Eskişehir’de Üç Beş Kişi

Eskişehir’de Üç Beş Kişi

Roman Hakkında

Eskişehir uzun yıllardan beri romanlara konu olan bir şehirdir. Bu romanlardan biri; 50’li yıllarda başlayan oyun yazarlığından 70 sonrasında hız alan roman, öykü, deneme ve günce yazarlığına, Cumhuriyet yazınımızın en önde gelen modern klasiklerinden Adalet Ağaoğlu’nun ‘Üç Beş Kişi‘sidir.

Yazarın büyük ustalıkla kaleme aldığı bu romanda mekân Eskişehir’dir. 1980 öncesine odaklanan bu roman; geleceğe yönelik doğruluğu kanıtlanmış birçok toplumsal öngörü içermektedir. 80 öncesinin bulanık, karanlık ve umutsuz ortamının pervasız bir aynasıdır. Dokusu içinde barındırdığı ciddi tarih öngörüsüyle gerçek bir romandır. Adalet Ağaoğlu’nun, tarih öngörüsüyle birlikte psikolojik çözümlemelere de yer verdiği Üç Beş Kişi, yani romanın kahramanları olan Ferit Sakarya, Murat Kaymazlı, Selmin Rifatzade, Kıymet, Türkan Hanım, Kardelen, Neval Hanım ve diğerleri, üstlerinde ağır, bunaltıcı bir baskı hissederler. Bazıları bu baskının toplumsal ipuçlarını yakalayamaz, bazıları ise o garip karanlığın üstünü derin örten başka şeylerin varlığını hisseder. Ancak bütün bu üç beş kişinin yaşadıkları ve düşündüklerinden hareket eden Ağaoğlu, sınıfsal yapılanmada gelecekte baş gösterecek değişikliklerin ilk ipuçlarını da verir Gelecek, 80 öncesi yıllarda olduğu kadar bile naif ve az kirli olmayacaktır artık. Roman, Türk Edebiyatında Ahmet Cemal’in de söylediği gibi “Yazın düzeyinde bir tarih ve toplum çözümlemesi olarak özgürlüğünü ve gücünü hiç yitirmeyecek” önemli bir yere sahiptir.

eskisehir-merkez

Konu ve tema olarak bu kadar önemli bir yere sahip olan romanda mekân olarak Eskişehir’in yer alması da kesinlikle üzerinde durulması gereken konulardan bir tanesidir. Romandaki olayların Eskişehir’de yaşanmasının sebebi ya da sebepleri, Eskişehir’in uzun yıllardan beri birçok medeniyete beşiklik yapmasının romana etkisi, romandaki karakterlerin ruh betimlemelerine Eskişehir’in nasıl yansıdığı ya da bu şehrin böylesine önemli bir romana nasıl ve ne kadar yön verdiği bu konuyla ilgili akla gelebilecek sorulardan birkaçıdır belki de. Tüm bu soruların cevabını bulabilmek , Üç Beş Kişi ve Eskişehir ilişkisini daha yakından anlayabilmek için romanda Eskişehir’i konu alan bölümleri tek tek ele almak ve bu doğrultuda incelemek daha doğru olur.

Eskişehir, yeniliklere açık olması ve toplumda değişimlerin yaşanması sebebiyle romana konu olmuştur. Çünkü Anadolu’da bu değişimi yaşayan ilk örnek şehirdir Ağaoğlu eserine bu kenti konu almasının sebebini bir konferansında şu şekilde belirtmiştir:

“Eskişehir, eski ve yeni başkentlere birer ayağını dayamış bir ara kenttir. Demiryolları ulaşımının merkezidir. “işçilik” olayı ilk kez bu kentte görülmüş, toprak, işçi meseleleri burada başlamıştır, ilk *Cer Atölyesi, Şeker Fabrikası burada kurulmuştur. Eskişehir, tarihi açıdan da bir ilkin başlangıç noktasıdır. Kurtuluş Savaşı’nda ilk telgrafhane burada kurulmuştur. Türkiye’de küçük burjuvazi ilk defa burada doğmuştur” *(Lokomotiflerde kullanılan cer motorlarının imal edildiği ve bakımının yapıldığı yerlerdir.)

Türkiye demiryolları ağının kavşağında, eski ve yeni başkentlerimizin arasında uzanan büyük ve verimli arazileriyle, Türkiye’nin aynı zamanda bir tahıl merkezi olan Eskişehir, sanayileşmede başı çekmiştir. İlk cer atölyesi ve şeker fabrikası Eskişehir’de kurulmuştur. Anadolu kentlerinde üniversiteye ilk kavuşan bir kent olarak ilk öğrenci olaylarının görüldüğü ve köyden kente göçün yaşandığı ilk şehirlerdendir.

Eskişehir de içindeki insanlar gibi değişmektedir. Roman kahramanlarının her birisinin Eskişehir’e bakışı farklıdır. Murat için bir daha dönülmeyecek bir taşra iken, Türkan Hanım için silah sesleriyle Hacer’in horultusu; Deniz için tren sesi, Kardelen için bitmeyen ezan sesleri, gelişmeye hazırlıksız yakalanmış ve bunu hazmedememiş, sürekli kusan bir delikanlı, üzerine kapanan bir mezar; Kısmet için iri, sarı bir buz kütlesi, mezar, Emin Sakarya için kirli, her şeyi sunileşmiş, fuhuşu artmış bir şehir, köylüler için iş kapısı, köylü genç kızlar ve kadınlar için alışveriş yapılan, vitrinlerine bakılan bir yer; İstanbullu Neval Hanım ve kızları için ayağı poturlu, kaba saba, görgüsüz, zarafetten uzak, paralı toy genç müteşebbislerin kentidir.

Romanda yedi bölüm bulunur ve bu yedi bölümde bir karakter ayrıntılarıyla anlatılır. Bu anlatım genelde karakterin olaylara bakış açısıyla verilir. Hemen hemen her bölümde Eskişehir anlatılır. Konunun Ankara’da geçtiği altıncı bölüm ve Neval Hanım’ın kızlarının anlatıldığı dördüncü bölümde Eskişehir’e yer verilmemiştir. Romandaki mekân tasvirleri özneldir.

Romanda Eskişehir’deki mekânlar gerçektir. Olayların geçtiği semtlerin, mahallelerin ve caddelerin gerçek isimler olması yazarın Eskişehir ile bağlantısını akıllara getirir. Bunun en önemli nedeni Ağaoğlu’nun aslen Eskişehirli olmasıdır. Ayrıca konuşmalarında da dile getirdiği gibi Eskişehir’e ayrı bir önem vermekte ve bu şehri çok sevmektedir. Şehrin birçok açıdan değerlendirilebilmesi, şehirdeki çeşitlilik ve her toplumdan insana hitap edebilecek özellikleri barındırması; yazarın, Eskişehir’e olan sempatisi, çok iyi gözlemleri, kullandığı mükemmel dili Üç Beş Kişi gibi güçlü bir romanı ortaya çıkarmıştır.

Romandaki mekânlar olayların geçtiği yerleri anlatmanın dışında kahramanları tanıtmak için bir aracı olarak kullanılmıştır. Tasvirler, kahramanların bakış açısına göre yapılmıştır. Aynı mekân farklı kişilerde farklı şekillerde tanıtılmıştır. Mekânları anlatırken okuyucunu gözünde bir tablo canlanmaz. Olaylar içinde mekânlar parça parça verilmiştir. Mekânlar kahramanları ile mükemmel bir şekilde bütünleşmiştir.

Romanda kahramanların bütün geçmişlerinin anlatıldığı geriye gidişlerde Eskişehir’in birçok yeri konu edilir. Eskişehir’deki mekânlar kahramanın ruh halini yansıtır ve o an kahramanın zihninde canlandığı şekliyle okuyucuya verilir. Örneğin; Murat sevdiği kadın olan Selmin ile ilk kez kendi otellerinde birlikte olmuştur ve Porsuk Bulvarı üzerindeki bu otel odasında Porsuk ona çok güzel gelmiştir.

 “ilk yazdır. Porsuk’a değen o kırlı suyu bile usul okşamalarıyla güzelleştiren söğütlerin ince, gümüşi yaprakları… Murat kendini o sulara bırakmış, mutlu bir ölümle sürüklenmektedir,”(Selmin ile ayrı olduğu zamanda ise Porsuk farklı görünür “Porsuk suyunu okşayan gümüş, tozlu söğüt yaprakları çoktan dökülmüş, bulanık bir akıntıda ölgün, buruşuk sürüklemektedir”

Romanın ilk bölümünde kahramanın içinde bulunduğu mekân İstanbul’dur. Murat Eskişehir’den onu özlediğini ve yanına geleceğini söyleyen bir telgraf alır Bundan sonra Murat, Eskişehir’de “Kısmet ile birbirlerini çok seviyorlar.” diye dedikodularının yapıldığı Ufuk’un evini bulmak için sokak sokak gezer. Bulunduğu İstanbul mekânlarındaki her çağrışım onu Eskişehir günlerine götürür.

camiler

Selmin ile beraber kaldığı otel odası, Kurşunlu Camii, Günday Park, Eskişehir Garı, Porsuk, Adalar, Köprübaşı, Hamamyolu, Cer Atölyesi, Musaözü, un ve bisküvi fabrikaları vb. Tüm uğraşlarına rağmen Ufuk’u bulamaz. Murat on yıldır istanbul’da oturduğu evi terk etmiştir. Bu ev ona eski günlerini hatırlatmaktadır ve Murat artık eski günlerinin peşinden gelmesini istememektedir. Beşiktaş’taki ev kendisine dayısından kalmıştır. Bu ev Murat tarafından parça parça da olsa şu şekilde anlatılmaktadır:

“Son aylar zaman burada, Beşiktaş’taki bu küçük katta ne kadar ağır akardı. Murat çarşının arkasındaki o ruhsuz evde hep böyle devinimsiz bekleyecek, arada sırada kendisine neyi beklediğini soracak ve yine duracak. Dünden bozma küçük kat Orada kendimi hep, Ferit Sakarya’ya artık dar ve kısa gelen bir paltodan bana uydurulmuş ceket içindeymişim gibi duyardım. Bu akşam da o ceketin ceplerinde bıraktıklarımı aramaya dönmeyebilirdim. Ayvazpaşa’da, Ferit Sakarya’nın taa öğrencilik yıllarında oturduğu katı çoktan bırakmıştı. Bugün de bozdurulup kendi üstüne uydurulmuş o ceketi, Beşiktaş’taki o ruhsuz yeri bırakmıştı işte Akşamüstü Beşiktaş’a, boşalttığı eve dönmüştü işte. Kirli duvarlardan kaldırılmış tablolar, çekilen masalar, geride isle çerçevelenmiş dörtgen aklıklar bırakmıştı. Yatağın, dolabın kaldırıldığı yerde toz yumakçıkları uçuşuyordu. Ocağın bulunduğu köşede üçgen birimi, dört yağ tabakası, buzdolabından boşalan yerde ise pas lekeleri göze çarpıyordu. Gazete, dergi kesiklerini aralığa yığmış: Kocaman bir on yılı yabancı kimselerin eline nasıl bırakabilirdim!… Evi çoktan boşaltmıştı. Gitmişti.”

Romanın ikinci bölümünün ana kahramanı olan Kardelen, Eskişehir’de, Şemsettin Sokağı’nın arkasında bir evdedir. Üç dört gün sonra Tahir ile evlenecektir Bir taraftan gelinliğini dikmekte bir taraftan da hala eve gelmemiş olan kardeşi Özgür’ü merak etmektedir Bu ruh hali içinde Kardelen Eskişehir’i şu tasvirlerle anlatır:

“Gökyüzünde, haziran yıldızlarından yansıyan uçuk bir aydınlık. Bahçelerinde günebakanlarla hatmiler açan, kiminin camlarında çiçekli, kreton basmalardan perdeler, çoğunda naylon tüller asılı düzayak evler, bu uçuk aydınlıkta geniş bir alana yayıla yayıla kentin kuzeyine, batısına doğru uzanıp gidiyor Yepyeni bir yerleşim. Yollar yok. Kışları killi bir çamura batılıp çıkılır. Lastikler sanki yere yapışır, Eskişehir karı, bazen evlerin eşiklerini aşıp içlerine yürür.”

Aynı zamanda Kardelen’in Eskişehir’e bakış açısı olumsuzdur. Kısmet ile gezdiği Porsuk Bulvarı’nı şu şekilde anlatır:

“Çarşı içindeki kasetçiler ses yükselticilerini ardına dek açmışlardı. Adalar semtinde kahveler, gazinolar hep inleyen, yakaran, hıçkıran şarkılarla çın çın ötüyorlardı. Çevre köylerden alışverişe gelenler, Hava Astsubay Okulu’nun öğrencileri, Anadolu Üniversitesi’nin, evlerinden, yerlerinden uzak, kendilerine yeni bir yer, bir ortam edinememiş, amaçsız, ürkek, canı sıkılan öğrencileri, o haykırışlar ortasında bir o yana bir bu yana gidip geliyorlardı. Gazino Çakıl’ın duvarlarında, kocaman takma kirpikleri, yanaklarında benleri, boyayla etlendirilmiş dudaklarıyla belki de adları yalnız taşra kentlerinin bildiği çıplak omuzlu şarkıcı kadınların resimleri asılıydı. Nursen Şenses ya da Ayla Yıldız. Kardelen gençlerden birinin çakıyla Ayla Yıldız’ın resimdeki gözlerini oyduğunu seçmişti. Köylü kızlar, bordo tirşe yeşili pek bol büzgülü sentetik kadifeden şalvarlarıyla dükkân önlerini doldurmuşlardı. Epeydir kente bu “yeni moda”larıyla iniyorlardı. Ellerindeki dondurma külahları, naylon torbalarındaki yeni “ganimetleri”, plastik sürahileri onları sevindiriyordu. Neşeliydiler. Kardelen, geçmişteki kendi neşesini onlara devrettiği duygusuna kapılmıştı… Bu renkli kalabalığın parçasıydı işte. Günbatımı ile ortadan silinirlerdi. Köprübaşı birkaç bıçkın delikanlı ile polislere, mavi berelilere kalırdı. Gecenin daha ilerleyen saatlerinde, kent bütünüyle ölmüştür. Bin yıl öncesinde… Bin yaşında… Adalardan, Porsuk Caddesinden, Kızılcıklı Mahmut Pehlivan Caddesi’nin yan sokaklarından karanlıkta birkaç gölge gelip geçer o kadar”

Romanın üçüncü bölümünde Kısmet, Yediler semtindeki yeni Kaymazlı Apartmanı’nın ikinci katında, ölümünü bekledikleri dedesinin bulunduğu odada yalnızdır. Kısmet artık yaşayamayacağını düşündüğü bu evden ayrılmak istemiş ve hemen Murat’a telgraf yollamıştır.

Kısmet’in düşüncelerini anlatan bu bölümde dışarıdan anlatıcı, Kısmet’in bulunduğu semti şu şekilde yansıtmaktadır:

“Eskişehir’in Yediler yöresi, eski kent merkeziyle yenisi arasında olmasına karşın ortalıkta kimseler görünmemekte. Kaymazlılar Apartmanının önündeki cadde, birbirinden uzak sokak lambasıyla göz gözü görmez olmaktan kıl payı kurtulmuş, yine de sarımtırak aydınlığı, iki yanlı bitişik düzen yapıların gölgeleri koyultuyor “

Bu sıkıntılar içinde pencereden ve balkondan gördüğü birkaç yerin tasvirım yapar. Yaşadığı evi Kardelen’e şu şekilde anlatır:

“Dedem bütün gece inliyor, sürekli dua ediyor. Ferit dayım da yoksa, evde başka çıt çıkmıyor Herkes susuyor Hepimiz dedemle birlikte mezar karanlığına göçüp gitmişiz sanıyorum. Sanıyorum ki ben de bin yıl önce, bin yaşımda göçüp gitmişim”

Romanın dördüncü bölümünde eskiden saraylı bir kadın olan Neval Hanım ve kızları konu edilmektedir Politikacıların ve zenginlerin İstanbul’daki yaşantıları ve dışarıdan bu şehre göçen insanların İstanbul’u ne hale getirdikleri anlatılmaktadır Neval Hanım boğazdaki yalısından ayrılıp kenar semtlerin birindeki bodrum katına taşınmıştır Burada ruh hali oldukça kötüdür Hayatı hapishaneden yaşıyormuş gibi tasvir etmektedir Çünkü o, hem içten, hem de dışarıdan büyük sıkıntılara maruz kalmaktadır. Pencerelerin yüksekliği bir adam boyu kadar bile olmayan bu yeni evde Neval Hanım’ın gördükleri “o” anlatıcı tarafından şu şekilde verilir:

“İki yapı arasından ince uzun bir tahta parçası kadar görünüyor gökyüzü. Bu daracık, kısacık ve soğuk lacivertlikte tek yıldız görünmüyor Pus mu? Arabalardan çöküşmüş egzos dumanı mı? Yukarıdaki küçük açıklığın gökyüzü olup olmadığı bile belli değil, iç açıcı bir duygu getirmiyor; tam karşıtı iki yanlı yüksek yapıların üstünde mandal gibi duruyor Mandal şimdi kapanacak ve Neval Hanım artık sonsuza dek yukarıdaki cani suratlı adamla tek başına boğuşmak zorunda kalacak.”

Aynı zamanda Neval Hanım’ın içinde yaşadığı oda şöyle anlatılır:

“Ceviz kaplama eski komidinin üstü sigara külleri, izmaritler, kirli birkaç bardakla dolu. İlaç kutuları, ilaç tüpleri, nem almış leblebi kırıkları, bir bardağın içinde de protezi. İçki bardakları ceviz kaplamada ak halkalardan birinin tam ucunda duruyor Eski ipek abajurun fildişi rengi adsız bir renge dönüşmüş. İpeği, pası andıran dalga dalga lekeler kaplamış. Pencerede, bir ucu sarkıp duran soluk çağla rengi perde de öyle; yağmur lekeleriyle alacalı. Sanki bu perdeyi ilk kez görüyor Neval Hanım. Büyükdere’deki köşkten, atlas perdelerin altına çekilen güneşlikten kalma b,r parça değil mi bu? Nasıl kalmış, kaçıncı evi dolaştıktan sonra? Belgin’in biri yasal, öteki ikisi nikâhsız üç evliliğinden hiçbir şey artmadı oysa.”

Romanın beşinci bölümünde Ferit Sakarya anlatılır. Bir toplantı için Ankara’dadır Ferit, arkadaşları arasında bir apartmanın teras katındadır, ama kendini sürekli olarak karlı bir yolda bulmaktadır Bu bölümde Ferit Sakarya’nın şehir dışına kurduğu fabrikaların yanı sıra Eskişehir’in birçok özelliğinden bahsedilmektedir Ferit Sakarya Eskişehir’de yeni sanayi hamlesini başlatmaya Mihalıççık yolu üzerinde karar verir

Romanın altıncı bölümünde, Selmin’in son zamanları anlatılmaktadır Mekân Ankara’dır. Selmin bir uyuşturucu mafyasının eline düşer

Bağderesi’nden yukarı, döne döne tepeyi saran yokuşu tırmanmakta, zifiri karanlıkta önden giden Halit’in peşi sıra yürümektedir Yol, her adım başı dikleşerek iki tepe arası boyun noktasından öteye, daha yoğun bir karanlığa doğru uzanıyor; oralarda seyrelen kondularla son buluyor. Aşağıda Mamak Deresi, beton bir kanal içinde irin rengi akıyor Gökteki yıldızlar bu irinsi akıntı üstüne incecik, varla yok arası sarı pırıltılı tozanlar serpiyor; kirli suyu uyduruk bir fırça vuruşuyla üstünkörü yaldızlıyor Bir yük katarı, tren yolu üst geçidinden hantal gürültülerle Sivas yönüne doğru sürüklenip gidiyor. Yıldızların azıcık gevşettiği karanlıkta tırmanıyor kadın. Yokuşun engebeleri bir yana, kızıl cilalı ayak tırnaklarını açıkta bırakan sipsivri ökçeli iskarpinleri, en çok da uyuşmuş beyni nedeniyle düşe kalka ilerleyebiliyor Ayak bilekleri sık sık burkuluyor Bir ara, dizüstü düşüyor; güçlükle toparlanıyor; hemen hemen içgüdüsel bir hareketle iskarpinlerini çıkarıp eline alıyor; yokuşu yalınayak tırmanmaya başlıyor, “

Son bölümde Kısmet evden kaçmıştır ve Eskişehir Gar’ında tren beklemektedir. Eskişehir’de geçtiği yol boyunca Kısmet’in düşünceleri ve hayalleri iç içe verilmiştir.

Bunların dışında Emin Sakarya’nın köy ile şehir arasında yaptığı karşılaştırma, eserde eski ve yeni “Eskişehir” arasında da yapılır Eski şehrin ilk yerleşim yeri “Odunpazarı” civarıdır Büyük çiftlik sahibi olan köylü zenginlerin de şehirdeki ilk evleri bu semttedir. Buradaki evler, bahçeler içinde bir iki katlı, birbirine dayanmış dar sokaklar içindedir Zamanla bu semt köyden şehirli olmaya geçiş sürecinin başladığı bir semt olmuştur. Kaymazlı ailesi de “Yediler” semtindeki yeni apartmana taşınmadan önce, Odunpazarı’nda, Malhatun İlkokulunun yanındaki konak yavrusu bir evde oturmaktadır Romanda gitgide büyüyen, Eskişehir’de mahalleler arasında sınıfsal anlamda bir farklılaşma olmuştur. Yeni kurulan alt yapısız mahallelerde genelde fakirler, fabrikalarda işçi olmak için henüz yeni gelmiş aileler oturmaktadır. Bunların kılık kıyafetleri yerli Eskişehirlilerden farklıdır. Ülke dışından gelen göçmenler için de yeni mahalleler kurulmaktadır: Tatar Mahallesi gibi.

Alt yapı sorunları çözülmeden toplum sorunlarının çözülmesinin mümkün olmayacağını düşünen Adalet Ağaoğlu, gelecekten pek umutlu görünmez. Üzerlerinde büyük bir baskı hisseden ve bunalımlar yaşayan kahramanların hayatları anlatılırken çeşitli anlatım tekniklerine başvurulmuştur. Bu roman modern Türk romanının geldiği aşamayı göstermesi bakımından önemlidir. Aynı zamanda eser Eskişehir’in tarihinde de önemli bir yere sahiptir.

* * *

ESKİyeni – Mart 2011

Eskişehir ve Adalet AĞAOĞLU

Esra AYDIN | Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni

Categories: 26