Eskişehir’in Ateşle İmtihanı

1- MAHŞERİN KURULDUĞU GÜN

1921 yılının Temmuz’unda Eskişehir kıyameti yaşıyordu. Bu öyle bir kıyametti ki misli görülmemişti. Babalar çocuklarını, analar bebeklerini göremez, gözetemez oldular. Yunan ordusu şehre girmek üzereydi. Sokaklar, şehir, Porsuk perişandı. Yunan ordusu hakkında, onların yaptıkları mezalim hakkında tevatür dedikodular yapılıyordu.

Kimi elinde avucunda ne varsa bir araya toplayıp toplanıp öküzlerin çektiği yan araba, yarı kağnılara, bulabilenler eşeklere yükünü yüklemişti. Kimileri de iki-üç aile bir arabaya sığışıp yollara düşmüşlerdi. Bütün yoksulluğuna rağmen bir şehirde yaşamak ile nereye gidileceği belli olmayan bir sefil katarın yolcusu olmak aynı şey değildi. Benizler soluktu.

Eskişehir’in bütün mahallelerinde durum aynıydı. Kadınlar, bu durumlarda daha sakin düşünebilme yeteneğine sahiptirler. Erkekler, bu mahşer hazırlığı içinde, önemli olduğuna inandıkları gereksiz bir eşyayı ararken vakit geçiyordu. Kadınlar, kendilerine her zaman, her yerde lazım olacak ilk eşyayı, tavalarını kolay bulabilecekleri bir yere sokuşturuyor, etrafa talimatlar yağdırıyorlardı. Bir karanlığa doğru yola çıkıyorlardı, ne olacağı belirsizdi, çocuklar her zaman açtılar, ilk durdukları yerde o tava gerekli olacaktı. Şaşkın tavırlarla sağa sola koşuşturan erkekler, yolda gerekebileceğini düşündükleri dünyalıklarını kuşaklarına ve koyunlarına dolduruyorlardı. Varlıklı sayılabilecek bazı aileler elbette vardı. Onların diğerlerinden tek farkı, evin selamlığında serili duran büyük boy halıyı, arabanın altına sermeleri, ikinci halıyı da, gerektiğinde üstlerine örtmek üzere, katlayıp arabaya yerleştirmeleri idi. Bunun dışında bütün çizgilerde aynı seviyede, aynı perişanlıktaydılar.

Halide Edip Adıvar, o zamanlardaki adıyla Halide Onbaşı, “Türk’ün Ateşle İmtihanı’nda Eskişehir’in kıyamet günlerini anlatırken müthiş tablolar çizer. 1921 yılının Temmuz ayında Halide Onbaşı Eskişehir’de, Madam Tadia’nın otelindeydi. Aynı otelde kıyamet gününün başka ünlü şahitleri de vardı. İsmet Paşa Karacaşehir’deki karargâhındaydı. Çekilme ve Eskişehir’in boşaltılması emrini bu karargâhtan vermişti. Tarih, daha sonra doğrulayacaktır ki, bu çekilme talimatı doğru bir harekettir.

Halide Onbaşı, İsmet Paşayı karargâhında ziyaret edip onunla konuştuktan sonra Eskişehir’e döndü. Paşa yorgun ve üzgündü. O hüzünden pay alarak, terk edilen şehre dönen Halide Onbaşı, istasyonda bekleyen bir tren ve inleyen yaralılar gördü. Durumu ağır olanlar hastanede bırakılmıştı. Ankara’ya sevk edilmek üzere bekletilen yaralılar inleyerek, ağlayarak ailelerinin kendilerine daha iyi bakabileceğini, böylece, devlete yük olmayacaklarını, memleketlerine yollanmalarını istiyorlardı. Kimsenin kimseyi dinleyecek durumu yoktu.

Şehri kolaçan eden askerler, bulabildikleri kamyonları da istasyona getirip beklettiler. Durumları daha iyi olanlar kamyonların kasalarına yerleştirildiler. Önce hastaneye ait olan araç-gereçler yüklendi kamyonlara, hastaların yanma. Sonra diğer eşyalar ve aileler…

18 Temmuz günü Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa ile görüşmek, savaş alanını teftiş etmek ve durum değerlendirmesi yapmak üzere Eskişehir’e gelmişti.

Görüşme yapıldı. Mustafa Kemal Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmenin, harp stratejisine uygun olacağını düşündü. Fakat bu bir anlamda Eskişehir’in de içinde bulunduğu geniş bir bölgeyi düşmana geçici bile olsa, terk etmek anlamına geliyordu. Milletin morali zaten bozuktu. Böyle bir ricat, yani çekilme emri, bozuk olan “kuvve-i mâneviyeyi” iyice perişan edecekti. Nitekim böyle oldu. Meclis bu konuyu abarttı ve Kemal Paşa’yı zorladı. Muhalif sesler ortalığı sardı. Ama Mustafa Kemal Paşa iyi askerdi.

Paşa Ankara’ya varalı askerleri taşıyan trenle dönecekti. Yükleme ameliyelerine direktifler vererek nezaret etti. Biri Musevi, diğeri Türk iki doktor, hastalara Yardımcı oldular. İşte tam bu sırada (daha önce Madam Tadia’nın otelinde sözü edilen) bir patlama oldu. Patlama istasyon civarında oldu. Yaralananlar oldu. Yaralananların çoğu çocuktu. Tren öğle vakti hareket etti.

* * *

2- İSPİYONCULAR

Ankara yönüne hareket eden tren, korku veya dehşet filmleri için hazırlanmış abartılı sahnelere benziyordu. Yaşlı, çok yaşlı insanlar ile emzikli anneler ve inleyen, sızlayan, ağlayan, haykıran, kimi can çekişen, ayaksız, kolsuz yarım insanlarla dolu bir cehennem katarıydı tren ve ağır ağır ilerliyordu. Çünkü kömür yoktu ve lokomotifin suyu odunla ısıtılıyordu. Kadınların çocuklarına sunabilecekleri veya onların çenesini tutabilecekleri tek varlıkları sütleriydi. Ağlayan çocukları bağırlarına basıp hâzinelerini yavrularına açıyorlardı. Sonra sütleri bitiyordu. Çocuğun feryadı dayanılmaz duruma gelince, analarından gördükleri, duydukları ve bunu düşünerek daha önce tedarikledikleri mercimek büyüklüğündeki afyon sakızlarını veriyor, çocukları onunla sakinleştiriyorlardı.

Ertesi günü Yunan kolordusu Eskişehir’e girdi. Günlerden Çarşamba’ydı. Şehirdeki gayrimüslimler işgal ordusunu çiçeklerle karşıladılar. İşin acı tarafı, içlerinde yerli halktan kişiler, vani Müslümanlar da vardı. Onlar şehirden kaçmayan, düşmana boyun eğmeyi kabul eden Eskişehirlilerdi. Daha sonra bunlardan bazıları ihanetlerinin ölçeğini büyüttüler. Kolorduyla birlikte Yunan Kralı Konstantin de Eskişehir’e geldi. Yunanistan bu durumu büyük zafer günü olarak takvimine yazdı ve büyük törenlerle hem Atina’da, hem İstanbul’daki Rumlar kademesinde kutladı.

O günler Ankara’da, ağır aksak yayınını sürdüren Hakimiyet-i Milliye Gazetesi, Yunanlıları karşılamaya çıkan Eskişehirlilerin listesini yayımladı ve onları tarih nezdinde mahkum etti. Başlarında, geçici Belediye Başkanı Tiifekçizâde Mehmet vardı bu karşılayıcıların. Liste şöyle devam ediyordu: Tatar Eşref Çavuş, Çerkez Ahmet, Hacı Mümin, Acem Ahmet Rıza, Hacı Nebi… Karşılayıcılardan başka bir de işgal kuvvetlerine yol gösteren, muhbirler vardı. Bazen doğru-bazen yalan, milis kuvvetlerinde ferdi bulunan ailelerin evlerini Yunan askerine gösteriyor, oraları bastırıyorlardı. Onların gösterdiği evler, konaklar, dükkânlar basılıyor, yağma ediliyor yakılıyordu. Bunların başında, belediye de elektrik işlerine bakan ve devletin memuru olan mühendis Boris, Boşnak Salih, Samutlardan Hacı Haşan vardı. Hocazade Arif, dava vekili Çerkez Tevfik, Makbulzade Kâzım, Liva Matbaası’nın eski müdürü Haşan Yusuf, Acem Mehmet Rıza, Topal Hacı Hafız, Lofçalı Hancı Hacı İbrahim, Muttalip köyünden Hacı Ahmet… Yunan mezalimini yönlendiren kişilerdi.9 Hakimiyet-i Milliye Gazetesi, sadece Eskişehir’de değil, bütün yurtta bu tip hasta ruhlu insanları muntazaman yayımlıyor, millete teşhir ediyordu. Savaştan sonra, teşhir edilen bu kişilerin aileleri ve mensup oldukları küçük yerleşimler bunun sıkıntısını ve utancını üzerlerinden uzun süre atamadılar. Halbuki onların ne taksiri vardı?

İşgal 14 ay sürdü. İşgal kuvvetleri, Eskişehir’de kaldıkları bu süre içinde akıl almaz tahribat yaptılar. 1800 dükkânı önce yağma ettiler, eşyaları istasyona yığdılar ve binalarını ateşe verdiler. 4 un fabrikası ve değirmen, 1 halı fabrikası, 5 atölye, 5 cami, 2 hamam ve istasyonun çatısı ateşe verildi. Porsuk üzerindeki 3 köprü topçu ateşiyle berhava edildi. İstasyonda, yüklü durumda bekleyen 100 kömür vagonu bulunuyordu. Onları götürmeyi göze alamadılar ve orada yaktılar. Öyle bir duman yükseldi ki, Eskişehir semaları haftalar boyu kapkara kesildi.

2 Eylül 1922 günü Eskişehir Mutasarrıfı İbrahim Bey ve maiyeti marşlarla, davul-zurnalarla şehre girdi. İşin ilginç yanı şudur ki, işgal sırasında şehri işgal güçleri adına yöneten Şeyh Sadık ve yine avnı şekilde Belediye Başkanı yapılan Karapazarlı İsmail Hakkı, karşılayıcıların başındaydılar. Bu kişiler, işgal günü Kral Konstantin’i karşılayan ve ona bağlılık bildiren kişilerin de başındaydılar.

————– *—————

Prof. Dr. Halime Doğru/ ETO Dergisinde yayımlanan makalesinde/ bu acıyı yaşayan çocuklardan birinin ITÜ inşaat Fakültesi hocalarından Prof. Dr. Talât Müftüoglu olduğunu/ söz konusu hatırayı, bu değerli hocanın ailesinden dinlediğini yazıyor. ETO Dergisi/ Mart 2006/ Sayı: 99.

* * *

3- TUZ EKMEK HAKKI

Yeni yöneticinin şehre girdiği 2 Eylül günü Eskişehir yanmaya devam ediyordu. Köprübaşı, Buğday Pazarı, İhsaniye, Arifiye, Ermenilerin bir ara oturdukları Hoşnudiye mahalleleri alevler içindeydi. Bütün çarşıdan dumanlar yükseliyordu. Akarbaşı’nda 8 ev arka arkaya kül oldu. İstasyondaki cer atölyesi top ateşi isabet ettiği için tahrip olmuştu. Fransız, Alman okulları ve Dursun Fakıh mektebi ve medresesi kül olan yerlerdendi. Osmanlı Bankası az bir hasarla bu hengâmeyi atlatan nadir yapılardandı.

Yunan kolordusu şehri boşaltırken ve işgal ettiği mekanları terk ederken sağlam bir şev bırakmamaya özen gösterdi. Şehirde görevli Hıristiyan din adamlarını, yerli Hıristiyan halkı da bazen zor, bazen gönüllü, yanlarına aldılar. Ve arkalarında bilinen, sayılabilen- 30 şehit ile 100’den fazla yaralı bıraktılar. 20 milyon liralık zarar verdiler şehre. Sağlam bina bırakmadılar. Gidecekleri günü, sokağa çıkma yasağı ilan ettiler ve yağmalarını serbestçe yaptılar.

Bütün bu olaylar acılar içinde cereyan ederken meydana gelen bazı sahneler de “tarihin gariplikleri” hanesinde kendilerine yer buldular. Eskişehir’in işgal günü, şehre giren düşman askerini ellerinde çiçeklerle, ipek mendillerle, konfetilerle karşılayan Hıristiyan tebaanın yanında bazı yerli Müslüman halk da bir ellerinde tuz tabakları, diğerinde ekmek olduğu halde Kral Konstantin’i istikbal ettiler. Bu önemli bir tespittir. “Tuz ve Ekmek Haklan” denilen bir kültür müessesesi vardır ki, sadece Türk kültürüne aittir. Derin anlamı vardır. Bunun “o sahnede” ver alması tuhaftır ve açıklaması zordur. Türklerde, İslamiyet öncesinden gelen ve tasavvuf! prensiplerle zenginleşerek İslami devirde de devam eden bu gelenek, “ben senin ekmeğini yedim, artık benden sana yaşadığın sürece bir zarar gelmesi mümkün değildir” anlamına gelir. Veya bunun tersi hatırlatılır: “Sen benim ekmeğimi-tuzumu yedin, bana ihanet edemezsin. Yoksa bütün hayatın boyunca perişan olursun ve bunu Tanrı yapar.” Türkler tarihleri boyunca buna kesinlikle ve titizlikle uymuşlardır. Bu, bir anlamda dürüstlük, mertlik, yiğitlik, erkeklik, Kadirşinaslıki yani insanlık demektir. İhmal edilemez. Bu yemine sadakatle uyulur.

Tarihimizde ilginç örnekler vardır. Harzemşahların hükümdarı Celaleddin Mengüberti bir kafkas seferine çıktığında, Gürcü, Ermeni, Alan, Sabir ve Kıpçak Türklerinden kurulu bir ordu ile karşılaşmıştı. Durumu vahimdi. Kıpçaklar bir Türk kavmiydi ve yaman savaşçıydılar. Onları iyi tanıyordu ve onlardan çekiniyordu. Bir zamanlar onlar Harzemlerin himayesindeydiler. Sultan durumu, kurmay heyetiyle değerlendirdikten sonra Kıpçak reisine bir torba içinde sadece “tuz ve ekmek” yolladı. Kapçaklar durumu fark ettiler. Tuz-ekmek hakkını çiğnemek olamazdı ve savaştan çekildiler. Harzemler bu zor savaşı kolay kazandılar. Buna benzer birçok olayı tarihler kaydeder.

Şimdi bu bağlamda, Kral Konstantin ve Yunan askerine tuz ve ekmek sunan Müslüman halk bununla ne demek istemişti, ne yapmak istediler, ne düşündüler, kendilerine bu olayı nasıl izah ettiler, nasıl bir mazeretin arkasına sığınarak tuzu ve ekmeği buna konu kıldılar? Bu konu bugüne kadar çözülebilmiş değildir.

* * *

ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ
Kamil UĞURLU ve Zakir ENÇEVİK
Çizgi Kitabevi Yay. – 2011

Categories: Şehrengiz