Çifteler Harası

– ÇİFTELER HARASI –

Çifteler harası ilk olarak 1815 yılında Çiftlikat’ı Hümayun olarak kurulmuş, 1908 yılında lağvedilmiş ve araziler hazineye devredilmiştir. 1934 yılında Çifteler Harası olarak tekrar kurulan işletme, 1984 yılından bu yana TİGEM bünyesinde ANADOLU TARIM İŞLETMESİ MÜDÜRLÜĞÜ adı ile faaliyetlerini sürdürmektedir. Merkez arazi Eskişehir-Mahmudiye-Çifteler-Afyon karayolu üzerinde ve Mahmudiye İlçesine sınır olup, Eskişehir’e 53 km, Ankara’ya 214 km mesafededir.*

Eskişehir geniş toprakları üzerinde hayvan yetiştirmeye uygun bir coğrafik konuma sahiptir. Bu özelliğinden dolayı bölge besi hayvancılığının dışında, yük ve yolcu taşımacılığı ile savaşta kullanılmak üzere at yetiştiriciliğine de müsaittir. Hayvancılığa elverişli konumu sayesinde bölge geçmişten beri önemli bir merkez olmuştur: Sultanönü Sancağı ve Germiyan beyliğinin topraklarında, Selçuklu Devleti zamanından beri cins atlar yetiştiriliyordu. Müsellem teşkilatı kurulurken Sultanönü sancağında geniş çayırların bulunduğu yerlere yakın olan çiftlikler tay yetiştirmek üzere teşkilatlandırıldılar. Ali Çelebi tarafından yapılan çalışmada taycı ocakları İnönü merkez olmak üzere 122 ocakta toplandı. Askeri sınıftan sayılan taycılar tay yetiştirmek konusunda ihtisaslaşmış bir cemaatti. Aralarında hayvan hastalıklarında uzman olanlar dahi bulunuyordu.

Ancak Selçuklulardan sonra yeni bir yapılaşmaya gidildiği bilgilerine kaynaklarda rastlanır. Buna göre, Osmanlı zamanında bölgenin önde gelen zengin ailelerinden bir olan Kumarcı lakaplı şahsın geniş arazisi üzerinde at yetiştirdiği bilgileri de yer alır. II. Mahmut zamanında, verilen emirlere itaat etmediğinden ve bu civardan geçmekte olan orduya lazım gelen iaşe ve yardımı yapmadığından zamanın Bursa valisi olan Mustafa Paşa kumandasında asker şevki ile kanlı bir muharebe başlamış ve adaya atılan yağlı paçavralarla kulesi tutuşturulmuş ve kendisi yakalanarak 60 yaşında olduğu halde idam edilmiştir. (1815) Rivayet olunduğuna göre Kumarcı Hergelesi namıyla yâd edilen 2000’i mütecaviz sığır ve 1000’i mütecaviz beygiri, 20000 koyunu vardır. Rusya’dan getirdiği damızlıklarla hayvanatın ıslahatına ehemmiyet verdiği hatta sığırlarının mahalli sığırlarına nispetle daha cesim olduğu söylenmektedir. Kumarcı’nın idamını müteakip çiftliğin bütün hayvanları ve geniş arazisi ile birlikte devlete intikal etmiş ve Çifteler Harayı Hümayunu adı ile kurulmuştur. (1815)

Haranın kuruluş amacı, orduya hayvan yetiştirmek aynı zamanda memleket hayvanatını ıslah edecek müslih damızlıklar meydana getirmektir. Bu iki çalışma veçhesi modern yetiştiricilikte fevkalade önemi haiz meselelerdir. Hara başlı başına bir ırk yetiştirmeye ve memleket hayvanatını ıslah etmeye muvaffak olamadığı gibi teksir hususunda da çok geri kalmıştır.

Gerekli tesisat ve teknik donanım için yeterli ödenek alamayan haranın bir de konjonktürel nedenlerle sahipsizliğe itilmesi çöküntüyü arttırmıştır. 1910 yılında Çifteler Harasının kapatılması kararlaştırılmıştır. Düzenli bir işleyiş tutturamayan hara kapatılmış fakat ıslah yoluna gidilmesi düşüncesi yeniden ortaya çıkınca 1914’te tekrar açılmıştır. Birinci dünya Savaşı hayvan sayısının azalmasında önemli bir etken olmuştur. Savaşlar sebebiyle büyük kayıplar yaşayan, hatta mevcut yerinden taşınarak Esenboğa’ya kadar düşman zulmetine uğramamak için gelinmiş, son olarak da 1923 yılında yeniden eski yerinde açılarak faaliyetine devam etmiştir.

Osmanlı’dan Cumhuriyete devreden bu yapı geliştirilerek muhafazası sağlanmış ve iyi cins hayvanlar yetiştirilmiştir. Hangi yetiştirme kolunda olursa olsun dikkat edilecek kısımlardan en mühimleri şunlardır:

1-Damızlık seçim işleri
2- Hayvanların barınma yerleri
3- Yıllık kaba ve kesif yem ihtiyaçlarının hesaplanması
4- Çiftlikte kullanılacak elemanlar
5- Hastalıklara karşı koruyucu tedbirlerin zamanında alınması

Devlet, hayvancılık konusuna eğilmiş ve haralar meydana getirmiştir. Kurulan haralar: Karacabey Harası (Bursa), Çifteler Harası (Eskişehir), Çukurova Harası (Ceyhan), Sultansuyu Harası (Malatya), Konya Harası, Karaköy Harası (Samsun), Altındere Harası (Erciş). İşte hayvanatımızın neslini ıslah maksadıyla Çiftelerde bir aygır deposu, bir inekhane, bir tiftik ve bir merinos numune ağılı açmışlar ve ıslahçı olarak saf kan ve yarım kan muhtelif ırklardan aygır ve boz ırktan inekler, saf kan tiftik ve merinoslar getirmişlerdir. Aynı zamanda Fransa’dan 4 baş müslih aygır mubayaa eylemiş ve 157 baş damızlık boğa satın alınarak köylülerimize tevzi edilmiştir. Böylece ıslah edilmiş hayvanlarla ülkenin hayvan nesli düzeltilmeye, verim arttırılmaya çalışılmıştır.

At Yetiştirme Çiftliği

Eskişehir’de haranın kurulmasıyla birlikte halka da hayvan sevgisi aşılamak için at çiftliği kurulmuş ve yetiştirilen bu atlarla, at yarışları düzenlenmeye başlanmıştır. At, Türkiye’de en ziyade münakalata (nakil, ulaştırma işleri) şehirlerde ve şehir aralarında araba atı, demiryolu bulunmayan ve yolları iyi olmayan yerlerde uzak mesafeler arasında yük hayvanı olarak kullanılır. At yetiştirilen yerler yalnızca Eskişehir’de değil yurdun çeşitli yerlerinde de vücuda getirilmiştir. Karacabey, Sultansuyu, Çukurova, Altındere, Çifteler, Konya, Karaköy haralarıyla Mercimek Aygır deposu. Çifteler, Konya, Arga, İsanlı, Uzunyayla, Ilıca, Urfa, Merkez, Batı Anadolu Karadeniz aygır depoları memleket atçılığının ıslahı at cinsinin artması için kurulmuştur. Islah ile verim sağlanmaya çalışılırken en mühim ihtiyaçlardan biri olan sağlık konusunda serum ve aşılar temin edilmiş ve böylece salgın hastalıkların önüne geçilmiştir.

Bu süreçte Çifteler Çiftliğinde yetiştirilen hayvanlar daha sonra Mustafa Kemal Atatürk’ün açtırmış olduğu diğer çiftliklerde de kullanılmış ve buralarda hayvan ıslahı konusunda çalışmalar yapılmıştır. Konu ile ilgili olarak Adıvar, şunları yazar: Eskişehir’den döndüğüm zaman. Çifteler Çiftliği harasının bizim çiftliğe nakledilmiş olduğunu gördüm. Korkunç derecede azgın atlar ve onlara bakan çok garip kıyafetli bir sürü insanlar vardı. Böylece Çifteler Çiftliğinin diğer çiftlikler için bir pilot merkez olduğu görülür. Eskişehir’de yalnızca ahır hayvanları yetiştirilmemiş bunun haricinde; kümes hayvanları, arıcılık ve ipekböcekçiliği de yapılmıştır. Yetiştirilen hayvanların ülke yararına ne gibi katkıları olduğunu gözlemlemek üzere 1932 senesinde Ziraat Müsteşarı Atıf Bey’in yaptığı geziden birkaç not Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’ne şu şekilde yansımıştır: Eskişehir, İstanbul ve havalisindeki ziraat vekaleti müesseselerini teftişe gitmiştik. Bu tetkikattan çok iyi intibalarla avdet ediyoruz. Bilhassa Karacabey Harası’nı çok iyi buldum. Burası memleketin çok ihtiyacı olan yeni at neslini yetiştirmekle meşguldür… Mamafih! bu hususta vekâlet mümkün olan her türlü teshilatı gösterecektir. Müessese şimdilik kendi kadrosunu ikmal etmekle meşguldür. Bundan sonra muhtelif hayvan ırklarından yetiştireceği yeni tipleri en yakın devlet müessesine ve köylüye tevdi edecektir. Bu suretle bu müessese memleket hayvanlarının ıslahı için musallah vazifesi görmektedir.

Atıf Bey’in aktardıklarından da anlaşıldığı üzere hayvancılık konusunda yapılan çalışmalar doğrultusunda Türkiye’de hayvan ırkı gelişmiş, verim çoğalmış, hastalıkların önüne geçilebilmiş ve kitlesel üretim yapılabilir düzeye gelinmiştir. Daha sağlıklı ve daha güçlü bir hayvan nesli ile tarım ve elbette hayvancılık alanında daha fazla verim elde edilmeye başlanmıştır. -K1-

***

VE SADİ BEY’İN KÖPEĞİ

Erzurum âyanı Zorba Selim, 18. yüzyılın sonlarına doğru ayaklanmasa, Devlet-i Ali bu isyanı bastırdıktan sonra Selim’in iki oğlunu Eskişehir’e sürgüne yollamasa Mahmudiye Harası yine kurulur muydu bilinmez. Fakat Selim çetin bir adamdı. Erzurum halkı ile devletin arasında, onların münasebetini organize eden, programlayan bir ayandı. Daha doğrusu, “âyan” bu demekti.

Fakat o aksini yaptı. Devlet ile halkın arasını açtı, kendisi de halktan yana görünüp halkı haraca kesti. Devlet de onun yolunu kesti. Onu hapsedip oğullarını taşraya yolladı. Kumarcı Mustafa’nın kaderine Çifteler, Abdullah’ın kaderine ise İnönü çıktı. Asker marifetiyle getirilip buraya yerleştirildiler. Aileleri yanlarındaydı. Taycı Teşkilatı olarak küçük bir tesise sahip olan Çifteler, kısa süre sonra Kumarcı’ya dar gelmeye başladı. Tecrübeli olduğundan zorlanmadı ve kuşağında, yatağının astarı içinde getirdiği altınlarla peşinat ödedi. Taksitleri bazen eşkıya kılıklı korumaları, bazen yağarak- gürleyerek, bazan laf ile korkutarak yarı ödedi, yarı ödemedi ve Çifteler havalisinde 2 milyon dönüm arazinin sahibi oldu. Kendisini Sultanönü ayanı seçtirdi ve yine kanun dışı faaliyetlerinin başına bu defa resmî sıfatıyla geçti. Sakarbaşı’na muhteşem bir kasr yaptırdı. Sakarbaşı’ndaki “Kumarcı Adası” hâlâ onun adıyla varlığını sürdürür. Orada yolun başında oturdu ve Deli Dumrul misali, geçenden-geçmeyenden “haraç” almaya başladı. Kumarcı şöhretinin başına bir de “haraççı” ekledi. Böylece mutlu oldu.

Hayvan yetiştiriyordu. Bu işi biliyordu. Toprağı ve çiftliği tam bir uzman ve diktatör olarak yönetti. Aynı anda 1000 ata, 20 000 koyuna güç yetirmek zordur. O, yetirdi. Geniş ölçekli sulu ziraat yaptı. Önce bir, sonra on bir köyü oldu. Fakat her saltanatta olduğu gibi onun da bir gün sonu geldi. Sultan II. Mahmut tahta çıkar çıkmaz, Kumarcı’nın haksız işgalini tespit etti. Üstüne asker yolladı. Onu yakalattı ve hemen darağacına çekti. Mülkü devlete kaldı.

Bu sırada, ortam uygun olduğu için sivrisinekler Çifteler’i yaşanmaz kıldı ve tesisin merkezi, daha sakin bir bölgeye, sonradan adı Mahmudiye’ye çıkacak olan yere taşındı. Üretimin bir bölümü, yine eski yerinde devam etti. Ünlü kahya Bekir Ağa, bu dönemde adını duyurdu. Başta at olmak üzere devlet çiftliği, Cumhuriyete ulaştı, günümüze geldi. Her geçen gün ona ün kazandırdı. Çünkü 1835’ten itibaren tayin edilen müdürler orada sistemler geliştirdiler, üretimi programladılar ve gerçekten tarladaki üreticiye örnek teşkil ettiler.

Tayin edilen o müdürlerden biri, -Cumhuriyet döneminde- Sadi Efendi idi. Çiftliğe, çiftliğin şerefine yakışır bir müdür idi. Baytardı. Olağandışı bir yöneticiydi. Adı da yine işine uygundu. Çiftlikte, onun duymadığı yerlerde işçiler ve personel ona “Kocakafa Sadi Bey” diyorlardı. Gerçekten muhteşem bir kafası vardı. Alın nahiyesi geniş, saçsız tepesi üst kısımlara doğru iyice genişleyen bir formda uzanıyordu. Kulaklar, komik bir kolaj hareketiyle bu gösterişli kafanın iki yanma sanki zamkla yapıştırılmış gibi, tutunca hemen oradan ayrılacakmış gibi iğreti duruyordu. Gözleri küçük ve ciddiydi. Boyu, ortadan biraz daha küçük, omuzları geniş, bacakları gövdesine nazaran kısa bir görünüşteydi.

Kocakafalı Sadi müdürün karizması yönetim şeklindeydi. Gerçekten mükemmel bir yöneticiydi. Sanki hiç uyumazdı. Gecenin sabaha yakın bir bölümünde onu tavuk kümesini teftiş ederken veya atları sayarken veya bir koyun doğumunda görmek normal bir haldi, yadırganmıyordu. En küçük bir ihmali cezalandırıyordu. Saygısızlığa geçit vermezdi. Sesi baritondan daha kalındı ve o gür ve erkek sesin o gövdeden nasıl çıktığına herkes hayret ederdi. Disiplin ve otoriter hava çiftliğe tam hâkimdi. Personel, ona yaklaşırken, daha yüz metre varken önünü ilikler, kendine çeki-düzen verirdi.

Bütün bu şiddetine ve celaline rağmen kızdığı kişilere, onların onurunu zedeleyecek şekilde küfür etmez, daha sonra bir yolunu icat eder, yine sert kelimelerle o kişinin gönlünü alırdı. Herkes ondan korkardı, ama o nispette de severdi. Personelin canını çıkaran bu adam, kendisi dışında ettirmezdi. Kızgın ve o nispette şefkatli bir ana kartal gibi onları kanatları altına almıştı. Maiyeti güvendeydi. Ara sıra, o kanatların altındayken ve tüyü yolunanlar buna seve seve katlanıyorlardı. Savaş sonrası genç cumhuriyette hiçbir kurumun yarın için teminatı yoktu, Onlar ise bir sahibin güvenli gölgesindeydiler. Ekmekleri garanti altındaydı. İki oğlu, bir kızı vardı. Çocuklar küçüktüler. Fakat bu disiplinli babanın çocukları olamayacak kadar rahattılar. Onlara yasak yoktu. Sadi Müdür, iş yerindeki disiplini eve taşımıyordu ve elbette doğru yapıyordu. Evdeki toleransı işyerine taşımıyordu ve elbette doğru yapıyordu. Felsefesi vardı. İş yerinde tolerans acizlik, evdeki disiplin ise zulümdü. Karısı, ortaokulda derse giriyordu, öğretmendi ve harika bir kadındı. Bu zor adamı, dahası üç haşarı ve tatlı, ele avuca sığmaz çocuğu yönettikten sonra, okulda kırk-elli gence ders anlatıyordu.

Bu ilginç ailenin bir de cins köpekleri vardı. Bilenler, hâlâ o köpeğin cinsini tayin edebilmiş değillerdi. Korkunç çirkin bir suratı vardı hayvanın, buldog değildi, kangal veya karabaş değildi, kurt değildi, doberman değildi. Fakat bütün bunlardan birer özellik almış olmasına rağmen nasıl bu kadar çirkinleşebildiğine akıl ermez bir hayvandı. Aile, bu köpeğin üzerine titriyordu. “Müdürlük hakkı” olarak, üretimden lojmana yollanan biftek ona sunuluyor, o şımarık da bunları afiyetle yiyor, doymuyor, gidip kümeslerden piliç çalıyordu. “Müsamahasız Müdür” bu çirkin hayvana karşı aşırı müsamahalı davranıyordu. Çocuklarla bu köpek öylesine güzel oynuyordular ki, çayırların üzerinde çocuklar onunla boğuşurken, biri elbisesiz tüylü, dört yaratığın, yeşiller üzerinde yuvarlanan, bağıran, gülüşen canlı bir yumak olduğu zannedilirdi.

Çocuklar öylesine yaramaz, öylesine hareketliydiler ki, bisikletlerine binip müdüriyet önüne bisikletlerini park eden kişiler -resmi veya gayri-resmi- içerde iş görüşürlerken bu üç haydut dışarıda hemen harekete geçer ve park yerindeki bisikletin parçalarını sökmeye başlarlardı. Yani demonte ederlerdi. Bisiklet, o zamanlar, şimdilerin iyi durumda olan bir arabası kadar kıymetliydi. Geniş çiftlik arazisi yürümekle bitmiyordu ve bir yerden bir yere giderken, iş takip ederken elzem bir araçtı, kıymetliydi. Çocuklar, söktükleri er parçayı özenle taşıyor, yakınlardaki kuyuya birer birer atıyor, demir parçasının suya değince çıkardığı sesle zevkleniyorlardı. 5-6-7 yaşlarındaydılar ve aşırı hareketliydiler.

Bir gün Sadi Bey ve hanımı onları evde bırakıp, şehirde bir toplantıya katılmak istediler. Onlarla konuşup, kapıyı üstlerinden kilitlediler, uslu olmalarını tembihlediler ve gittiler.

Çocuklar verdikleri sözü ancak yarım saat tuttular. Sonra bir yolunu bulup evin dışına çıktılar. Buldukları yol bacaydı. Ev, tek katlı bir lojmandı ve dolayısıyla oldukça muntazamdı. Buna rağmen onlar, elleri-yüzleri is karası, kendilerini dışarı attılar. Evde ne kadar yiyecek varsa, yolunmuş tavuklar ve biftekler, pirzolalar olmak üzere, tel dolapta ne varsa, hepsini köpeğe ikram ettiler.

Kocakafalı Sadi Bey’in işe elemanı alırken uyguladığı yöntem, ders programlarına alınacak kadar ilginçti. İnce eleyerek, sık dokuyarak aldığı eleman adına, onun geldiği ilk haftanın sonunda yemekli bir toplantı düzenliyordu. Çiftliğin salonunda uzun bir masa hazırlatıyor ve masanın başına oturuyordu. Yemekten önce herkese, Sadi Bey’in kendi elleriyle hazırladığı karışık içki kadehi ikram ediliyordu. Kokteyli hazırlamak için Sadi Bey, aldırdığı birçok alkolü, likörü, meyve suyu, baharat vs.yi salona, bitişik odaya taşıtıyor, kapıları kapatıyor, içerde yalnız kalıyordu. Soranlara, formülü gizlemek için böyle yaptığını anlatıyordu. İçerde bir saate yakın uğraşıyor, çalışıyor, sonra kapıları açıp, hazırladığı rengârenk kokteylleri masaya taşıtıyordu. Ve gece başlıyordu. Yeni gelen veteriner veya teknisyeni kendinden uzak bir yere oturtuyor ve onun içki içişini gözetliyordu. Kokteyl, boğazlardan yağ gibi geçiyordu. Şerbet kadar kolay içiliyordu. Dolayısıyla çok içiliyordu. Fakat bir saat sonra kıyamet alametleri beliriyor, yemeğin ortalarına doğru doruğa ulaşılıyordu. Onun ölçüsü buydu: Kişi kendini ayık iken kontrol edebilirdi. Halbuki içince bu kontrolü kaybediyordu ve ne mal olduğunu ortaya koyuyordu. Sadi Müdür de, bundan sonraki davranışlarını o kişiye göre ayarlıyor, sürpriz yaşamıyordu. O yemekten sonra kişi, ağzıyla kuş tutsa, o izlenimini silemiyordu ve siciline kayıt düşülüyordu.

Kocakafalı Sadi Bey’in sevgili köpeği bir gün, ağzından köpükler saçarak lojmanın önüne devrildi. Sadi Bey ve ailesi, evden bir kişinin sekaret olduğunu düşünerek onun başına üşüştüler. Sadi Bey’in telaşlandığı ve korktuğu nadir anlardan biri yaşanıyordu. Konu çok ciddiye alındı. Uzmanlık alanı olsun- olmasın, çiftlikteki bütün veterinerler hayvanın başına toplandılar. Revire kaldırılan köpek, bir gün can çekiştikten sonra öldü. Çiftlikte resmi olmayan yas ilan edildi. Ölüm için kesin bir tanı ortaya konamadı. Fakat genç tavukçuluk uzmanı ısrarla bu köpeğin birileri tarafından zehirlendiğini iddia etti. İddiasını ispatlamak için birçok delil gösterdi. Nerdeyse, bir yemin etmediği kaldı.

Uzman doğru söylüyordu. Çünkü, her gün kümesten birkaç tavuğu boğazlayan bu çirkin canavarın başka hiçbir şekilde önüne geçemeyeceğini anlamıştı. Müdürün köpeğine açıkça cephe alınamazdı. O da, eski bir yöntemi denedi ve onu sessiz-sedasız devre dışı bırakmayı denedi. Pisboğaz hayvanı bir parça zehirli et ile kandırmak zor olmadı.

Sadi Bey öldü gitti, bu işin sırrını çözemedi. Çocukları sağ ise ve bu notları okuma fırsatı bulurlarsa, onlar da şimdi öğrenmiş olacaklar.

Çifteler Harası, Eskişehir’in gerek sosyal, gerek ekonomik hayatını doğrudan etkileyen kurum olma özelliğini sürdürüyor. Orada yetiştirilen damızlık hayvanların şöhreti dünyayı tutmuş durumda. Çiftçi ile kurulan diyalog da, Cumhuriyetten bu yana, insan ölçüsü kaybedilemediği için etkili ve faydalı olmuştur. Halk, çiftlikle ilgili tevatürler duymaya alışmıştır. Mesela katır kadrosundan emekli olan bir hayvanın macerası hâlâ gülerek anlatılır. -K2-

Kaynaklar:

*tigem web url

K1- ESKİ BİR ŞEHRİN HİKAYESİ
Doç.Dr. Zafer KOYLU – Melis BİRGÜN
Eskişehir Ticaret Odası Yayınları 2015

K2- ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ
Kamil UĞURLU ve Zakir ENÇEVİK
Çizgi Kitabevi Yay. – 2011

Categories: 26 Eskişehir, Şehrengiz