Eskişehir’de Mana Yüzünü Açmıştır

ESKİŞEHİR’DE “MANA, YÜZÜNÜ AÇMIŞTIR”

Feride Turan – 12 Ekim 2017

Yunus Emre, gönlü bir şehre benzetir ve şöyle der: “Girdim gönül şehrine, daldım onun bahrine/ Aşk ile seyrederken iz buldum cân içinde”. Derin tasavvufi anlamlar içeren bu dizelerde Bizim Yunus, şehirle gönül arasında ne güzel bir bağ kurmuştur. Gönül, aşk, can ve şehir… Bir şehre girmek aslında gönüllere girmek gibidir. Çünkü şehirler de gönül, hatır sahibidir ve hatıralarıyla yaşar.

Şehir; geçmişiyle şehirdir. Aksi olursa şairin de dediği gibi “öz yurdunda garip”, gurbette kalır. Mimari eserler ise şehir tarihinin sessiz tanıklarıdır. Mesela şato varsa bir şehirde, Ortaçağ feodal sistemi olmalıdır geçmişinde. Çünkü Ortaçağ feodal sisteminin sembolüdür şatolar. Kervansaray varsa bir şehirde, orada her yolcuya ve her “gönül”e kapılar açık demektir. Kitabesiyle zamana meydan okuyan bir çeşme varsa musluğundan hâlâ hayır, iyilik akıyor demektir. Köprü varsa, orada gönüller birbirine bağlanmış demektir. Dergâh varsa, hele müridi de Yunus ise eşiğinden eğri odun bile geçmemiş, demektir. Sivrihisar’ın 13. yüzyılda Ulu Cami’si varsa Nasreddin Hoca burada namaz kıldırmış, demektir.

Medeniyetleri bağrında pişiren Eskişehir 1180’lerde tamamen bir Türk yurduna dönüşmüştür. Bir zamanlar Selçuklu sultanının “Sultanönü” dediği bu şehir, bozkırın ortasında manevi bereketiyle yüreklere su serper. İsmini ünlü Selçuk komutanı Emir Porsuk’tan alan nehir, şehrin kalbinde boşuna akmaz. “Yediler” olması bir semtinin adı, evliyalar yatağı olması asla boşuna değildir. Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye bir gönül medeniyetinin yol haritasını Eskişehir’de çizmesi boşuna değildir. Ve Osmanlı’nın ilk fethettiği kalenin, Karacahisar’ın, Eskişehir’de olması da boşuna değildir. Dursun Fakıh’ın Osman Gazi adına ilk cuma hutbesini Eskişehir’de okuması da boşuna değildir. Alaaddin Camii’nin 13. yüzyıldan kalma minaresi boşuna ayakta değildir. Seyyid Battal Gazi heybetli kalesinde hâlâ nöbettedir ve “Kanlıpınar” mevkiine bu isim boşuna verilmemiştir. Pınarların şehit kanları nedeniyle kırmızı akması ve her karışında şehitlerimizden bir parçanın bulunması asla boşuna değildir. Hepsinin bir manası, hatırası ve paha biçilemez değeri vardır.

Şehir, değerleriyle nefes alır ve hatıralarıyla anlamlıdır. Bu bakımdan Eskişehir’e derin bir nefes aldıran, onun hatırını sayarak değerlerine, hatıralarına hürmet eden tarihî dönüm noktasının adı hiç şüphesiz “Türk Dünyası Kültür Başkentliği”dir. Kültür Başkentliği sürecinde Türk dünyasında verimli bir kültürel etkileşim gerçekleştirilmiştir. Uygulamanın uluslararası boyutudur bu. Yine çoğu daha önce yurt dışına çıkmamış yaklaşık on bin öğrenci Balkanlardan Kırım’a ve Azerbaycan’a, oradan Özbekistan’a uzanan kültür gezilerine dâhil edilmiştir. Böylelikle tarihi yaşayarak, yerinde öğrenen gençlerimizin hayat coğrafyaları Türk dünyası ekseninde genişlemiştir. Öğrencilerin “Vali Baba”sı Güngör Azim Tuna Beyefendi’nin ifadesiyle bu, “sevgi göçü”dür ve “Göçlerle gönüllere göçmüş bir ecdadın torunlarına da böylesi yakışırdı”. Eskişehir sevdalısı Nabi Hocamızın rehberliğinde hiçbir il’e nasip olmayan tarihî bir sürece tanıklık etti Eskişehir.

Gönüllerde kalan güzel hatıraların yanı sıra, şehrin gönlüne de kalıcı eserler bırakmıştır Kültür Başkentliği ve şehir silüetine Türk dünyası mührünü vurmuştur. “Kırmızı”sı şanlı bayrağımıza, “turkuaz”ı aziz Türk dünyasına, “çoklu parçaların bütünü oluşturması” ise Türk dünyası birliğine atıfta bulunan logosu, devasa bir yapı olarak Sazova’nın çehresine Türk dünyasından renk katmıştır. İşin en güzel yanı ise Kalıcı Eserler programında sadece şehir merkezi değil, Eskişehir’in ilçelerinin de gündeme gelmiş olmasıdır.

Bugüne kadar betonun, çimentonun altında gizlenen tarihi; Kültür Başkentliği kapsamındaki restorasyon ve tadilat çalışmaları gün yüzüne çıkarmıştır. Denilebilir ki yüzünü örten tarih, Tiryakizade Süleyman Ağa Camii gibi tarihî camilerin duvarları kazındıkça, perdeyi aradan kaldırmıştır. Yunus’un bir şiirini hatırlatır bu durum. Tasavvufi sırlar, gizemlerle dolu bir şiirinde manayı anlaşılmasın diye gizlemiştir Yunus ve bunu da “Münafıklar elinden örter mana yüzünü” sözüyle vurgulamıştır. Tabi biz burada “münafık” kelimesini dışarıda bırakıyoruz. Ancak betonun, çimentonun örttüğü tarih ve o tarihin bir manası olduğu da hakikattir. Camiler, konaklar vs. tarihî olan ne varsa artık Kültür Başkentliği ile “mana, yüzünü açmıştır” çok şükür. Eskişehir özüne, manasına, aslına kavuşmuştur. Bütün bunlar için de hatırı sayılır bir bütçe ayrılmıştır elbette fakat -bir zamanlar Eskişehir (Atatürk) Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yapmış- şair Arif Nihat Asya’nın da dediği gibi “Bunlar; bu kubbeler, bu minareler/ Akçayla olacak işler değildi.” Yani aslolan, değerler dünyamıza sadakattir.

Şehrimizde ortak kullanım alanlarının yapımına, iyileştirme ve dönüşümüne de önem veren Türk Dünyası Kültür Başkenti Ajansı, bu kapsamda da birçok projeye imza atmıştır. Kültür Merkezleri, parklar, peyzaj çalışmaları, müze, atlı terapi merkezi ve uzun bir listede daha niceleri… Yalnız içlerinden öylesi var ki sıkışık kentleşmenin olduğu Eskişehir’e derin bir nefes aldırmıştır. Avuç içi kadar yeşil alanların bile bugün beton projelerle târümâr edildiği düşünülecek olursa Dede Korkut parkının önemi daha iyi anlaşılır. Geniş bir alan üzerinde doğa ve sporu “engelsiz” sunan bu parkın, aynı zamanda Dedem Korkut Hikâyelerini anlatan anıt duvarı görülmeye, incelenmeye değerdir. Tam tamına 12 hikâye. On iki… Bu sayı bize tanıdık geliyor bir yerlerden: “Hani balkabağını arabaya çeviren perinin yaptığı sihir, gece yarısı 12’de sona erecektir ve Sinderella’nın bu saate kadar mutlaka balodan ayrılması gerekmektedir. Oysa Sinderella masallar şatosundaki baloda hayallerinin prensiyle dans ederken unutur zamanın nasıl geçtiğini. Ve saat çalar. Kaçar balodan ve şatodan Sinderella. Bu telaşla ayağından çıkan camdan ayakkabısını almaya fırsat bulamaz.” Her detayını defalarca dinlediğimiz, defalarca izlediğimiz bu masalı iyi biliriz. Ancak bu 12 hikâyeyi kaçımız bilir acaba? 7 cüceyle yaşayan ve beyaz atlı prensini bekleyen Pamuk Prenses’i rol model edinen kaç kız çocuğu bu destanlardaki Burla Hatun’u, Banu Çiçek’i duymuştur acaba? Dedem Korkut’un kitabında “göz açıp gördüğüm, gönül verip sevdiğim” şeklinde hitap edilen nice yiğitler vardır. Sadakatleri, yiğitlikleri ve sevmek yetenekleri ile sevda imtihanından geçen bu erler; ancak düşmanlarının yüreklerine korku salar. Aldanmamak gerek onların celaline. Yamanlığı erlere, yahşiliği helaline…

Kültür Başkentliği açılış hatırası olan ve Dedem Korkut’un görkemine atıfta bulunan devasa bir heykel vardı önceleri parkta. Estetik (!) kaygı taşıyanlar “çocukları korkutuyor, kalksın” demişti. Oysa Dedem Korkut; kültürüne, değerlerine yabancılaşmış ruhları korkut’ur sadece. Çocuklarımızın tertemiz yüreğinde ortak kültür mirasımızın geleceğe taşınmasından korkanları korkut’ur. Günümüzde, medya ve bilişim teknolojileriyle şiddet içerikli film ve oyunların tehdidi altında kalan çocuklarımızın gündemine ithal kahramanlar yerine Türk töresinin “adıyla sanıyla” en büyük timsali Dede Korkut getirilmelidir. O; geçmişimiz ve geleceğimiz arasında bir köprü olduğu kadar, aynı zamanda Türk dünyası ile bizi birbirimize bağlayan edebi ve ebedi bir bağın adıdır. Sadece bu park bile, tek başına, büyük bir kazanımdır şehrimize. Eskişehir’i Türk Dünyası Kültür Başkentliği payesine yükseltenlere gönül borcumuz bakidir. Hatta bu süreçte bir damla ter dökenlere dahi… Bu vesileyle himaye ve desteklerini esirgemeyen ve çalışmalara gönül gözü ile bakan başta Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan Beyefendi olmak üzere devlet büyüklerimiz; hoşgörü ve tevazusu ile gönüller fetheden Prof. Dr. Nabi Avcı Hocamız; gecesini gündüzüne katarak yüreğini ortaya koyan Güngör Azim Tuna Vali Babamız, “Eskişehir 2013 Türk Dünyası Kültür Başkenti Ajansı”nın değerli Yönetim Kurulu Üyeleri ve “Dilde, fikirde, işte birlik” diyen herkes için sözümüzü Dedem Korkut’un dilinden, Korkut Ata’mızdan bir dua ile tamamlıyoruz:

“Dua edeyim Hân’ım:
Yerli kara dağların yıkılmasın.
Gölgeli koca ağacın kesilmesin.
Taşkın akan güzel suyun kurumasın.
Kâdir Tanrı seni namerde muhtaç etmesin.
Allah’ın verdiği ümidin kesilmesin.
Ak alnında beş kelime dua kıldık, kabul olsun.
Bu duaya âmin diyenler Dîdâr görsün Hân’ım hey.”

Kaynak:www.ajans26.com

Categories: Feride Turan

Yorum Yaz

Mail adresi yazarsaniz yayinlanmayacaktir.
Gerekli alan*