Çocukluk Yılları s2

Prof Dr. Mehmet Kaplan’a ait hatırat
Çocukluk Yılları – Sayfa 2

Benim kasabamdaki insanlar bütün kasabalarda yaşayan insanlar gibi dışarıdan bakan bir yabancıya içi boş varlıklar gibi gelir. Fakat ben onlardan her birinin tam bir insan hayatı yaşadıklarını ve içlerinin endişeler korkular hülyalar ihtiraslar nefretler acımalar ve aflarla dolu olduğunu çok iyi biliyorum. Anadolu bu içten yaşayışta tevazu için­de diri ve beşeri oluştadır. Bunu anlatabilen sanatkârlar çıksa kendi kendimizi anlar­dık. Neydi bir kasabada insanları böyle canlandıran ve heyecanlandıran? Ev. Her ev, kendi içinde beşeri bir âlemdir. En fakiri en sessizi bile. Ben bu evlerden birkaçını tanıdım. Olan şeyler hepimizde olur gibi gelirdi. Halbuki hepsinde ayrı bir hayat vardı. Bunu, kapılarına yarım şeffaf bir perdenin arkasında seyreder gibi görür, fakat o per­deyi kaldırarak, içine bakmaya cesaret edemezdim. Yalnız akşamları, her evde yere ko­nulan sofra etrafında babalarının annelerinin ablalarının ve çocukların yaşadıklarını görmesem bile duyardım.

Çocukluğuma ait ilk intibaları hatırlamaya çalışınca bir akşam vakti annemin bana ay­lı bir gökyüzünü göstererek tatlı bir sesle bir ilâcı içirtmeğe kandırması gözümün önüne geliyor. Bu ev, Sırmana dediğimiz ve bütün mahallenin çok sevdiği tek başına yaşayan dul bir kadının evi olacak. Onu bembeyaz bir tülle çerçevelenmiş asil mümin huzurlu çehresiyle hatırlıyorum. Ebedi bir yumuşaklık, iyilik hissederdim ona bakarken. Annem bu evde “girinti” olmalıydı. Kiracı manasına gelen bu kelime bende halâ bir facia hissi uyandırır. Annemin bütün özlemi müstakil bir eve sahip olmaktı. Babam askerdeydi. Onun yüzünü çok sonra gördüm. İlk çocukluk yıllarıma hep annemin sevgisi ve şefkati hakim oldu. Fakat korku ve endişesi de. iki dedem vardı. Birisi i babamın babası ötekisi annemin üvey babası. Galiba annem ikisinin evlerinde de hor ve hakir görülmüştü. Bundan dolayı, Sırmana’nın evinde bir oda tutmuştu. Müstakil bir eve sahip olmak, Kapısını çekmek ve içeride kendi çocukları ile sakin bir hayat sür­mek.  Zavallı annemin o yıllarda en büyük ideali bu idi. Galiba babam askerden dönünceye kadar bu mümkün olmadı. Askerden döndükten sonra annemin cebelerini satarak bir çıkmaz sokakta iki katlı bir ev aldılar. Annemin gelinlik günlerinden kalma bu cebesini çok iyi hatırlıyorum. Onunla bir hayli oynadım. Bu altın işlemeli genişçe bir bilezikti. Bundan başka annemin boynuna hiç takmadığı fakat ihtiyat bir servet gi­bi sakladığı Reşad altınlarından mürekkep bir gerdanlığı da vardı.

Dünyada bütün servetimiz bundan ibaretti, işte onları satarak Hacı Veysi sokağındaki evi satın almışlardı. Sırmana’nın evi oldukça büyüktü. Kalın duvarlarla çevrili avluya girilince bir serinlik hissolunurdu. Bizim odamız, ikinci katta etrafı açık, tahta parmaklıklarla çevrili kori­doru geçtikten sonra en köşede idi. Bu karanlık odada tepede akşam güneşi ile kızıla boyanan küçük bir pencere vardı. Muhayyilem acaba bir masal mı uyduruyor bilemi­yorum; bu pencerenin önünde küçük zarif bir şişe dururdu. Annem gözyaşlarını onun içinde biriktirirdi. Bugün inanmayacağım böyle bir intiba, bazen bir masaldan mı geliyor, yoksa gerçekten mi seçemiyorum. Bildiğim bir şey varsa annemin çok ses­siz, sakin, daima güler yüzlü fakat çok hassas bir kadın olduğudur. Belki bu çocuk muhayyilemin yarattığı bîr hayaldir. Akşam güneşi vurunca parlayan o küçük şişe ba­na çok dokunurdu. Anneme karşı derin bir acıma hissi duyardım. Daha sonra babam ve annem Sarıköy’e gidince, beni Sırmana’nın yanında bıraktılar. O zaman ilk mekte­be devam ediyordum. Bir odada bir rafın içinde bir çini kâseye babamın koyduğu ve istediğim zaman harcayabileceğim bozuk paralar vardı. Sırmana ona elini dokundur­maz ve beni oraya gitmekte serbest bırakırdı. Odaya girince çok koyu, serin bir ses­sizlikte bir duvar saatinin ölü tik takını duyardım. Bu ben de hem ebedi hem geçen zaman hissi uyandırırdı. Fakat bunda mekanik bir şey vardı. Sessiz uzak odalarda bir saatin tek basına geçen zamanı göstermesi ve saat baslarını çalması bana daima tuhaf gelir. Saat, orada, hiç insan olmadan da isleyen zaman. İnsan farkında olmadan da çalışan bir saate benzer. Şimdi zamanı durmuş gibi hissediyorum. Halbuki vaktiyle çok dikkatimi çeken bu saatin tesiriyle zaman bana akreplerini ve yelkovanları dur­madan çalıştıran acaip bir hayvan gibi gelirdi. İnsanlar farkında olmasalar da o kendi kendine yaşayan bir şeydi. Sırma Ana’nın evinde daima bir içe çekilmiştik, sükünet, ebedilik uzak bir musîki gibi devam eden hafif bir keder havası duyulurdu. Bu eve ait başka bir şey hatırlamıyorum. Kim bilir daha neler olmuştur ama bende kalan inti­haların hepsi bundan ibaret.  DEVAMI >

< ÖNCEKİ SAYFA

Categories: Edebiyat