulu Allah’ım, bir daha senin işine karışırsam iki olsun. Ya cevizler kabak kadar kocaman olsaydı!”
Hoca, bu fıkrasıyla evrenin gerçeklerini tek başına akıl yoluyla çözmenin imkansızlığını belirterek, inanç meselelerinin kabule dayalı konular olduğunu belirtmektedir.

Hoca, bir bilim dalı olan felsefenin kimi ilkelerine de fıkralarında yer vermiştir. Mesela basitçe “A, A’dır” biçiminde dile getirebileceğimiz özdeşlik ilkesi, sebep-sonuç ilkesi Hoca’da sıkça görülür. Yalnız Hoca fıkralarında bu ilkeleri kendine göre yorumlar. Mesela özdeşlik ilkesinde tam tersi bir algılamayla hareket eder. Varlığın ne olduğunu değil ne olmadığını öne çıkararak konuşur. Mesela “Eşeğine ters binme olayı” “kazanın doğurması” olayı buna örnek gösterilebilir. Şu fıkrada da bu tavrı kendisini gösterir:
“Hoca’ya:
-Burnunu göster, demişler. Ensesini göstermiş…
-Aman Hocam, demişler, tam zıddını gösterdin?
Şu cevabı vermiş Hoca:
-Bir şeyin zıddı bilinmez, anlaşılmazsa kendisi hiç bilinip anlaşılmaz!”

Hoca, bu fıkrasıyla bir şeyin “ne olduğunu” açıklamak yerine “ne olmadığını” açıklayarak burnun olamayacağı yeri göstermekte ve ispatını bu şekilde yapmaktadır.

Şu fıkra meseleyi sebep-sonuç ilkesine göre akıl yürüterek açıklamanın güzel bir örneğidir.
“Hocanın tuza bastığı bir çömlek peyniri çalınmış. Hemen gidip köyün çeşmesi başında beklemeye koyulmuş. Sormuşlar:
— Niye burada bekleyip duruyorsun? Hoca:
— Peynirimi çalanları yakalamak için!
— Allah Allah! Nasıl iş?
— Basbayağı! Peyniri yiyen suya gelir!”

Felsefede varlıkları tanımada tanımlamaların özel bir yeri vardır. Hoca, bu konuya de temas eder:
“Bir gün adamın biri avucunda tuttuğu yumurtayı işaret ederek:
-Hoca, elimdekini bilirsen, sana buradan bir kayganalık veririm demiş.
Hoca, bunun üzerine:
-Şeklini tarif et de bileyim deyince adam:
-Dışı beyaz içi sarıdır diye cevap vermiş.
Bunun üzerine Hoca:
-Bildim, demiş. Şalgamı soymuşlar, ortasını oymuşlar. İçine havuç koymuşlar.”

“Toplum-insan” ilişkilerindeki konularda ise fıkra sayısının arttığını görürüz. Çünkü Hoca, bir toplumsal önder olarak içinde yaşadığı, çelişkilerini, sorunlarını gördüğü topluma bu anlamda yardımcı olmak istemektedir:

1- Komşu kadınlardan biri, bir gün Nasreddin Hoca’ya:
-Hoca Efendi demiş. Bizim deli kıza muska mı yazarsın nefes mi edersin, ne yapacaksan yap da biraz akıllansın. Hiç sözümü dinlemiyor. Hep densizlik edip duruyor.
Hoca:
-Hanım demiş. Senin kızına benim gibi bir ihtiyarın nefesi yetmez. Sen kızına hoca değil koca bul. Bak o zaman nasıl melek gibi olur.

2- Hoca bir gün hamama gitmiş. Yıkanıp paklandıktan sonra hamamcılar kendine, biraz da elbisesinin eski püskü olması nedeniyle, yırtık pırtık bir peştamal vermişler. Hoca yıkandıktan sonra ayna tutan hamamcıya on akçe vermiş. On akçe gibi bolca bahşişi gören hamamcılar, şaşırmış. Hocayı büyük bir saygı ile yolcu etmişler.
Aradan az bir zaman geçtikten sonra Hoca gene aynı hamama gitmiş. Bu kez kendisine en iyi peştamalı vermişler, büyük itibar göstermişler. Yıkanıp çıkarken bu kez aynacıya bir akçe bırakmış. Hamamcılar şaşırınca şöyle demiş:
-Bu seferki yıkanma parasını geçen sefer ödemiştim, bu bir akçe ise geçen seferki yıkanmanın ücretidir!

3- Parasız bir gününde Hoca’nın canı helva istemiş. Doğru bakkala gidip sormuş:
– Un var mı?
– Var
– Şeker?
– Var
– Be mübarek neden helva yapıp yemiyorsun?

Bu fıkralarda toplumsal sorunlar ele alınmıştır. İlkinde Hoca, psikolog tavrını da takınarak sorunun asıl kaynağını göstermiş, ikincisinde muhatabın delilleriyle toplumda sıkça görülen “görünüşe göre muamele”, üçüncüsünde “tembellik, üretimsizlik” sorunlarına temas edilmiştir. (Kaynak-2)

***

Yararlanılan Kaynaklar ve Notlar:
1- ESKİ yeni dergisi, 2010 Haziran – Prof. Dr. Sevgi İyi, Maltepe Üni. Fen Ed. Fak. Felsefe Böl. Öğretim Üyesi. Öner YAĞCI, Nasreddin Hoca, Engin Yayıncılık, İstanbul, 1994, s.22.
2- ANADOLU VE DÜNYA BİLGESİ NASREDDİN HOCA – Mustafa ÖZÇELİK – Eskişehir, 2013

Categories: Nasrettin Hoca