Eskişehir Masalları

Masallar, başlangıç (bir varmış…) ve sonunda (gökten üç elma…) kullanılan tekerlemeler sayesinde kendini diğer anlatı türlerinden kolayca ayırır. Tamamen kurguya dayalı, hayal ürünü, düz yazı biçimdeki kısa anlatılardır. Anlatan ve dinleyen de bu düşünce içerisindedir. Kahramanlarının ve masaldaki olayı biçimleyen konunun niteliğine göre masalların birçok farklı tipi vardır: Hayvan, Sihir, Dinî, Gerçekçi, Aptal, Dev, Anektodot, Fıkra, Zincirleme Masal gibi…

Hayalî mekânların, olağanüstü varlıkların, akıl dışı olayların normal olduğu masallar, dünya sözlü kültürü ürünleri içinde en hızlı yayılan ve ulaştığı kültüre rahatlıkla uyarlanabilen bir türdür. Bu yüzden masal incelemelerinde uluslararası nitelikteki tip ve motif katalogları kullanılsa da, ülkemiz masallarına özel hem masal tipi kataloğu, hem de masallarda kullanılan tekerlemelere özel bir tekerleme kataloğu vardır. İşte Eskişehir’den birkaç masal örneği…

Eskişehir / Merkez / Yakakayı köyünde Hasan Tınaz’dan miras gerçekçi bir masal. Gelini Yıldız Tınaz’ın anlatımı şöyledir…

Bursa Kestaneliğinin Hayrat Olması

Bir çoban davarlarını güdüyormuş. Omzuna attığı sopasının ucuna da bir yoğurt kesesi bağlıymış. Oradan geçen Padişah çobanla konuşmaya başlamış. Çobanı sevince “Arkadaş olalım ” demiş ve onu davet etmiş.

Aradan seneler geçmiş. Çoban hediye olarak bir torba yoğurt süzmüş, bir de kuzu almış. Az gitmiş uz gitmiş, Padişahın sarayına varmış. Kapıda zabitler varmış. Çoban, “Padişahın yeri burası mı?” diye sormuş. Zabitler de burası olduğunu, ne yapacağın sormuşlar. Çoban, “Ben Padişahın tanıdığıyım. Ona misafir geldim” diyince, zabitler ona inanmayarak “Git hadi sen de be adam! Padişah kim, sen kim?” demişler. Çoban, Padişahla görüşmek için akşama dek beklemiş. Sonra zabitlerden biri Padişaha gidip, omzunda sopası ile bir çobanın kendisinin görmek için dışarıda beklediği söylemiş. Padişah, “Oo! Açın kapıları! Gelsin, gelsin!” demiş.

Çobanı içeri almışlar, bir sandalyeye oturtmuşlar. Çoban, yoğurdu ve kuzuyu hediye etmiş. Sonra Padişah ondan, mâni, türkü, bir şeyler söylemesini istemiş. Çoban ne diyeceğini bilememiş ama Padişah, “Sen dağlarda hiç öğrenmedin mi mâni, türkü? ” diye ısrar edince aklına birden bire şu dizeler gelmiş:

Çamın yaprağı efildir efil.
Ben bilirim ikinizin sözünü.

O sırada Padişah da tıraş oluyormuş. Meğer Padişahın da düşmanları varmış. Bunlar, Padişahı öldürmesi için berberle anlaşmışlar. Çobanın sözlerini duyan berber birden bağırmış: “Padişahım! Vallahi benim bir suçum yok! Falanca adam kestirecekti seni.” Bunun üzerine berberi yakalayıp götürmüşler. Ölmekten kurtulan Padişah çobana, “Dile benden ne dilersen ”, demiş. Çoban da “Padişahım sağlığını dilerim ”, demiş. Ama Padişah bir dilek de bulunması için ısrar etmiş. Çobanın aklına askerliği sırasında. Bursa kestaneliğinde yediği sopa gelmiş. Padişaha, “Fesinizi göğe atayım, inesiye kadar Padişah olayım ” demiş. Padişah dileğini kabul etmiş. Fesini vermiş. Çoban fesi atmış havaya, ininceye dek “Bursa ’nın kestaneleri hayrat ” demiş. O kestanelik işte böyle hayrat olmuş.

81 İLDE KÜLTÜR ve ŞEHİR – 2014

***

Pertev Naili Boratav’ın Az Gittik Uz Gittik kitabında, Eskişehir’de de anlatılan masallar bulunmaktadır. Bu masallardan, 41 numaralı “Zengin Hamamı” aynen şöyledir:

Bir çamaşırcı kadın varmış. Bir gün ona kızı demiş ki: “anne ben hamama gideceğim”. Kalkmış gitmiş kız, girmiş hamama, bir kurnanın başına oturmuş, daha iki tas su dökmeden usta gelmiş:

“Kızım, kalk oradan, Padişahın hanımı geldi, o oturacak ” demiş. Kız kalkmış başka bir kurnaya oturmuş. Bu sefer natır gelmiş:

“Kızım, kalk oradan, falanca beyin hanımı gelecek oraya” demiş. Hasılı kız böyle böyle dört beş kurna değiştirmiş, şurdan burdan su alıp yarım yamalak yıkanabilmiş. Çıkmış hamamdan, iki gözü iki çeşme, ağlaya ağlaya eve gelmiş. Annesi sormuş:

“Kızım, niye ağlıyorsun?

“Anne” demiş kızcağız, “ben ille zengin hamamı isterim. Ölürsem, ondan sonra öleyim”

Ertesi sabah kadın bir konağa çamaşıra gider. Çamaşır yıkarken de hep ağlarmış. Evin hanımı gelip sorar:

“Ne o Fatma Kadın, neye o kadar üzgünsün? “

“Dün kızım hamama gitti, doğru dürüst yıkanamamış horlamışlar kızcağızı. Akşamdan beri: ‘İlle ben zengin hamamı isterim ’ diye ağlıyor. Onu düşünüp üzülüyorum.”

“A Fatma Kadın, ondan kolay ne var? Ben her şeyi hazırlarım, kızınla arabaya biner, şanlı şerefli hamama gidersiniz, yıkanırsınız.”

Hanım hemen kalkmış, sırmalı bir bohça hazırlamış, içinde altın tas, altın tarak. Kadına güzel bir elbise de giydirir, kıza münasip esbaplar da verir. Arabayı da hazırlatır. Çamaşırcı kadın arabaya binip evine döner. Kız da giyinip kuşanır. Arabaya atlarlar. Ana kız; hamamda arabadan inince bütün tellaklar bunları kapıda karşılar, kollarına girip en güzel kafesi açarlar. (Eski hamamlarda, itibarlı müşterilerin girdikleri kafeste karşılıklı iki sedir olurmuş.) Biraz sonra bunların karşısındaki sedire başka bir hanımefendi geliyor. Kız hemen o gelen hanımla ahbap oluveriyor. Hal hatır soruşuyorlar. Sonra girip yıkanıyorlar güzelce. Çıkınca kız çay, kahve ikram ediyor. (Ama tam o sırada Fatma kadın farkına varmış ki, zengin evin hanımı bunlara hamamda masraf etsinler diye para vermeyi unutmuş. Ceplerinde on para yok. Kadıncağız tir tir titremiş, “Bu kız ne halt edecek, çıkma zamanı gelince?” diye.) Tam hamamcının hesabını görecekler, sonradan gelen hanım cebinden bir altın çıkarıp hamamcıya veriyor, kızla annesine para ödetmiyor.

O vakit kız da:

“Öyle ise bu akşam çorbayı bizim evde içelim, ”diyor hanımefendiye; o da kabul ediyor. Kız anlaşılan: “Ben şöyle, laf olsun diye, bir teklifte bulunayım, nasıl olsa kabul etmez,” diye düşünmüş… Ötede Fatma Kadın tir tir titrermiş, “Ne yapacağız şimdi? ” diye. Çıkıyorlar, kapıda bekleyen arabalarına biniyorlar. Arabacı soruyor:

“Nereye gideceğiz. Hanımefendi? ”

“Ben nerde dur dersem, orada durursun, ” diyor kız. Araba gidiyor, gidiyor… Bir ara kız bakıyor ki biraz ileride büyük bir konak, kapının önünde uşaklar mangal yellemekteymişler. Kız arabacıya “Dur, ” diyor. Arabadan iniyorlar.

Kız gizlice arabacıya: “yarın gelip bizi buradan alırsın, ” diyor. Evin içine giriyorlar, bakıyorlar ki koca konak, hizmetçiler, halayıklar, sıra sıra. Ama herkes yaslı gibi. Meğer o evin hanımı ölmüş, o gün kırkıncı günmüş. Halayıklar, beyin akrabası falan yeni bir hanım geldi sanmışlar. Kız annesiyle yanlarındaki hanımı bir odaya buyur etmişler. Bir ara kendisi çıkıp halayıklara: “Bu gece misafirimiz var, sofrayı hazırlayın. Bey gelince de bana haber verin, ’’ diyor Halayıklar hemen mükemmel bir sofra hazırlıyorlar Üç hanım oturup yemeklerini yiyorlar. Bir ara cariyenin biri gelip kıza: “Bey geldi ” diye haber veriyor Kız dışarı çıkıyor, başına bir namaz bezi sarp Beyin yanına gidiyor; başlarından geçenleri bir bir anlatıyor… Çamaşırcı Fatma kadının kızı olduğunu, hamama nasıl gittiklerini, paraları olmadığı için, orada tanıştıkları bir hanımın hamam masraflarını ödemesine karşılık, onu nasıl yemeğe davet ettiğini, hepsini anlatıyor…

“Konağın kapısını açık buldum, evin yabancısı değilmiş gibi girdim. Bu gece bizi kabul edin, mahcup bırakmayın ” diyor. Bey de gençmiş; kızı yukarıdan aşağı bir süzüyor. Bakıyor ki güzel, hem de akıllı bir kız, hamamdan çıktığı için bir kat daha da güzelleşmiş… Adam da iyi yürekli biriymiş anlaşılan. Kıza diyor ki:

“Benimle evlen de evin sahiden hanımı ol. Kız razı olmaz mı? Hemen bir imam çağırtıyor Bey, nikâh kıyılıyor…

Çamaşırcı Fatma kadının bir şeylerden haberi yok, içeride ecel terleri dökermiş. “Bu kız ne halt ediyor? Nasıl çıkacağız işin içinden? ” diye. Neyse, yatma zamanı geliyor, herkes odasına çekiliyor. Kız da anasını yalnız bırakıp odasında, çıkıp gitmiş kocasının yanına… Fatma kadının sabaha kadar gözüne uyku girmiyor. Sabahleyin kız annesine olanı biteni anlatıyor. Kadıncağız bu işlere şaşıp kalıyor, ama artık geniş bir nefes alıyor. Az sonra araba gelince, misafirlerini evine yolluyorlar. Sonra araba dönüp geliyor. Evin Beyi çok zenginmiş. Kızı da çok beğenmiş, çok sevmiş. Arabayı, hamam takımlarını Fatma kadınla kızına veren hanımın bu iyiliğine karşılık, bohçanın üstüne bir elmas dal koyuyor, hediye olarak. Fatma Kadın arabaya binip bohçasıyla hediyesini götürünce hanım:

“A Fatma Kadın, ben dün sana para vermeyi unutmuşum. Pek üzüldüm,’ diyor. O zaman Fatma kadın da:

“Hanımcığım, ” diyor “Bizim başımıza bir devlet-kuşu kondu. ”

Başlarından geçenleri bir bir anlatıyor…

Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.

***

BİTMEYEN MASAL

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir padişah varmış. Padişah, masala çok meraklıymış. Masal anlattırmak için adamlar toplattırmış, anlatırırmış, fakat bir türlü masala doymazmış.
Bir gün ilan etmiş:
-Beni masala kim doyurursa, onu vezir yapacağım.
Memleketin her tarafına bu haberler duyulmuş. Her vilayetten kendine güvenen adamlar geliyormuş. Yalnız padişahın şartı şöyle imiş:
-Masala başladın mı unuttum veyahut yoruldum, biraz dinleneyim veyahut da bir hatırlayayım, yok! Bir masaldan bir masala geçmek şartı var; ama arada durup dinlenmek şartı yok! Eğer ki arada böyle durup dinlenirsen, başın cellâda! Şimdi bu şartları kabul ediyor musun, diye soruyormuş. Kabul edenler vezir olmak uğruna ölümü göze alıyorlarmış.

İki cellât kapının önünde bekliyor kendine güvenenler bu imtihana giriyormuş. Fakat hiç kimse muvaffak olamıyormuş. Böyle kırk elli kişinin başı gitmiş.

Aradan üç beş ay zaman geçmiş. Dağ başında yaşayan bir Mehmet Ağa da duymuş bu haberi. Mehmet Ağa hoş sohbet bir adammış. Mehmet Ağa da “yarışmak için sarayın kapısına gelmiş. Kapıda padişahın muhafızları:
-Baba ne yapıyorsun; nereye gidiyorsun?
Mehmet Ağa:
-Padişahı göreceğim, imtihan olacağım, masal anlatacağım, demiş. Muhafızlar:
-Baba işin yok mu? Kellen gider! Senin gibi niceleri geldi; kelleleri gitti, demişlerse de Mehmet Ağa:
-Zaten ben yaşamıyorum ki ölümden korkayım yavrum! Götürün beni padişaha, diye ısrar edince getirmişler padişaha.

Padişah da tekrar şartlarını anlatmış Mehmet Ağa’ya:
-Bak Mehmet Ağa, eğer beni masala doyurursan vezir olursun; ama “yoruldum, işte masalın birisi bitti, ikinci masalı hatırlayamadım, az biraz dinleneyim” veyahut “bir düşüneyim” falan diyeceksen bak cellâtlar kapının önünde; kelleni koparttırırım; hiç acımam! Ona göre, imtihana gireceksen gir.

Mehmet Ağa:
-Tamam, padişahım kabul, demiş.
Padişah koltuğuna oturmuş. Mehmet Ağa da karşısına geçmiş. Farz edelim saat sabah on sıralarıymış; masal başlamış.
Mehmet Ağa:
-Padişahım! Ben gençliğimde avcılığı çok severdim, demiş.
Mehmet Ağa “avcılık” deyince padişahı hemen merak sarmış:
-E? Sonra Mehmet Ağa?
Mehmet Ağa: Bir gün sabahleyin, tüfeğimi aldım; tazımı aldım; yiyeceğimi aldım; ormana avlanmaya gittim, demiş.
Padişah:
-E? Mehmet Ağa?
Mehmet Ağa: Ormanın kenarına vardım. Çalıların altından bir tavşan çıktı. Tazı tavşanı gördü; tavşan da tazıyı gördü, demiş. Tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı.
Saat sabah onda filan başlamışlar bu masala, ikindi olmuş. O zamanın padişahları abdestli namazlıymış. Öğlen namazı geçmiş bittiği yok; ikindi olmuş, ezanlar okunuyormuş. Padişahın hem karnı acıkmış, hem namazı geçmiş. Öğlen yemeği yememiş.
Mehmet Ağa ha bire:
-Tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı…
Padişah birden bire gürlemiş:
-Tamam, vezirsin! Söyle, sonu ne oldu, demiş.
Mehmet Ağa gayet sakin:
-Padişahım! Altı ay, bu tazı bu tavşanı kovalayacak; altı ay da daha geri gelmesi var, demiş.
Böylece bu masal burada bitmiş. Mehmet Ağa da vezir olmuş.

***

PERİ OĞLU

Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde perilerin ve insanların birlikte yaşadığı zamanda Eskişehir’de Odunpazarı’nın Bademlik bölgesinde dünyalar güzeli bir köylü kızı yaşarmış. Kovalarıyla pınar başına su doldurmaya gelirmiş. Günlerden bir gün, yine kız pınara su doldurmaya gelmiş. O anda pınarın başında yakışıklı mı yakışıklı bir peri oğlu belirivermiş. Güzel kızı görür görmez ona âşık olmuş. Köylü kızı da peri oğluna aşık olmuş. Peri oğlu köylü kızını evine kadar takip etmiş, evlerini öğrenmiş. Daha sonra kızın evinin yakınına gelmeye başlamış ve kızla konuşmuşlar. Peri oğluyla köylü kızı birbirlerini çok sevmişler.

Peri oğlu bir gün annesine.

– Anne ben insanlardan güzel bir köylü kızına âşık oldum. Ben onu aramıza getirip onunla evlenmek istiyorum! demiş. Anne peri,

– Olmaz, olmaz, olmaz! diye üç kere tekrar etmiş ve “Onlar insan biz periyiz!” demiş.

Peri oğlu, annesini dinlemeyip kızı ailesinden istemiş. Kızın annesi, oğlanın peri olduğunu bilmeden kızını peri oğluna vermiş ve düğün yapmışlar. Düğünden sonra peri oğlu, kızı annesinin evine getirmiş. Peri anne, oğlunu üzmemek için kızı gelin olarak kabul etmiş; ama onu bıktırıp evinden göndermek için de elinden geleni ardına koymayacakmış.

Peri oğlunun evde olmadığı bir gün kötü niyetli peri anne kıza: – Tüm evi ben gelene kadar temizle! Ben kız kardeşime gidiyorum, demiş ve evden ayrılmış.

Fakat evinin duvarları çok yüksekmiş. Camları açık bırakıp gitmiş. Gelin kız evi süpürdükçe tepeden toz ve yaprak eve doluyormuş. Evi sürekli süpürüyormuş; fakat ev tekrar batıyormuş. Yorgunluktan oturmuş, ağlamaya başlamış. Peri oğlu, onun ağladığını hissedip eve gelmiş. Kızın ağladığını görünce peri oğlu sormuş: ‘ – Süpürüyorum süpürüyorum, ev temizlenmiyor. Ben temizliyorum, açık pencerelerden gelen tozlar evi tekrar batırıyor. Pencereler çok yüksekte olduğu için onları kapatamadım.

Peri oğlu, bu işte annesinin parmağı olduğunu anlamış. Pencereleri kapatmış, köylü kızı da evi tekrar temizlemiş. Anne peri eve geldiğinde her yeri tertemiz bulunca çok öfkelenmiş. Ertesi gün kız kardeşini çağırmış ve ona:

– Oğlum köylü kızını koruyor. Ondan nasıl kurtulurum? diye sormuş. Teyze peri: – O gelini yarın bana gönder, ben onu öldürmeyi bilirim! demiş.

Ertesi gün olmuş, anne peri gelinini teyze periye yollamış. Ondan oklava alıp getirmesini istemiş. Köylü kızı yola çıkmış; ama içinde bir sıkıntı varmış. Kız, Şeytan Köprüsü’ne gelince peri oğlu yine sıkıntısını hissedip kızın yanında belirivermiş:

– Teyzeme mi gidiyorsun güzel yüzlüm? demiş.

Köylü kızı: – Evet! Annen benden oklava istedi, demiş. Peri oğlu da: – Teyzem çok ters ve sinirlidir. Teyzemin kapılarından biri sürekli açık, diğeri de sürekli kapalıdır. Kapalıyı aç, açığı kapat. Zincirle bağlı koyunun önünde kemik, köpeğin önünde de ot vardır. Otu koyuna, kemiği de köpeğe ver. Bahçesinde Acısu Çeşme’si vardır. Teyzem yıllardır ondan su içmez. O çeşmeden üç avuç su iç. Acı elma ağacı vardır. Ondan elma koparıp ye. Teyzem onları yıllardır bu şekilde cezalandırıyor. Oklava da girişte tam karşında olacak, oklavayı aldığın gibi kaç. Sakın bekleme, arkana da bakma! demiş.

– Ne oldu, neden ağlıyorsun?

Köylü kızı teyze perinin Şeytan Köprüsündeki bahçesinin önüne gelmiş. Açık kapıyı kapamış, kapalı kapıyı açıp içeri girmiş. Koyunun önündeki kemiği köpeğe, köpeğin önündeki otu da koyuna vermiş. Acısu Çeşme’sinden üç su içmiş. Acı elmadan koparıp yemiş. Sonra eve ulaşınca karşıda duran oklavayı alıp kaçmaya başlamış. Bunu gören teyze peri:
– Tut ağacım tut! Sar belinden getir bana! diye gürlemiş. Ağaç:
– Sen senelerdir acı diye elmamdan bir kere koparıp yemedin. Kız, elmalarımdan yedi, onu tutmam! demiş. Öfkelenen teyze peri bu kez çeşmeye seslenmiş:
– Boğ çeşmem boğ! Sel ol boğ! demiş. Çeşme:
– Boğmam. Sen bir kerecik olsun suyumdan içmedin, o benim suyumdan içti! demiş.
Peri teyze bu kez köpeğe seslenmiş:
– Tut köpeğim tut! Parçala onu! diye bağırmış. Köpek:
– Tutmam, yıllarca beni aç bıraktın. O geldi; kemiği bana, otu koyuna verdi. Karnımızı doyurdu, tutmam! demiş. İyice öfkelenen teyze peri son çare olarak kapılara seslenmiş:
– Kapan kapım kapan! demiş. Açılan kapı:
– Kapanmam. Senelerce beni açmadın, bir kere benden geçmedin! demiş.
Böylece köylü kızı, öfkeli teyze periden kurtulmayı başarmış. Oklavayı anne periye getirmiş. Kızın eve döndüğünü gören anne peri şaşkınlıktan ne yapacağını bilememiş ve çok öfkelenmiş.

Peri oğlu ise olanlara daha fazla dayanamayıp annesine:
– Anne, ben insan olacağım. İnsanoğlu gibi yaşayacağım. Buradan gidip köye yerleşeceğim, demiş. Anne peri, hiddetle “Hayır!” diye haykırmış.
– Sen ölümlüler gibi yaşayamazsın. Onlar elleri ayakları yara bere içinde tarlada bostanda çalışıyorlar. Karınlarını doyurmak için gece gündüz uğraşıyorlar. Biz ise her şeye hemen sahip olabiliyoruz. Onlar hastalanıp yatağa düşüyorlar, biz ise hiç hastalanmıyoruz. Sonunda da ölüm var oğlum. Hayır, insan olamazsın! demiş.

Anne peri olanları anlatmak için kız kardeşinin yanına gitmiş. Anne perinin evden ayrıldığını görünce peri oğlu ve köylü kızı kaçamaya karar vermişler. Hemen evden ayrılmışlar. Anne peri, eve dönünce onları evde bulamamış ve çok öfkelenmiş. Hemen küpüne binip peşlerine düşmüş. Küpün çıkardığı “Vuuu!” sesini duyan ve annesinin öfkesini hisseden peri oğlu, köylü kızına dönüp:
– Ben bostan olayım, sen de bostancı ol. Annem gelince yüzüne bakma, sadece “Bostanımı çapalarım, bostanımı çapalarım!” de. Sakın yüzüne bakma. Yüzüne bakarsan doğruyu söylersin, demiş.
Anne peri hızla gelmiş ve insan kılığına girip:
– Kiliz! Buradan bir oğlanla bir kızın geçtiğini gördün mü, demiş. Köylü kızı:
– Bostanımı çapalarım, bostanımı çapalarım…
Anne peri tekrar sormuş: fakat bostancı kılığındaki köylü kızı, anne perinin yüzüne bakmadan peri oğlunun söylediklerini tekrarlamış. Cevap alamayan anne peri küpüne binip kız kardeşinin yanına gitmiş.
– Bulamadım onları, demiş. Kız kardeşi:
– Yolda kimseyi görmedin mi, diye sormuş.
– Gördüm, bir bostancı bostan çapalıyordu. Bostanımı çapalarım, bostanımı çapalarım, dedi. Yüzüme bakmadı, bana cevap vermedi, demiş. Kız kardeşi:
– Onlar oğlun ve gelinindi, nasıl anlamadın, demiş.
Bunu duyan anne peri çok öfkelenmiş. Teyze peri: – Bu defa onları bulmaya ben gideyim. Kızı bulup öldürürüm. Sen bekle burada, demiş. Kabağına binip onların peşine düşmüş. Oğlanla kız Eskişehir’e inmişler. Ardından teyze peri de Eskişehir’e inmiş. Peri oğlu, teyzesinin kabağının sesini duyup köylü kızına: – Ben hamam olayım, sen de hamamcı ol. Nalinlerim var, takulyelerim var. Giy de yun, gir de yun, de. Sakın yüzüne bakma, bakarsan doğruyu söylersin! demiş.
Oğlan oracığa bir hamam oluvermiş. Kız da hamamcı olup hamamın kapısına oturuvermiş. Teyze peri kabağından inip hamamcıya sormuş:
– Hamamcı, hamamcı! Buradan bir kız bir de oğlan geçti mi, hamama girdiler mi?
– Nalinlerim var, takulyelerim var. Giy de yun, gir de yun! Teyze peri tekrar sorduğunda kız aynı şeyleri tekrarlamış. Onları bulamadığını düşünen teyze peri, kabağına binip evine dönmüş. Kız kardeşine:
– Bulamadım. Eskişehir’e indim, karşıma hamam çıktı. Hamamcı nalinlerim var, takulyelerim var; giy de yun, gir de yun, dedi. Yüzüme de bakmadı! demiş. Anne peri:
– İşte o hamamcı gelinim, hamam da oğlumdu, demiş. Bu kez daha da öfkelenen anne peri, kızı öldürmek için küpüne bindiği gibi peşlerine düşmüş. Oğlan annesinin çok fazla öfkelendiğini hissetmiş ve küpünün çıkardığı “Vuu!” sesini işitmiş. Kıza:
– Annem bu kez*seni mutlaka öldürecek. Çok öfkeli bir şekilde buraya geliyor. Sen ağaç ol, ben de yılan olayım. Sana dolanayım. İkimiz de beraber ölelim, demiş. Kızı ağaca, kendisini de yılana çevirerek ağaca dolanmış.
Bu kez anne peri hemencecik buluvermiş onları. Bakmış görmüş ki oğlu yılan olmuş, kız da ağaç. Kıza sımsıkı sarılan oğluna:
– Çekil oğlum, in oradan! diye yalvarmış.
– İkimizi de öldür anne! diye seslenmiş peri oğlu.
Bunu gören anne peri, oğluna kıyamayıp onları affetmiş ve dönüp gitmiş.
Peri oğlu insana dönüşmüş. Ömrünün sonuna kadar da köylü kızıyla Eskişehir’de mutlu bir şekilde yaşamışlar. (Nurten Palabıyık, Eskişehir, Odunpazarı) 5

* * *

Eskişehir Masalları – Doç. Dr. Pervin ERGUN
Kaynak Şahıs: Veysel Karani Yazar, 1927, Şavşat,
Eskişehir Osmangazi Mahallesi
Derleyen: Zehra Yazar, Eskişehir 1971
5-Eskişehir’in Somut Olmayan Kültürel Mirası – ESOGÜ YAY.
eml

Categories: 26 Eskişehir