Çocukluk Yılları s7

Prof Dr. Mehmet Kaplan’a ait hatırat
Çocukluk Yılları – Sayfa 7

Oyun sahalarımızdan biri çıkmaz sokaktı. Burada, bir çizgi çizerek seksek veya taş kaydırmaca, beş taş, yahut cevizi çukura sokma oyunları oynardık. Bunlar müsabakalı oyunlardı. Bir arkadaş gerektirirdi. Benim oyun arkadaşım, şimdi Sivrihisar’da bak­kallık yapan Eytam Müdürü’nün oğlu Ahmet’ti. Sonra yine beraberce çevirdiğimiz çember oyunu yahut aşık oyunu gelirdi. Bir de söğüt dallarını bacaklarımızın arasına alarak at gibi koşturur kişneyerek çok uzaklara giderdik. Akşam vakitleri söğütten atımla kasabanın sonundaki çeşme başına giderek, orada, kırdan başka kadınlarla be­raber, sırtı sapla yüklü gelen annemi beklerdim. Kızıl toz bulutları içinden sırtı sapla yüklü anneler gelir. Çocuklarına rengi çok güzel fakat içi küçük diken tozları ile dolu kuşburnu getirirlerdi. Bunun çok ince kuş derisi gibi kabuğu vardı. Yemek için onu dişler hemen tükürürdük. Bunların kıpkızıl renkleri hoşumuza giderdi. Bizi sevindi­ren annelerimizin sıcak elleri idi. Dönüşte onların önünde yine atlarımızı koşturarak, toz duman içinde muzaffer evimize dönerdik. Sapla kırlarda biten sökülmesi bir hayli güç bir nevi köktü. Ocak yakarken kullanılırdı. Üç-dört sap ile bir çorba pişirmek mümkündü. Bu fakirlik içinde bize, her şeyin neşeli bir oyun gibi görünmesine hayret ediyorum.

Bu oyunlar arasında tehlikelileri de vardı. Bunları ilkokulun son sınıfına doğru oynamış olmalıyız. Yunanlılar çekilirken kırlarda, bayırlarda bir sürü fişek bırakmışlardı. Bunların içindeki barutları boşaltır, içi boş büyük anahtarlara doldurarak içine bir yayla, kalın başlı bir çivi sokar, böyle bir alet icat eder, meydanın önündeki mescidin duvarına çivinin öbür ucunu vurarak patlatırdık. Bu gürültü ve barut kokusu hoşumuza giderdi. Birde abilerin oynadıkları biz küçüklerinde yardımcı olarak iştirak etti­ği sapan muharebesi vardı. İki mahallenin çocukları birbirlerine karşı savaş ilan eder­ler ve birbirlerine sapanlarla taş atarlardı. Biz, büyüklere taş yetiştirirdik. Bu tam ma­nası ile bir savaştı. Yaralananlar olurdu. Onları da biz sarardık. Bir de yine büyüklerin meydanda oynadıkları tehlikeli bir çelik çomak oyunu vardı.

Geceleri ay ışığı altında annelerimiz ve ablalarımız bir taraftan çorap örer ve geveze­lik ederken, biz erkek çocuklar unduguk adı verilen saklambaç oyunu oynardık. Yarı karanlıkta kimin nereye saklandığını bulmak heyecanlı bir işti.

Bu oyunlardan çoğu an’anevi idi. Çocuklardan çocuklara devrolunurdu. Bir de kendi icadımız olan oyunlar vardı. Bunlar büyüklerin hareketlerini taklide dayanıyordu. Meselâ o zaman kasabada aydınların heyecanla bahsettikleri bir ‘Türk Ocağı” vardı. Biz onu dışarıdan görür mühim bir yer olduğunu sezinlerdik. Biz de mahalle etrafını taşlarla çevirdiğimiz bir yere ‘Türk Ocağı” adını vermiştik. Bunun kapısı ve odaları vardı. Buraya merasimle girilir ve oturulurdu.

Bir de ilkokulun büyük avlusunda her teneffüs oynadığımız heyecanlı bir oyun vardı: Yüksekçe, geniş, beyaz bir taş Kıbrıs adası farz edilir, onu fethetmek için üzerine çıkılır birbirimizi iterdik. Daha yüksek yaşlarda kendi kendime bir masa yapmış, ciddiyetle başına oturmuş, üzerine kitap kağıt koymuş, bir memur tavrı takınmıştım. Bütün bunlar kasabada yaşlıların hareketlerini dıştan taklide dayanan oyunlardı. Büyükler farkında olmadan tavır ve hareketleri ile küçüklere tesir ederler. Hiç unutmam, ilko­kulda büyük bir defterin sahifesine özene bezene iri harflerle “Mehmet Faik” adını yazmış altına ‘Tarihi Küşadı 1341″ diye yazmıştım. Bu tabiri kim bilir nerede gör­müştüm. 

SON
(Mehmet Kaplan. Türk Edebiyatı Dergisi. Mart 1991.)
 

< ÖNCEKİ SAYFA

< İLK SAYFA

KATEGORİ SAYFA

 

Categories: Edebiyat