Büyük Bilgin ve Söz Ustası Sinan Paşa

Sivrihisarlılar İçin Övünç Kaynağı Bir Büyük Bilgin ve Söz Ustası

SİNAN PAŞA

Büyük bir bilgin ve sancılı bir üstün akıl beyi. Eşsiz bir söz ustası ve taşkın bir gönül denizi. Gerek baba, gerekse anne tarafından 15. yüzyılın en büyük ve ünlü ilim adamları ile yakınlık bağı bulunan üstün bir kimlik. Gerçekliği araştırmayı, akıl yarıştırmayı ve tartışmayı seven büyük zekâ; akıl denizinin çalkantısına düşüp çırpına çırpına yaşamış benzersiz bir kişilik.

46 yıllık kısa; ama aktarma ve devşirme değil, delille kesin ve şüphe götürmez bilgi edinme; varlığın, nesnelerin ve oluşların gerçekliğine erme yolunda akılla cedelleşe cedelleşe tüketilmiş yoğun ve her anı değerlendirilmiş bir ömür. Onun hayat serüvenini ve özge kişiliğini şu iki cümle özetler: Öğrenme, öğretme, yönetme ile dolu dolu geçirilmiş günler ve geceler; yıpratıla yıpratıla kullanılmış bir akıl. Aklın kösteğinden kurtulmak için sürdürülen bitmez tükenmez bir çaba; çaresizlik içinde bunaldığında soluk almak için daldığı, kurtulmak için tutamak ararken kıyısına sığındığı coşkun ve taşkın bir gönül. Coştukça coşan, taştıkça taşan bir gönlün sesleriyle uğuldayan, çığlıklarıyla yankılanan bir kalem; benzersiz bir akışla binbir renk ve biçim alarak ağızdan dökülen bir söz çağlayanı, çağıl çağıl. Kendi sözleriyle gençlik yıllarında bir tatil günü bile arkadaşlarıyla gezmeye, eğlenmeye gitmemiş, zorladılarsa da uymamış doymak bilmez bir öğrenme aşığı, bir bilgi edinme heveslisi.

Kaynakların verdiği bilgilere göre daha ergenlik çağına gelmeden güzel ve etkili söz söyler duruma gelip halka öğüt veren, iyiyi kötüyü anlatan bir din bilgini. Genç koca hünkâr Fatih’in 23 yaşında ‘Sultan Hocası’ ünvanıyla Sahn müderrisliğine getirdiği yaşı küçük büyük âlim. 30 yaşında vezirlik rütbesi ile devlet yönetiminde söz sahibi olan bilge bir yönetici: Hoca Paşa. 36 yaşında Fatih gibi zorlu ve dirayetli bir sultanın yanında devlet aklı: en büyük vezir (veziriazam). Sonrası çile içinde çile.

Aynı zamanda bir öfke sultanı olan Sultan Fatih’in önce hapis, sonra da sürgün kararı: Sivrihisar’a… İznik’e vardığında arkasından gönderilen tabip tarafından ayaklarına vurulan günde elli değnek; “delilere yaraşır uygulama”… Tedavi adına…

Önce İstanbul uleması ayaklanır, affını ister; “Yoksa yazmış olduğumuz eserleri yakarak ülkeyi terk edeceğiz” der. Ardından İznik medresesinden Molla Hüsameddin bir mektup yazar, bu uygulamadan vazgeçilmesini diler. Çağında öyle büyük ve etkilidir ki, bu istek ve dilekler hemen kabul görür. Gururu incinmiş, gönlü kırılmıştır; kalkar gider Sivrihisar’a, ata yurduna sığınır.

Kimi kaynaklar “son derecede önemsiz ve anlamsız bir sebeple” dese de, Sultan’la Veziriazam’ı arasında yaşanan bu olayın aslında aklın ürettiği doğru bilgiyi savunmayı bir hayat düsturu olarak benimsemiş, şüpheci bir tavır ve yaklaşımı ömür boyu sürdürmüş bir büyük beynin tartışılan bir konu üzerindeki kararlılığı ile sultanlık yetkisi arasında yaşanmış bir çatışmadan kaynaklanmış olduğunu söylemek gerçeğe daha yakın bir görüş olur, eserlerindeki birçok ipucu bu görüşü destekler. Buna kimi ilim adamları ile onlarla işbirliği hâlindeki kimi üst rütbeli yöneticilerin kışkırtıcılıklarını, yakıştırma ve çekiştirmelerini de eklemek gerekir.

Sultan II. Bayezid’in tahta çıkmasından hemen sonra İstanbul’a çağrılan Sinan Paşa’ya vezirlik rütbesi ile itibarı geri verilmiş, Gelibolu Sancak Beyliği’ne getirilmiş, Edirne’de Darülhadis Medresesi müderrisliğine tayin edilmiştir. Kendi deyişiyle ilmî çalışmalarından arta kalan vakitlerini değerlendirerek yazdığı üç emsalsiz Türkçe eserini hayatının bu son döneminde kaleme almıştır. Öldüğünde evinde cesedini yıkamak için gerekli suyu ısıtacak odun bile bulunmayan, demek ki ayni zamanda bir ahlâk ve erdem abidesi olan bu benzersiz kişilik ne yazık ki yeteri kadar tanınmamış, unutulma karanlığı içinde kalmıştır.

İLMÎ VE FELSEFÎ KİŞİLİĞİ: Hızır Bey okulunun hür düşünceye değer verip teşvik eden ortamında yetişen Sinaneddin Yusuf yaradılıştan gelen güç ve kabiliyetini, besleyici bir bilimsel iklimde işlemek imkânını bulmuş ve geliştirmiştir. Onda kuvvetli felsefe temayülleri görülür. Genç yaşlarda Aristo ve Eflâtun başta olmak üzere eski Yunan filozoflarının eserlerinin Arapça tercümeleri ile İslâm düşünürlerinin görüş, yorum ve yeni felsefî düşüncelerini yansıtan kitapları okuyup incelemiş, özellikle yeni eflâtunculuktan etkilenerek zekâsı şüphe ve tereddüt bulutlarıyla kaplanmıştı.

Sinan Paşa yalnızca İslâmiyetle ilgili bilimlerde değil, doymak bilmez öğrenme merakı ile felsefe, teoloji [ilâhiyat], matematik, gök bilimleri, tıp gibi bilim dallarında da zamanında bilinenler ölçüsünde bilgiye sahip olmuş ve düşünce ufkunu adamakıllı genişletip zenginleştirmiş bir başka ve yekta kişilik; yalnızca bir bilim insanı değil, aynı zamanda bir düşünür, bir felsefe adamıydı. Bu yüzden Türkçe eserlerinde ele aldığı başlıca ilâhiyat, tasavvuf ve ahlâk konularında bile bu özelliği ön plana çıkmış görünür.

Aktarmacı değil, hep araştırıcı ve sorgulayıcıdır; rehberi her zaman akıl, kullandığı araç ise sürekli onun gücüdür. Bununla birlikte aklıyla tartışa didişe ulaştığı sağlam inanç yapısı aklın hudutlarını bulmasını da sağlamış ve bu hudutları tanımış olmak iman konusunda en küçük bir sürçmeye düşmekten kendisini alıkoymuştur. Vehim ve vesveselerden bütün bütüne kurtulamamış görünse de aklının erişebildiği düşünce zirvelerinde tutunabilmeyi başarabilmiş; iç dünyasının uçsuz bucaksız deryasına dalarak geçirdiği bunalımlara oralarda teselli aramıştır. Tasavvufa ilgisi ve zamanının en ünlü mutasavvıfı olan Şeyh Vefâ’ya olan sevgisi de bu yolu ve bu yolun yolcusunu, düşüncesinin ulaştığı zirvelerde tutunabilmenin en güvenilir ve çıkar görünür yolu ve kılavuzu olarak görmesindendir.

SANATKÂRLIĞI: Bilgin ve düşünür olarak büyük bir ün kazanan Sinan Paşa aynı zamanda büyük bir söz ustası, bir yazı sanatkârıdır. Türkçe eserlerinde ortaya koyduğu benzersiz üslup kendisinden sonra pek çok yazar tarafından beğenilip benimsenerek kullanılmış, ancak geçilmek bir yana, taklit bile edilememiştir. Şiire çok yakın, eski şiiri şiir yapan iki ana özellikten biri olan kafiye kurucu kelimelerin sonunda yer aldığı ikili cümle yapılarının beyti andırdığı bu nesir tarzı şiirden de öte bir şeydir; çünkü mısra benzeri bu ikiz cümlelerde kimi zaman her kelime, kimi zaman da kurucu cümle üyeleri arasında yapıca ve sesçe denklikler bulunur.

Bu nesir tarzının en zengin örnekleri ilk eseri Tazarruâme’de yer almaktadır. Sesler arasındaki uyuşumu, benzer seslerin tekrarından doğan ahengi, kelimeler arasındaki yapı ve ses denkliklerini kullanmayı çok seven ve başarıyla uygulayan Sinan Paşa, böyle bir anlatım planı kullanmakla derin dinî, fikrî ve tasavvufî meseleleri bir güzellik kılığına büründürmek, onları çekici ve albenili kılmak ve onlara beğenilme ve severek okunma kılıfı giydirmek istemiş olmalıdır. Gerçekten de özellikle ilâhiyat alanına giren konularla felsefî ve tasavvufî düşünce ve meselelerin böylesi bir üslup içinde sunulması şaşırtıcıdır. Ancak engin bilgisi yanında derin bir fikir cehdine sahip bulunan Paşa’nın kurduğu ve kullandığı bu zengin yapılı ve birbiriyle hep denkleşen cümleler, kurucu kelimeleri arasındaki yapı ve ses denklikleri yanında taşıdıkları zengin anlam yükleriyle de alabildiğince renkli ve zengin bir anlam dünyası kurmuş olmaktadır. Bu yüzden böylesi bir nesir tarzı, bir yandan göze ve kulağa hoş gelen şiirlik yanıyla, öte yandan da aklı zorlayan, düşünmenin derin ilişkiler ağını kavramaya yönlendiren anlamca derinlik yanıyla gerçekten de hem düzenlenmesi, hem de içine kolayca girilmesi mümkün olmayan şaşırtıcı bir hünerler sergisidir. Sinan Paşa yazarken cezbeye tutulmuş gibidir. Özellikle Tazarru‘nâme ‘de görüldüğü gibi, zaman zaman yüreğini zorlayan heyecan çırpınışları, kendinden geçmiş bir insan varlığının çığlığını, iniltisinı, ağlayışını andırır.

ESERLERİ

1. Tazarru’nâme (Yakarışlar) Sinan Paşa’nın üç Türkçe eserinin ilkidir. Bu eserin gerçek mahiyetini anlayabilmek için onu baştan sona dikkatlice okumak, düşünce ve duygu imbiğinden geçirip süzmek gerekir. Bununla birlikte bir kaç cümleyle değerlendirecek olursak: Bu eser tam anlamıyla bir gönül çığlığı, durulmak bilmez bir derya gibi çalkalanıp duran bir beynin bunalımları, birbiriyle iç içe geçmiş kıvrım kıvrım düşünce şimşeklerinin parlamaları, zaman zaman zıtlık ve çelişki çatışmalarından doğan karşı çıkış gürlemeleri, zaman zaman da bir iman gürlüğüyle evrenin derinliklerine yayılan sığınma ve merhamet sesleri ve aslında Tanrı’nın gerçeklik katına adamakıllı yakınlaşmış bir ruhun naz ve niyazlarıdır. Onda korku ile ümit arasında dolaşan bir kalbin feryat ve inilti dolu tevbe ve istiğfarları, sevinç ve mutluluk içinde yakarış ve sokuluşları; varlığın özüne erişmek, gerçeğin derinliğine ermek isteyen bir zekânın çoğu zaman çaresizlikle gönle dönen zavallılığı ve acizliğinin, bin isyan ve pişmanlığının durmak bilmez çalkantısı görülür ve duyulur. Bununla birlikte zihin yıpratıcı çıkışlar yer yer konuya uygun hikâyelerin, türlü din ve tasavvuf konularıyla ilgili yorum, görüş ve açıklamaların, yer yer de uyarı ve öğütlerin dinlendirici inişleriyle denkleştirilmiştir. Öte yandan hemen hemen bütün tasavvuf terimleri çok yeni ve değişik anlam yükleri yüklenmiş ve Paşa’nın derin düşünce ve yorum süzgecinden geçirilmiş olarak eserde yer alır; Tazarru’nâme bu yönüyle de bir bakıma tasavvufun mahiyeti, varlıklar ve oluşlar dünyası ile kutsallar ve kutsallıklar âlemine bakış ve nüfuz derinliği; bunları yorumlayış biçiminin, son varış noktasıyla da ‘aşk’ın kitabıdır. Ve ‘aşk’ bu eserde uzun bir bağımsız bölümde bütün çizgileri, renkleri, sesleri, kokuları ve de sonsuz boyutları ve derinliğiyle ele alınıp işlenmiştir. Bu bölümün tasavvuf edebiyatında bir eşi, bir benzeri yazılmış değildir.

2. Maârifnâme: Sinan Paşa’nın ikinci Türkçe eseridir. Tazarru’nâme’nin bitmesinden hemen sonra kaleme aldığı bu eserinde Sinan Paşa Hz. Peygamber’in övgüsüne ayırdığı uzunca bölümdeki 5 beyit dışında manzumeye yer vermemiş, baştan sona nesirle yazmayı yeğlemiştir. Eserin mahiyetini ve ele aldığı konuları şu sözleri ortaya koyar: “Gâh dünyanın gelip geçiciliğinden şikâyetler edeyim, gâh nefsin aldatmacalarını dile getireyim. Gâh ahlâkın iyilerinden söz edeyim, gâh kötülerini yazıya dökeyim. Gâh hikmet türünden sözler söyleyeyim, gâh kınama yollu sözler düzeyim. Gâh dünya işlerine eren akıl hakkında açıklamada bulunayım, gâh öte dünyayı kavrayan akılla ilgili açıklamalar yapayım. Gâh fakr erlerinin ahlâkı üzerine bir şeyler diyeyim, gâh adalet hakkında. Gâh dervişler dilinden bir konuşan papağan olup şekerler yiyeyim, gâh âşıklar ağzından bir hoş sesli bülbül olup destanlar söyleyeyim. Gâh coşup taşarak âriflerin makamından haberler vereyim, gâh durulup senerek yine zâhidler makamına ineyim. Kimi zaman etkileyici sözler söyleyip ağlatayım, bütün kalemler iki dilli iken bin türlü dille söyleyeyim” Bu sözler aynı zamanda Maârifnâme’nin, yazarı diliyle yapılmış bir özetidir. Yine kendi deyişiyle “ahlâk konusunda, nasihatname suretinde bir kitap” olan bu eser için üst ve alt bölümlerle bir düzenleme yapmayı düşünmediğini belirten Sinan Paşa kalemini serbestçe kullanmış, düşüncesi ne yöne yönlenirse, eline kalemi aldığında hatırına ne gelirse, onu yazmıştır. Yer yer hikmetler [özlü sözler] ve öğütlerle zenginleştirilmiş olan Maârifnâme özde İslâm kaynaklı ahlâk değerlerini sergilemekle birlikte içinde eski filozoflardan, özellikle de Eflatun’un öğütlerinden alıntılar yer alır. Sinan Paşa bu konuda da amacının ahlâkı güzelleştirmek, güzel ahlâk prensiplerini benimsetmek olduğunu, böyle olduğu için de gerek Eflâtun’dan olsun, gerek Kur’ân’dan, hatırına her gelen öğütü yazdığını kaydetmektedir.

3. Tezkiretü’l-evliyâ: Sinan Paşa’nın üçüncü ve son Türkçe eseridir. Aslında o bir veliler tezkiresi yazmayı ikinci eseri olan Maârifnâme’yi henüz bitirmeden düşünmüş, bu arada bir kaç velinin menakıbını da kaleme almıştır; ancak, kendi deyişiyle, araya giren işler ve engeller yüzünden devam edememiş, sonradan bitirmek üzere bu yazdıklarını ayırarak onu ayrı bir kitap olarak düzenlemeyi düşünmüştür. Bu eser de dili ve üslubu ile Sinan Paşa’nın damgasını taşır ve yalnızca menkabelerine yer verilen tarikat uluları hakkındaki bilgilerin kullanılması yanıyla Attar’ın eserine dayanır. Paşa’nın bu eserini Attar’dan ve benzerlerinden ayıran ve üstün kılan çok önemli bir yan bulunmaktadır; o da, özellikle hemen her veliden söz eden satırlar arasına koyduğu çok değerli açıklamalar ve notlardır. Bunlar kimi zaman bir keramet üzerine yapılan bir yorum, kimi zaman ilk bakışta herkesçe doğru anlaşılıp kavranamayacak bir kapalıca ya da sırlı sözün üstündeki örtüyü sıyıran bir açıklama, kimi zaman bir tutum ve hâl üzerine ileri sürülen bir görüş ile akıl ve mantık çerçevesinde yapılan bir değerlendirme, kimi zaman da bir konuyla ilgilendirerek kendi hayatında karşılaştığı durumlara dair çok değerli tarih bilgileridir.

Paşa’nın dil ve üslubu üç eserinde de aynı özellikleri taşır ve birkaç satır okumakla ona aidiyetini belli edecek ayırıcı niteliklere sahiptir; dolayısıyla başka Attar tercümelerinden kolaylıkla ve hemen ayrılıp seçilmesini sağlayacak özge yanları vardır.

***

Prof. Dr. Mertol TULUM
Eskişehir Valiliği, EskiYeni Kültür Dergisi-Aralık 2010

Categories: Sinan Paşa