ARASTA

Sivrihisar Arasta Çarşısı

(Sivrihisar’ da ustaların ekmek teknesi, el emeğinin, göz nurunun mekanı)
Arastayı dolaşıyorum, geçmişi hayalimde,
Arastayı aradım, durdum kalan izlerinde…
Arasta, Sivrihisar eteklerinde hayat sürmüş,
Arastada sohbet tatlı, mutluymuş insanlar…
Arastada emek, ekmek, kanaat, paylaşma varmış,
Arastada usta, kalfa, çırak birbirini sever, sayarmış,
Arastada yan yana sıralı dükkanlar,
Arastada alın teri ile sulanmış güller kokar…
Arasta, sanki yıllar ötesinden bir ağıt yakar,
Arastada susmuş artık çekiç, örs sesleri,
Arastada körük basmaz, dönmez olmuş çarklar…
Arastanın o büyülü dünyası gitmiş,
Arasta, şimdi viran, sessiz ve ıssız,
Arasta, şimdi küskün, kırgın ve sahipsiz…
Arastada zaman durmuş, çalmaz ritm sazlar,
Arastada vurmaz olmuş saatlerde tik taklar…
Arastada kalmamış demir, bakır, kalaycı,
Arastada keçeci yok, hani nerede hallaç,
Arastada yemenici yok, hani nerede saraç…
Arastada yaşlı usta maziyi arar olmuş,
Arastada yaşlı usta hayalleri ile yaşar olmuş…

Emeğe olan saygımız gereği, ahirete intikal eden tüm ustalarımıza Cenab-ı Allah’ tan rahmet niyaz eder, hayatta olan ustalarımızın o mahir ellerinden öper, sağlık içinde ömür sürmelerini dilerim…
Not: İlgi duyanlara; hemşehrimiz Yunus ISIN’ ın aşağıda yer alan “ARASTA” başlıklı sıcacık, içten ve çok değerli bulduğum makalesini okumalarını tavsiye ederim… Yaşar Yurtdaş

ARASTA

Sabah erken oluyor Sivrihisar’da. Erkenden uyanıyorum. Dışarıda serin ve tertemiz bir hava. Kuşlar hep bir ağızdan “Günaydın” diye çığlıklar atıyor.

Sokağa çıkıyorum. Yüzyılların yorgunluğunu taşıyan sokaklardan geçiyorum. İçinde insanların yaşadığı eski evler hala nefes almaya devem ediyor, gülümsüyor, terk edilmiş yaşlı boş evler ise can çekişiyor; viran pencereleri ağlıyor sanki.

Farkına varmadan ayaklarım arastaya götürüyor beni. Birbirine bitişik yemeniciler, demirciler ve bakırcılar arastasında buluyorum kendimi. Kapalı dükkanlar arasından yürüyorum. Yüzyıllarca kıpır kıpır yaşamış bu Arastanın 30-40 yıl öncesindeki son tanıklarından biri olarak, bu sessizliği hüzünle seyrediyorum. Yeni fırın çalışıyor, yanındaki kahve açık. Birkaç ihtiyar müşteri sıkıntılı oturuyorlar kahvede. Kendime bir çay söyleyip oturuyorum kahvenin önüne.

Karşıda amcamın (Hasan Isın) bakırcı dükkanı sanki birazdan açılacak. Bakkal Hüseyin Amca gelecek biraz sonra. Sanki günlerden Çarşamba ve erkenden açılacak dükkanlar. Ben yürüyeceğim arastanın başından. Dükkanlardan yükselen sesleri dinleyeceğim. Ustaların, kalfaların, çırakların koşuşturmasına, ter kokularına karışan duman kokusuna biraz ileride haşhaş yağı kokusu karışacak.**

Ustalarının bakışlarına göre, yapacakları işi anlıyor kalfalar. Çıraklar, çoktan sabah çaylarını söylediler ustaları için. Ustalar evlerinde ya da çarşıdaki lokantada içtikleri çorbanın üzerine çaylarını içecekler. Komşularına “Hayırlı işler” dileyip deriden iş önlüklerini takacaklar. Dünyanın en iyi orkestralarına taş çıkaracak bir ritm başlayacak birazdan. Yemenicilerin muşta seslerinin ahengine demirci ustalarının örslerinden yükselen çekiç sesleri karışacak. Bakırcı ustalarının çekiç ve tokmak sesleri ayrı bir ahenkle tamamlayacak bu ritmi. Yüzlerce üyeli orkestranın hergün bestelenen bir şarkısı daha icra edilecek arastada. Şimdi müşteriler de dolduracak arastanın sokaklarını. Zevkle dinleyecekler bu inanılmaz derecede güzel sesleri. Yemenicilerin, saraçların derilerinin kokusunu duyacaklar önce. Sonra demir, bakır kokusunu. Evet hala burnumu sızlatan o güzel demir bakır kokusu, ustaların çırakların alın terine karışacak.

Ayrı bir dünyada yaşıyor sanki arastanın misafirleri. Usta, kalfa, çıraklar arasındaki saygı, sevgi ilişkisi, komşular arasındaki dayanışmaya temel oluyor. Müşteriye karşı sorumluluk zirveye çıkıyor bu ilişkide. Yıllar sonra kalite ve müşteri memnuniyeti için dünyada harcanan çabanın, yüzyıllardan beri arastada nasıl sağlandığını düşünüyorum hüzünle.

Kendimi şanslı hissediyorum, çocukluğumda, gençliğimde, havasını solumaktan, terbiyesini almaktan bu büyülü arastanın. Ve tek tek hatırlıyorum arastayı canlı tutan insanları.

Şadırvandan iniyorum arastaya, selam veriyorum sırayla tüm esnafa, zanaatkarlara, kalfalara, çıraklara, müşterilerine arastanın. İşte erkenden işinin başında yemenici Dilaver amca, Zalik amca, Uykucu Mehmet amca ve oğlu İbrahim, Hakıkların Ömer amcanın oğulları Osman ve İhsan abiler, kunduracı Çakır amca ve oğulları Osman ve İhsan. Hacıvelilerin dükkanı açılmış. Veli amca erkenden gelmiş yine. Hacı kasım amca vitrine ayakkabıları diziyor. İşte saatçi Mehmet ve Süleyman amcalar başlamışlar saatleri tamir etmeye. Vitrindeki onlarca köstekli saatlere bakıyorum hayranlıkla, çocukluğumdaki gibi. Çukurahan’ın eski kapısından bakıyorum içeri. Nalbant Aşıkların Mustafa, arabacı dükkanlarının ustaları işlerinin başındalar, Horozun Lütfi amca hana gelenlere yer göstermekle meşgul. Sokağın soluna gidiyorum, Köfteci Dayı gülen yüzüyle selam veriyor, kunduracı Emir amcanın dükkanında şimdi kunduracı Dayı var. Bitişiğindeki kahvede oturanların çoğu orada Trampetlerin Ahmet amcayı hatırlar mı acaba? Eskici Çakır emmi, dükkanı olmadığından, Bakkal İsmail’in köşesinde sergisini açmış, örsünü, çivilerini, kösele ve deri parçalarını çıkarmış, kullanacağı ipi balmumundan geçiriyor.

İşte Çandırlı Rıza amca ayakkabı tamirine başlamış. Yanında kunduracı Kemal ve Kasap Ahmet çaylarını içiyorlar. Saraç Kemal koşumları asıyor şimdi, yağcı Ali emminin yağhanesine giriyorum, ocakta kavurduğu haşhaştan istiyorum biraz. Yağhanede kavrulmuş haşhaşı sıktığı presi çeviren at, Ali emminin gözbebeği. Atıyla konuşuyor çalışırken. Berber Ahmet şimdi matbaada basacağı davetiyeleri dizmekle meşgul. Yıllar önce berberlik yaptığı eski Arastayı düşünüyor belki. Karşıda marangoz Mustafa, ortakları Nadir ve Basri hızar makinelerini çalıştırıyorlar. Eskici Hebip emmi gülümsüyor. Köfteci Kadir amcanın dükkanında şimdi bacacı Mehmet marangozluk yapıyor.

II

Trampetlerin Yemenici dükkanı tıklım tıklım dolu. Yemenici, Saraç Ustaları, Kavaflar, dükkanın baş kösesine sırayla oturmuşlar. Kalfalar ve çıraklar kapıya doğru sıralanmışlar. Genelde bayram arifelerinde yapılan bir tören yapılacak. Bir kaç yemenici kalfasının ustalığa yükselmesinin töreni, ”BAŞKALFALIK TÖRENİ”.

Yemenici Uykucu Mehmet, en yaşlı usta olarak, töreni, yönetecek. Mehmet Amca Yemenicilik zanaatının önemini anlatarak başlıyor söze, usta olmanın zorluğunu, sorumluluklarını sıralıyor ardından.

Usta adayı kalfalara sorular soruyor, meslekle ilgili, sonra diğer ustalar soruyorlar sorularını sırayla.

Kalfalar heyecanlılar ama her soruya cevap veriyorlar. Onlar cevapladıkca ustaları rahatlıyorlar, kalfalar da hem ustalarını hem kendilerini mahcup etmedikleri için hayatlarının en mutlu anlarından birini yaşıyorlar.

Sınavı geçtiler, Usta oldular,”BAŞKALAŞTILAR”.

Şimdi tatlı ve çay ikram ediliyor tüm misafirlere.

Yeni Ustalar, Bayrama birgün erken başlıyorlar.

III

Tekrar geri dönüp, aşağıya doğru iniyorum arastadan. Bakkal Uzun zalelerin Enver’in dükkanında renkleri solmuş bisküvi kutularını seyrediyorum. Hemen yanında Berber İsmet ve karsı dükkandaki Yemenici İsmet, Saraç Şerafettin, kahveci Sarıkavaklı Ahmet’in getirdiği çaylarını içiyorlar. Yemenici Halil Emmi, Keçeci Neşet, Nalbant Kara Mustafa yorucu bir Çarşamba için hazırlar.

Nalbant Kara Mustafa’nın yüksek tavanlı dükkanı üzerindeki lafayı (levhayı) anımsıyorum. Dükkanın üzerindeki yüksek kirişine lafayı asarken yaşananları hatırlıyorum birden.

Arastada gün akşama devrilirken, Arabacı Hafız Usta, eski buğday pazarının yanındaki dükkanında, her gün olduğu gibi, işi kalfa Cafer’e bırakıp, önlüğünü çıkarıp, takım elbiselerini ve fötr şapkasını giyip, Alemşah Türbesinin yanındaki parka gitmek ve zanaatkar arkadaşları ile kahve içip sohbet etmek için arastaya doğru yürüyor. Nalbant Mustafa Amca “NALBANT KARA MUSTAFA “lafasını asmak için bir at arabası bulmuş, üzerine varil koymuş kendisi de varilin üzerinde lafayı asmak için çekiçle çiviye vurmaya başladı. Çekicin sesi arabanın atını ürküttü ve at birden yürüyünce varil devrildi, Mustafa Amca yere düştü kafası kanlar içinde kaldı.

Hafız Usta kosarak yerden kaldırdı Mustafa Amcayı, mendili ile kafasındaki kanları sildi ve o filozof tavrıyla konuştu;

– Aslanım Mustafa, bize LAFA lazım değil, KAFA lazım,su arabanın tekerine bir taş koysaydın olmazmıydı?

Mustafa Amcanın dükkanı kapandıktan sonra bile yıllarca o lafa orada durdu ve Arastanın sakinlerine hep Hafız Ustanın kafasındaki bilgeliği hatırlattı.

Hafız Usta, Arastadaki zanaatkarlık ve sanatkarlık anlayışını, Ustalarından devraldığı birikimi, kalfalara, çıraklara aktarma görevini hakkıyla yerine getiren Ustalardan biriydi.

Oğlu Metin Yurdanur’a aktardığı sanat birikimi ise Sivrihisar’ın girişinde, “Dünyanın ortasındaki” Nasrettin Hoca heykeli ve Türkiye’nin dörtbir yanındaki heykellerin yanı sıra, Macaristan’daki Mimar Sinan heykeli ile dünyanın dörtbir yanında Sivrihisar’ın, Arastanın gururu olarak yerini aldı.

IV

Kahvedeki telefonun sesi ile sanki rüyadan uyanıyorum. 30 yıl öncesindeki Arasta gezintisi sona eriyor. Kahvenin önündeki meydan bomboş. Dükkanlar kapalı. Hareketsizliğin hüznü hakim Arastaya.

Sadece Kalaycı Hamdi’nin dükkanı açık, birde yorgancı ile bakkal dükkanı açılmış. Kahveden bakıyorum Arastaya, Karaoğlanların eski fırın, berber, Magıların Demirci Ruhi ve Muhterem’in tamirci dükkanı, Kalaycı Ali ihsan, Demirci Eteğin Hasan ve Topalın Hamdi ve İsmet’in dükkanları kapalı.

Kahveden kalkıp yürüyorum Arastanın ortasından. Keçeci Onbaşıların Hüseyin, Kalaycı Mustafa Tombak, Yağcı İsmet, Demirci Topalın Faik, Demirci Şükrü, Kalaycı Mehmet, Sadi, Arabacı Hüseyin, Şükrü Tombak, Kalaycı Fikret, Cafer Kalfa, Saraç Hüseyin, hiçbiri yoklar dükkanlarında artık.

İlerde hala Arastada Babalarının mesleğini sürdüren, Köfteci Dayının Oğlu ile Saraç Şerafettin’in Oğlu, Muhterem Amca ile konuşuyorlar. Muhterem Amca, Arastanın hala hayatta olan birkaç Ustasından biri. Ustaların çoğu yaşamıyor artık. Muhterem Amca, bastonuna dayanıp her gün Arastaya geliyor, kapalı dükkanların arasında arastayı geziyor. Hala kopamıyor, anılarından ve Arastadan.

Demirci Topalın Faik’in dükkanının lafası yeride duruyor ve okunabiliyor hala. Fakat Arastanın esas okunması gereken yanı, yüzlerce yıldır ayakta duran bu yapının yok oluşu.

Yaşlı Ustalar, çırak bulmaktaki zorluktan şikayet ederken, bir yandan tarımdaki makinalaşmanın gelişiminin, bir yandan tüketim mallarının üretimindeki yeni üretim biçimlerinin çırakları işçi olarak kendine çektiğini pek okuyamıyorlardı.

Traktör kullanımının artısı, Arabacıları, saracları, nalbantları sahnenin dışına iterken, ayakkabı fabrikaları, yemenicileri, alüminyum ve çelik mutfak eşyaları üretimi ise bakırcıları, kalaycıları hızla yok ediyordu.

Kendi çocukları sanat okulunu bitirip, Almanya’ya, İstanbul’a, Eskişehir’e işçi olarak giderken, Arastanın yok oluşu da aynı hızla gerçekleşiyordu. Belkide bu yok oluşa tanıklık etmenin hüznü, acısı kendilerine nasip olmuş eski Ustalarında bu dünyadan hızla göç etmelerinin nedenini okuyoruz bu süreçte.

Şimdi onca yaşanmış güzellikleri, Arastanın kapalı dükkanlarının, kapalı kapılarının ardında bırakıp, ayrılmak gerekiyor Arastadan, artık tekrar yaşanamayacak olan büyülü dünyadan.

Yunus Isın – 2 Aralık 2007

Alıntı:www.sivrihisar.net

Categories: Arşiv

Yorum Yaz

Mail adresi yazarsaniz yayinlanmayacaktir.
Gerekli alan*