Eskişehir Masalları

Masallar, başlangıç (bir varmış…) ve sonunda (gökten üç elma…) kullanılan tekerlemeler sayesinde kendini diğer anlatı türlerinden kolayca ayırır. Tamamen kurguya dayalı, hayal ürünü, düz yazı biçimdeki kısa anlatılardır. Anlatan ve dinleyen de bu düşünce içerisindedir. Kahramanlarının ve masaldaki olayı biçimleyen konunun niteliğine göre masalların birçok farklı tipi vardır: Hayvan, Sihir, Dinî, Gerçekçi, Aptal, Dev, Anektodot, Fıkra, Zincirleme Masal gibi…

Hayalî mekânların, olağanüstü varlıkların, akıl dışı olayların normal olduğu masallar, dünya sözlü kültürü ürünleri içinde en hızlı yayılan ve ulaştığı kültüre rahatlıkla uyarlanabilen bir türdür. Bu yüzden masal incelemelerinde uluslararası nitelikteki tip ve motif katalogları kullanılsa da, ülkemiz masallarına özel hem masal tipi kataloğu, hem de masallarda kullanılan tekerlemelere özel bir tekerleme kataloğu vardır. İşte Eskişehir’den birkaç masal örneği…

Eskişehir / Merkez / Yakakayı köyünde Hasan Tınaz’dan miras gerçekçi bir masal. Gelini Yıldız Tınaz’ın anlatımı şöyledir…

Bursa Kestaneliğinin Hayrat Olması

Bir çoban davarlarını güdüyormuş. Omzuna attığı sopasının ucuna da bir yoğurt kesesi bağlıymış. Oradan geçen Padişah çobanla konuşmaya başlamış. Çobanı sevince “Arkadaş olalım ” demiş ve onu davet etmiş.

Aradan seneler geçmiş. Çoban hediye olarak bir torba yoğurt süzmüş, bir de kuzu almış. Az gitmiş uz gitmiş, Padişahın sarayına varmış. Kapıda zabitler varmış. Çoban, “Padişahın yeri burası mı?” diye sormuş. Zabitler de burası olduğunu, ne yapacağın sormuşlar. Çoban, “Ben Padişahın tanıdığıyım. Ona misafir geldim” diyince, zabitler ona inanmayarak “Git hadi sen de be adam! Padişah kim, sen kim?” demişler. Çoban, Padişahla görüşmek için akşama dek beklemiş. Sonra zabitlerden biri Padişaha gidip, omzunda sopası ile bir çobanın kendisinin görmek için dışarıda beklediği söylemiş. Padişah, “Oo! Açın kapıları! Gelsin, gelsin!” demiş.

Çobanı içeri almışlar, bir sandalyeye oturtmuşlar. Çoban, yoğurdu ve kuzuyu hediye etmiş. Sonra Padişah ondan, mâni, türkü, bir şeyler söylemesini istemiş. Çoban ne diyeceğini bilememiş ama Padişah, “Sen dağlarda hiç öğrenmedin mi mâni, türkü? ” diye ısrar edince aklına birden bire şu dizeler gelmiş:

Çamın yaprağı efildir efil.
Ben bilirim ikinizin sözünü.

O sırada Padişah da tıraş oluyormuş. Meğer Padişahın da düşmanları varmış. Bunlar, Padişahı öldürmesi için berberle anlaşmışlar. Çobanın sözlerini duyan berber birden bağırmış: “Padişahım! Vallahi benim bir suçum yok! Falanca adam kestirecekti seni.” Bunun üzerine berberi yakalayıp götürmüşler. Ölmekten kurtulan Padişah çobana, “Dile benden ne dilersen ”, demiş. Çoban da “Padişahım sağlığını dilerim ”, demiş. Ama Padişah bir dilek de bulunması için ısrar etmiş. Çobanın aklına askerliği sırasında. Bursa kestaneliğinde yediği sopa gelmiş. Padişaha, “Fesinizi göğe atayım, inesiye kadar Padişah olayım ” demiş. Padişah dileğini kabul etmiş. Fesini vermiş. Çoban fesi atmış havaya, ininceye dek “Bursa ’nın kestaneleri hayrat ” demiş. O kestanelik işte böyle hayrat olmuş.

81 İLDE KÜLTÜR ve ŞEHİR – 2014

***

Pertev Naili Boratav’ın Az Gittik Uz Gittik kitabında, Eskişehir’de de anlatılan masallar bulunmaktadır. Bu masallardan, 41 numaralı “Zengin Hamamı” aynen şöyledir:

Bir çamaşırcı kadın varmış. Bir gün ona kızı demiş ki: “anne ben hamama gideceğim”. Kalkmış gitmiş kız, girmiş hamama, bir kurnanın başına oturmuş, daha iki tas su dökmeden usta gelmiş:

“Kızım, kalk oradan, Padişahın hanımı geldi, o oturacak ” demiş. Kız kalkmış başka bir kurnaya oturmuş. Bu sefer natır gelmiş:

“Kızım, kalk oradan, falanca beyin hanımı gelecek oraya” demiş. Hasılı kız böyle böyle dört beş kurna değiştirmiş, şurdan burdan su alıp yarım yamalak yıkanabilmiş. Çıkmış hamamdan, iki gözü iki çeşme, ağlaya ağlaya eve gelmiş. Annesi sormuş:

“Kızım, niye ağlıyorsun?

“Anne” demiş kızcağız, “ben ille zengin hamamı isterim. Ölürsem, ondan sonra öleyim”

Ertesi sabah kadın bir konağa çamaşıra gider. Çamaşır yıkarken de hep ağlarmış. Evin hanımı gelip sorar:

“Ne o Fatma Kadın, neye o kadar üzgünsün? “

“Dün kızım hamama gitti, doğru dürüst yıkanamamış horlamışlar kızcağızı. Akşamdan beri: ‘İlle ben zengin hamamı isterim ’ diye ağlıyor. Onu düşünüp üzülüyorum.”

“A Fatma Kadın, ondan kolay ne var? Ben her şeyi hazırlarım, kızınla arabaya biner, şanlı şerefli hamama gidersiniz, yıkanırsınız.”

Hanım hemen kalkmış, sırmalı bir bohça hazırlamış, içinde altın tas, altın tarak. Kadına güzel bir elbise de giydirir, kıza münasip esbaplar da verir. Arabayı da hazırlatır. Çamaşırcı kadın arabaya binip evine döner. Kız da giyinip kuşanır. Arabaya atlarlar. Ana kız; hamamda arabadan inince bütün tellaklar bunları kapıda karşılar, kollarına girip en güzel kafesi açarlar. (Eski hamamlarda, itibarlı müşterilerin girdikleri kafeste karşılıklı iki sedir olurmuş.) Biraz sonra bunların karşısındaki sedire başka bir hanımefendi geliyor. Kız hemen o gelen hanımla ahbap oluveriyor. Hal hatır soruşuyorlar. Sonra girip yıkanıyorlar güzelce. Çıkınca kız çay, kahve ikram ediyor. (Ama tam o sırada Fatma kadın farkına varmış ki, zengin evin hanımı bunlara hamamda masraf etsinler diye para vermeyi unutmuş. Ceplerinde on para yok. Kadıncağız tir tir titremiş, “Bu kız ne halt edecek, çıkma zamanı gelince?” diye.) Tam hamamcının hesabını görecekler, sonradan gelen hanım cebinden bir altın çıkarıp hamamcıya veriyor, kızla annesine para ödetmiyor.

O vakit kız da:

“Öyle ise bu akşam çorbayı bizim evde içelim, ”diyor hanımefendiye; o da kabul ediyor. Kız anlaşılan: “Ben şöyle, laf olsun diye, bir teklifte bulunayım, nasıl olsa kabul etmez,” diye düşünmüş… Ötede Fatma Kadın tir tir titrermiş, “Ne yapacağız şimdi? ” diye. Çıkıyorlar, kapıda bekleyen arabalarına biniyorlar. Arabacı soruyor:

“Nereye gideceğiz. Hanımefendi? ”

“Ben nerde dur dersem, orada durursun, ” diyor kız. Araba gidiyor, gidiyor… Bir ara kız bakıyor ki biraz ileride büyük bir konak, kapının önünde uşaklar mangal yellemekteymişler. Kız arabacıya “Dur, ” diyor. Arabadan iniyorlar.

Kız gizlice arabacıya: “yarın gelip bizi buradan alırsın, ” diyor. Evin içine giriyorlar, bakıyorlar ki koca konak, hizmetçiler, halayıklar, sıra sıra. Ama herkes yaslı gibi. Meğer o evin hanımı ölmüş, o gün kırkıncı günmüş. Halayıklar, beyin akrabası falan yeni bir hanım geldi sanmışlar. Kız annesiyle yanlarındaki hanımı bir odaya buyur etmişler. Bir ara kendisi çıkıp halayıklara: “Bu gece misafirimiz var, sofrayı hazırlayın. Bey gelince de bana haber verin, ’’ diyor Halayıklar hemen mükemmel bir sofra hazırlıyorlar Üç hanım oturup yemeklerini yiyorlar. Bir ara cariyenin biri gelip kıza: “Bey geldi ” diye haber veriyor Kız dışarı çıkıyor, başına bir namaz bezi sarp Beyin yanına gidiyor; başlarından geçenleri bir bir anlatıyor… Çamaşırcı Fatma kadının kızı olduğunu, hamama nasıl gittiklerini, paraları olmadığı için, orada tanıştıkları bir hanımın hamam masraflarını ödemesine karşılık, onu nasıl yemeğe davet ettiğini, hepsini anlatıyor…

“Konağın kapısını açık buldum, evin yabancısı değilmiş gibi girdim. Bu gece bizi kabul edin, mahcup bırakmayın ” diyor. Bey de gençmiş; kızı yukarıdan aşağı bir süzüyor. Bakıyor ki güzel, hem de akıllı bir kız, hamamdan çıktığı için bir kat daha da güzelleşmiş… Adam da iyi yürekli biriymiş anlaşılan. Kıza diyor ki:

“Benimle evlen de evin sahiden hanımı ol. Kız razı olmaz mı? Hemen bir imam çağırtıyor Bey, nikâh kıyılıyor…

Çamaşırcı Fatma kadının bir şeylerden haberi yok, içeride ecel terleri dökermiş. “Bu kız ne halt ediyor? Nasıl çıkacağız işin içinden? ” diye. Neyse, yatma zamanı geliyor, herkes odasına çekiliyor. Kız da anasını yalnız bırakıp odasında, çıkıp gitmiş kocasının yanına… Fatma kadının sabaha kadar gözüne uyku girmiyor. Sabahleyin kız annesine olanı biteni anlatıyor. Kadıncağız bu işlere şaşıp kalıyor, ama artık geniş bir nefes alıyor. Az sonra araba gelince, misafirlerini evine yolluyorlar. Sonra araba dönüp geliyor. Evin Beyi çok zenginmiş. Kızı da çok beğenmiş, çok sevmiş. Arabayı, hamam takımlarını Fatma kadınla kızına veren hanımın bu iyiliğine karşılık, bohçanın üstüne bir elmas dal koyuyor, hediye olarak. Fatma Kadın arabaya binip bohçasıyla hediyesini götürünce hanım:

“A Fatma Kadın, ben dün sana para vermeyi unutmuşum. Pek üzüldüm,’ diyor. O zaman Fatma kadın da:

“Hanımcığım, ” diyor “Bizim başımıza bir devlet-kuşu kondu. ”

Başlarından geçenleri bir bir anlatıyor…

Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.

***

BİTMEYEN MASAL

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir padişah varmış. Padişah, masala çok meraklıymış. Masal anlattırmak için adamlar toplattırmış, anlatırırmış, fakat bir türlü masala doymazmış.
Bir gün ilan etmiş:
-Beni masala kim doyurursa, onu vezir yapacağım.
Memleketin her tarafına bu haberler duyulmuş. Her vilayetten kendine güvenen adamlar geliyormuş. Yalnız padişahın şartı şöyle imiş:
-Masala başladın mı unuttum veyahut yoruldum, biraz dinleneyim veyahut da bir hatırlayayım, yok! Bir masaldan bir masala geçmek şartı var; ama arada durup dinlenmek şartı yok! Eğer ki arada böyle durup dinlenirsen, başın cellâda! Şimdi bu şartları kabul ediyor musun, diye soruyormuş. Kabul edenler vezir olmak uğruna ölümü göze alıyorlarmış.

İki cellât kapının önünde bekliyor kendine güvenenler bu imtihana giriyormuş. Fakat hiç kimse muvaffak olamıyormuş. Böyle kırk elli kişinin başı gitmiş.

Aradan üç beş ay zaman geçmiş. Dağ başında yaşayan bir Mehmet Ağa da duymuş bu haberi. Mehmet Ağa hoş sohbet bir adammış. Mehmet Ağa da “yarışmak için sarayın kapısına gelmiş. Kapıda padişahın muhafızları:
-Baba ne yapıyorsun; nereye gidiyorsun?
Mehmet Ağa:
-Padişahı göreceğim, imtihan olacağım, masal anlatacağım, demiş. Muhafızlar:
-Baba işin yok mu? Kellen gider! Senin gibi niceleri geldi; kelleleri gitti, demişlerse de Mehmet Ağa:
-Zaten ben yaşamıyorum ki ölümden korkayım yavrum! Götürün beni padişaha, diye ısrar edince getirmişler padişaha.

Padişah da tekrar şartlarını anlatmış Mehmet Ağa’ya:
-Bak Mehmet Ağa, eğer beni masala doyurursan vezir olursun; ama “yoruldum, işte masalın birisi bitti, ikinci masalı hatırlayamadım, az biraz dinleneyim” veyahut “bir düşüneyim” falan diyeceksen bak cellâtlar kapının önünde; kelleni koparttırırım; hiç acımam! Ona göre, imtihana gireceksen gir.

Mehmet Ağa:
-Tamam, padişahım kabul, demiş.
Padişah koltuğuna oturmuş. Mehmet Ağa da karşısına geçmiş. Farz edelim saat sabah on sıralarıymış; masal başlamış.
Mehmet Ağa:
-Padişahım! Ben gençliğimde avcılığı çok severdim, demiş.
Mehmet Ağa “avcılık” deyince padişahı hemen merak sarmış:
-E? Sonra Mehmet Ağa?
Mehmet Ağa: Bir gün sabahleyin, tüfeğimi aldım; tazımı aldım; yiyeceğimi aldım; ormana avlanmaya gittim, demiş.
Padişah:
-E? Mehmet Ağa?
Mehmet Ağa: Ormanın kenarına vardım. Çalıların altından bir tavşan çıktı. Tazı tavşanı gördü; tavşan da tazıyı gördü, demiş. Tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı.
Saat sabah onda filan başlamışlar bu masala, ikindi olmuş. O zamanın padişahları abdestli namazlıymış. Öğlen namazı geçmiş bittiği yok; ikindi olmuş, ezanlar okunuyormuş. Padişahın hem karnı acıkmış, hem namazı geçmiş. Öğlen yemeği yememiş.
Mehmet Ağa ha bire:
-Tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı…
Padişah birden bire gürlemiş:
-Tamam, vezirsin! Söyle, sonu ne oldu, demiş.
Mehmet Ağa gayet sakin:
-Padişahım! Altı ay, bu tazı bu tavşanı kovalayacak; altı ay da daha geri gelmesi var, demiş.
Böylece bu masal burada bitmiş. Mehmet Ağa da vezir olmuş.

***

Eskişehir Masalları – Doç. Dr. Pervin ERGUN
Kaynak Şahıs: Veysel Karani Yazar, 1927, Şavşat,
Eskişehir Osmangazi Mahallesi
Derleyen: Zehra Yazar, Eskişehir 1971
eml

Categories: 26